• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Osman Atalay
Osman Atalay
TÜM YAZILARI

Almanya ve AB’nin mülteci paniği

10 Mart 2020
A


Osman Atalay İletişim: [email protected]

MÖ 3600 yılından bu yana kayıtlı tarihte 14 bin 500’ün üzerinde büyük savaşlar cereyan etmiş ve bu savaşlarda 4 milyarın üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Bu, şu anki dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisine eşittir.

1945’ten bu yana yaşanan savaşlardaki can kaybının yüzde 90’ını siviller oluşturmuş. 1. Dünya Savaşı’nda bu oran yüzde 10, II. Dünya Savaşı’nda ise yüzde 50 olmuştur.

Dünyada yaşanan savaşlar; yoksulluk, açlık, doğal afetler ve siyasi baskılardan dolayı pek çok insanın hayatı her geçen gün daha da zorlaşırken, milyonlarca insan geleceklerini başka ülkelerde aramak için yüzyıllardır göç yollarına düşüyor. İnsanlar daha iyi ve güvenli bir gelecek için sığınacak liman arıyor.

Tüm dinler ve ideolojiler yoksul kimsesiz mağdur dul ve yetimlere yardımı öğütler.

İslam dini göçmen ve mülteciye “muhacir”, ona karşılıksız yardım edenlere ise “ensar” ismiyle seslenirken, bu iki guruba da kutsallık yüklemiş.

İlkel toplumlardan modern ve teknoloji çağının en verimli sürecinde dahi varlığına şahit olduğumuz göçmen ve mültecilerin kaderi değişmezken, uğradığı muamele çok daha ürkütücü durumda.

Günümüzde ise yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalan insanların sayısı 250 milyonu bulmaktadır. 

Dünya genelindeki mülteci sayısı 2014’te 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte en yüksek rakama ulaşarak 50 milyonu aşmış vaziyette.

Bu rakamın her geçen gün artması en çok Avrupa’yı endişelendirmektedir.

2014 yılında Avrupa’ya kaçak yollardan gelen yaklaşık 280 bin insanın yüzde 80’i Akdeniz güzergâhını kullanarak Batı’ya göç etti.

Geçtiğimiz yıl dünya genelinde yaşanan göçmen ölümlerinin yüzde 65’i de Akdeniz’de gerçekleşti.

Ölüm riskinin çok yüksek olmasına rağmen, dünyanın en tehlikeli “göç güzergâhını” kullanan insan sayısı giderek artıyor. Bunun nedeni ise çaresizlik.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre; 2015 yılında Akdeniz’i yasadışı yollardan 500 binin üzerinde insan geçti.

Geçmeye çalışan insanların arasında ilk sırayı Suriyelilerin aldığı, ardından Eritre, Somali, Afganistan, Irak ve Nijerya’nın geldiği görülmektedir. 

Yani Akdeniz’i geçmeye çalışan insanların büyük bir kısmı Avrupalı liderlerin tartıştığı ve iddia ettiği gibi göçmen değil, ülkelerinde yaşama umudu kalmayan mültecilerdir.

Bugün Avrupa ülkelerine gitmeye çalışan insanların büyük bölümü Afrika, Asya ve Ortadoğu’da süren savaşlar, baskıcı yönetimler ve yoksulluk nedeniyle kendileri ve çocukları için daha iyi bir gelecek hayaliyle Avrupa’ya göç etmeye çalışıyor.

Bu noktada, AB’nin göçmen ve mülteci tanımına ilişkin bir sorunu var.

AB ülkeleri; ülkelerini daha iyi bir yaşam için ekonomik nedenlerle kapılarına dayanan göçmenler ile iç savaş, baskı, zulüm ve siyasi nedenlerden dolayı göç eden mülteciler arasındaki ayrımı hâlâ yapabilmiş değildir.

İç savaşın ortaya çıkardığı açlık yoksulluk, işsizlik ve benzeri durumlar nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanlar göçmen değil mültecidir. 

