Âşûrâ’nın hatırlattıkları
Âşûrâ’nın hatırlattıkları
NUSRET REŞBER
Bugün 10 Muharrem Âşûrâ.
Tüm İbrahim’i dinlerde ve İslam’da, bütün mezheplerde ve birçok millet tarafından farklı önemler atfedilen, farklı kutlanan bir gün.
Ayrıca Hz. Peygamber efendimizin ciğerparesi Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt’ten 72 kişinin şehid edilmesi hasebiyle Müslümanların hafızalarında tazeliğini koruyarak acıyla hatırlanan bir gün.
Âşûrâ, tüm insanlığın ortak olarak önemsediği bir gün olduğu muhakkak.
Âşûrâ’yı peki nasıl anlamalı? Âşûrâ bize ne hatırlatmalı?
Hz. Peygamberin ciğerparesi torunu Hüseyin ve ehl-i beytinin acısını yüreğimizde hissederken, peygambere ve âl-i Muhammed’e sevgimizi nasıl göstermeli?
Her zaman kıstasımız Allah ve Reûlüdür! Burada da ölçümüz bu olmalı.
Birçok hadis kitabımızda nakledilir. Efendimiz (s.a.v) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Muharrem ayının 10. günü oruç tuttuğunu görmüş, bunun sebebini sorunca da “İsrailoğulları’nın bu günde Kızıldeniz’i geçip Firavun ve ordusundan kurtulduğu, Hz. Musa (a.s)’ın da bu sebeple bu günü oruçlu geçirip İsrailoğullarına da aynı şeyi emrettiği cevabını almıştı. Bunun üzerine “Biz Musa’ya (muvafakat etmeye) sizden daha layıkız” buyurarak Muharrem’in 10. günü oruç tutmuş ve tüm Müslümanlara da bu günü oruçla geçirmelerini emretmiş.
Ramazan orucu farz olduktan sonra ise âşûrâ günü oruç tutup tutmama konusunda Müslümanları muhayyer bırakmıştır.
Şimdi Peygamberimizin “Biz Musa’ya sizden daha layıkız” sözü bizim için çok önemli.
Yahudi ve Hristiyanlar ne yazık ki kendilerine indirilen kitapları tahrif etmiş, birçok peygamberin kanına girmişler.
Kendi kitaplarında geleceği müjdelenen son peygamberin bütün vasıflarını okuyup bildikleri halde Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber gönderilince, kendilerinden olmadığından inkâr etmiş, düşman olmuşlar.
Bununla kendi söylediklerini de, geleceğiyle övündükleri peygambere ihanetle kendi inançlarını da yalanlamışlar.
Ne acı ki bugünkü Yahudi ve Hıristiyanlar da, dün Firavun’un onlara yaptığını insanlığa reva görmekteler!
Evet, bugün âşûrâ.
Bütün milletlerce anılan, bütün ilahi dinlerce önemli görülen tarihi gün.
Özelde biz ümmeti Muhammed’in (s.a.s.) acısının tazelendiği, bir matem olarak geçtiği bir gün.
Ancak bugün ne aşure ve tatlılarla geçiştirilecek kadar eğlence ve sefahatle geçiştirilecek bir gündür ne de Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beytin acısını yaşama adına İslam’da yeri olmayan bidat ve hurafelerle; üst baş yırtılarak, zincirlerle vücudunu yaralayarak ve kanatarak anılacak bir gündür.
Bugün bize düşen, Hz. Peygamberimizin yenisiyle emrolunmadığı müddetçe geçmiş hak dinlerin ve peygamberlerin güzel hasletlerini uyguladığı gibi bizim de o değerleri sahiplenmemiz.
Ama yenisiyle (İslam’la) emredildikten sonra da yenisine sarılmamız gerektiğidir.
Kur’an’dan önceki kitaplar Kur’an’ın nazil olmasıyla hükümlerini yitirdiler.
Bir gün Hz. Ömer (r.a.) tevrattan bir parça getirip Hz. Peygamber (s.a.s.)’e okuyunca efendimiz çok kızmış ve şöyle buyurmuştu:
“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Musa şimdi aranızda yaşamış olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir şey yapmazdı.”
Bugün âşûrâ.
Daha önce Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı, Hz. Ali’yi şehit eden gözü kan bürümüş fitneciler, hızlarını alamayıp bu sefer de Hz. Hüseyin’i ve beraberindekileri katlettiler.
Gerek Resûlullah gerek dört halifesi ve gerekse de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in tek gayesi “İ’lâ-yi Kelimetullah” idi! Allah’ın dinin en yüce olması ve yaşanılır kılınması.
Hz. Hasan ve Hüseyin’i Allah Resûlü çok sevmiş, bütün Müslümanlar da çok sevmişlerdir. Kıyamete kadar da bu sevgi baki kalacaktır.
Hasan ve Hüseyin sevgisi hatırlandığında bu değerler de hatırlanmalı.
Onların babaları Hz. Ali ve kâinatın efendisi âlemlere rahmet Hz Muhammed’in (s.a.s.) önemsediği Allah’ın dinini yüceltmek, hayata yansıtmak gözden kaçırılmamalı.
Hasan-Hüseyin’i sevmek ve hatırlamak; sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir.
Onları sevmek, onlar adına acı tatmak; yaptıklarını yapmak, yapmadıklarından uzak kalmaktır.
Onları hayattan çıkartmak isteyenlere karşı durmak onlara kin besleyenlerle aynı safta aynı fitne fesat davasını gütmemektir.
Hasan-Hüseyin ve peygamber ailesi, Allah ve Resûlü’nü her şeyden daha çok sevmekteydi. Allah ve Resûlü de onları seviyordu.
Namaz kılar, oruç tutar, hacca gider ve kurban keserlerdi.
Allah’ın yasaklarından, nifak, şirk ve küfürden şiddetle kaçınırlardı.
Sadece müslümanı dost ve sırdaş bilirlerdi.
Hz. Hasan-Hz. Hüseyin; babaları Hz. Ali ve dedeleri Resûlullah gibi tüm sahabeleri sevmiş, onlara hizmet için ömürlerini tüketmişler; Müslümanların yararına olmayan her tavırdan uzak durmuşlar. Allah’ın dinine hizmeti benimsemiş ve öncelemişler.
Onları sevmeyenler ise fitne fesat ateşini körüklemiş onların kanlarına girmişler.
Hasan ve Hüseyin’i andığımızda bunları da hatırlamalı; safımızı, yönümüzü ona göre belirlemeliyiz.
Rabbim bizleri Hasan-Hüseyin’in, Hz. Ali’nin, Ehl-i Beyt’i Muhammed’in (s.a.s.), diğer üç halifenin ve tüm sahabesinin yolundan ayırmasın.