Bu gerçek karşısında, AB ve üye ülkeler yasadışı yollardan AB topraklarına gelenlerin göçmen mi yoksa mülteci mi olduğuna ilişkin ayrımın hızlı bir şekilde yapılmasını ve göçmen olarak gelenlerin ülkelerine geri iade edilmesini savunuyor. 

“Göçmen” olarak tanımlanan insanların diğerlerinden ayrılıp ülkelerine geri gönderilmesi batıya göç sorununu kısa vadede çözmeyecektir.

Çünkü Akdeniz’i geçmeye çalışanların büyük bir kısmı Suriye, Eritre, Irak, Somali ve Afganistan uyruklular olduğu için uluslararası hukuka göre mülteci olarak tanımlanabilecek bir pozisyondalar. Sorun küresel bir sorun haline gelmiştir artık.

1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’dan Amerika’ya 14 milyon insan göç etti, fakat 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu kez Avrupa dışındaki ülkelerden işçi göç almaya başladı.

Almanya’nın kalkınma hamlesinde yabancı işçilerin inkâr edilemez bir katkısı olmuştur.

1. Dünya Savaşı ve sonrasında başlayan ekonomik sosyal sorunlar, Almanya’dan Amerika’ya büyük göçü yoğunlaştırmıştı.

Savaş yılları, Alman göçmenler ile toplum arasındaki ilişkiler açısından zor bir dönem olmuştu. 

Almanya’ya karşı savaşa giren ABD, ülke içinde Alman göçmenleri potansiyel tehlike ilan ederek pek çok kısıtlamayı hayata geçirdi. 

Bunların başında Almanca’nın kamu okullarında okutulmasının yasaklanması ve Almanca yayınlanan gazetelerin ne yazdığının anlaşılması için önceden İngilizce’ye çevrilmesi zorunluluğu geliyordu.

Yaklaşık 350 yıl önce 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar değişik biçimlerde devam eden “Alman göçü”nün nedenlerinin inanç, politik baskılar ile birlikte asıl olarak açlık ve yoksulluktan kurtuluş umudu olduğu açıkça görülüyor. 

Yeni keşfedilen ve eski kıtalardaki kas ve beyin göçüne acil ihtiyaç duyan ABD, Alman göçmenleri tıpkı 50 yıl önce Almanya’da Türkiyeli göçmenlerin karşılandığı gibi karşılamış.

Yol masraflarını ödeyecek kadar parası olmayan göçmenler, götürüldükleri yerlerde gemi kaptanları tarafından zengin çiftlik sahiplerine pek çok haktan yoksun olarak bir kaç yıllığına hizmetçi (köle) olarak veriliyordu.

Dünden bugüne tarihsel baktığımızda savaşlardan işsizlikten, yoksulluktan ötürü göç etmek zorunda kalan insanların durumu gittikleri ülkelerde her zaman aynı kaderi paylaşmış olmalarıdır. 

2. Dünya Savaşı sonrasında, Almanya’nın işgücü açığını yabancı işçi ile kapatmaya karar vermesi sonunda önce İtalya (1955), sonra İspanya (1960) ve Yunanistan (1960) ile işgücü anlaşmaları yapmıştır. 

Buna rağmen işgücü açığı kapatılamamıştır. Arkasından Türkiye (1961), Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile anlaşmalar yapılmıştır.

Bugün Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’dan kapılarına gelen göçmen ve mültecilere, dünyaya empoze etmeye çalıştığı insan hakları ve demokrasi çerçevesinde bir duruş sergilemek zorundadır.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

emre

"Muhacir-ensar"dan "Büyük İsrail"e giden yol! Stratejik göç mühendisliği tabiri, devletler ya da devlet dışı aktörler tarafından, belli bir bölgede yaşayan nüfusun güçlendirilmesi, zayıflatılması ya da muhtevasının değiştirilmesini sağlayan yollarla, askerî ve siyasi amaçlar dâhilinde kasti şekilde yaratılmış iç ve dış göçleri ifade ediyor... Mühendislik eseri göçleri yaratan araçlar, tehditten askerî güç kullanımına, kazanç vaadinden finansal teşviklere, hatta normalde kapalı olan sınırların açılıp basitçe geçişin kolaylaştırılmasına uzanan geniş bir skalayı kapsıyor."****Şimdi bu sözlerden, iç savaş başlamadan önce Türkiye Suriye sınır boylarının, neden mayın temizleme bahanesiyle 49 yıllığına İsrail'e verilmek istendiği anlaşılıyor değil mi? Olmayınca mayınları Türkiye temizledi; çünkü, dünyanın dört tarafından gönderilen teröristler, bu sınırdan Suriye'ye girecekti! *Banu Avar, 2016'da yayınlanan "Zemberek" kitabında göç konusuna şöyle dikkat çekmişti:"Harvard üniversitesinde yapılan 'Bir savaş Silâhı olarak tasarlanan göç olgusu' başlıklı araştırmada, 'Mülteciler olgusunun hedef ülkelerde savaş ve barış zamanlarında stratejik bir silâh olarak kullanılabileceği ve bunu kontrol eden devlete yararlar sağlayacağı' tespiti yapılıyor." *Sinan Ogan ise İsrail'in 1948'den beri nasıl büyüdüğünü gösteren haritayı yayınlamış ve "Bu resme iyi bakın! Önce Filistin'in içini boşalttılar, sonra boşalan o topraklara yerleşerek İsrail devletini kurdular. Şimdi sıra Büyük İsrail için 'vaad edilmiş topraklar'ın boşaltılmasına geldi. Suriye, Büyük İsrail'i kurmak için boşaltılıyor. Bunu nasıl görmezsiniz?" diye sormuştu.*Suriye'nin boşaltılması konusunda, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da önemli bir uyarıda bulunmuş ve Amerikalıların, Lozan'da, Suriye'nin kuzeyinin boşaltılarak Ermenilere yurt olarak verilmesini önerdiğini hatırlatmış; "6 Ocak 1923'te Ermeniler için düşünülen şey, bugün başka birisi için mi düşünülüyor" diye sormuştu.*Bize göre ise bu veriler, Suriyeli sığınmacıların hem Suriye'yi hem Türkiye'yi parçalamak için kullanıldığını gösteriyordu. 2011 yılında, AKP gençlik kollarından bir genç, bizzat bana, Türkiye'nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmakta olduğunu, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceğini bildirmişti. Olaylar, bu bilgileri doğrulamaya başlayınca bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmıştım.*2012 yılında, Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün 1.5 milyon çadır siparişi verdiğine dair bir haber almıştım. Bunun üzerine "Suriye sınırında kurulacak yeni çadır kentler için mi bu kadar çadır lazım yoksa İstanbul'da deprem olacak da gaipten haber mi geldi" diye sormuş ama cevap alamamıştım. 1.5 milyon çadırda 7.5 milyon kişi barındırılabilirdi! *Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi veya getirilmesi, iktidar tarafından da 1.5 milyon çadır siparişi verecek kadar önceden öngörülen, plânlanmış bir süreçtir. Suriye'nin kuzeyinin boşaltılması ve burada bir PKK devleti kurulması için Türkiye kullanılmıştır. Şimdi de İdlib için aynı senaryo tekrarlanıyor.***Özdağ, kitapta Condoleezza Rice'ın "Suriye iç savaşı, Orta Doğu'nun bölünme hikayesinde son perde olabilir. Türkiye de Mısır ve İran gibi güçlü ulusal kimliğe sahip olduğu için Suriye'deki iç savaşa çekiliyor." sözlerine de yer veriyor.Öyleyse muhacir-Ensar söylemi neydi? ABD'nin Suriyeli öğüten değirmenine ve Büyük İsrail Projesi'ne su taşımak için halkı ikna etmek değil miydi?

iade

makale hoş..iade zaten geri vermektir,dikkat lütfen
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23