Toplumun suyu ulemadır
Kınalızade Ali Efendi’nin 400 sene önce yazmış olduğu ahlak kitabında şöyle bir değerlendirme var:
Toplum yapısının ana unsurları da, tıpkı insan bedeninin ana unsurları gibidir der.
Birinci unsur şudur: Toplumun suyu ulemadır.
Toplumun ateş unsuru muharip sınıftır, askeriyedir.
Toplumun havası tüccar sınıfıdır.
Tarımla uğraşanlar ise, toplumun toprağını teşkil eder.
Temel mesele bu unsurlar arasındaki dengenin sürdürülmesi olduğu gibi, bedenimizdeki uzuvlardan birinin de diğerlerinden üstün gelmesinin hastalığa sebep olduğu gibi, bu sınıflardan ve uzuvlardan birinin diğerine karışması da, kurulmuş olan nizamın bozulmasına sebep olur.
Dil kulağa, el ayağa muhalefet ederse, vücudun ahengi bozulur.
Mesela herkes tarımla uğraşırsa, askeri güç azalır, askerler iş hayatına karıştırılırsa, yine bozuk düzen meydana gelir.
Hikâye olunduğuna göre, Kisra Hürmüz’ün bazı vezirleri, başka beldelerden çok kıymetli taşlar ve cevherler geldiğini, şayet hükümdar adına bunlar satın alınırsa, çok kazanç elde edilebileceğini arz ettiler.
Hükümdar şu cevabı verdi; “Cenab-ı Hak bize saltanat nasip etti, halkımıza da ticaretle uğraşmayı, bu yoldan rızık temin etmek hizmetini halkımıza verdi. Eğer biz ticaret ile meşgul olursak, Hükümdarlığı ve devlet idaresini kim yerine getirir. Ticaretle meşgul olanlar nasıl geçinir” dedi.
Başka bir örnekte de; Japonya’nın bir hükümdarı, son savaşını kazanıp başa geçtikten sonra, bir daha at binmemiş. ‘Savaş at sırtında kazanılır. Fakat ülke at sırtında yönetilmez’ demiş.
Toplumların en büyük problemi kaliteli insan problemidir. Zorlukla felaket anlarında, paradan, puldan ziyade kaliteli vasıflı insanlara ihtiyaç duyulur. Nice zengin servet sahibi fert ve toplumlar görüyoruz ki, varlık içinde darlık yaşamaktadırlar.
Günümüz İslam toplumlarının hali buna en canlı misaldir. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, altın ve altın değerindeki petrole sahip oldukları halde, emperyalist güçlerin baskısı ve kuşatması altında yaşamaktadırlar.
Serveti yerli yerinde kullanacak kaliteli insanlar olmazsa, servet felaket sebebi olmaktadır. Zira kıymetli mal silah gibidir, kullanana göre yarar ya da zarar getirir. Bütün mesele maddi servet kazanmaktan ziyade, kaliteli insan yetiştirmeye yönelmektir. Nüfusun çok olması önemli değildir. Nüfuzu olmayan nüfusun kıymeti yoktur.
Kuru kalabalıklar kendi başlarına bir işe yaramazlar, onları yönlendirecek, toplumsal kaliteyi arttıracak, önder şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Doğru yönlendirilmeyen, kalite kazandırılmayan kalabalıklar, daima problem üretirler.
Hz. Peygamber, din ve ahlak zemininde, Ashab-ı Kiram gibi dünyaya örnek olan medeniyet kuran bir kadro yetiştirdi. Günümüze kadar intikal eden güzellikler, bu kadro eliyle ekilip yeşertildi. Bu değerlerin korunup, gelecek nesillere aktarılması da, yine kaliteli kadrolar varsa devam edecektir.
Toplumların en büyük şansı altından ziyade, altın gibi şahıslarıdır. Altının hükmettiği değil, altına hükmeden, servetin esiri değil, efendisi olan, gönlü ve gözü tok kamil insanlar gerçek hazinedir.
Kur’an-ı Kerim’in hedefi de, bu türlü insanlar yetiştirmektir. Kıssalar temsiller, uyarma ve müjdeler, hep bu hedefe yöneliktir. Hz. Peygamberin, Kur’an mektebinde yetişen insanlar, insani değerlere model teşkil etmişlerdir.
Tirmizi’den bir hadisi şerifte: Peygamber Efendimiz ne güzel belirtmiştir. Bir baba çocuğuna, güzel bir terbiyeden daha güzel bir miras bırakmamıştır.
Selahattin Eyyubi’ye, çocuklarına neden miras bırakmadın diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir; “Şayet onlara iyi bir terbiye vermişsem, servet kazanırlar, ama iyi bir terbiye vermemişsem, bıraktığım serveti de batırırlar.”
Yeryüzünün ıslahı, ıslah olmuş insanların eliyle olur. Yeryüzünün ifsadı da, ifsad olmuş insanların eliyle olur.
Dünyada, insanlığa verilmiş en önemli bir emanettir. Peygamber Efendimizin en önemli vasfı, emin oluşudur. (Onun vasfı Muhammedül Emin’dir.)
Ona vahiy getiren meleğin adı da, Cibril-i Emin’dir. Zaten iman da emniyet kökünden gelir.
Peygamber Efendimiz, salih kimselerin azalması tehlikesine şöyle dikkat çekmektedir: Aranızdan iyi kimseler çekip gider, geriye arpanın veya hurmanın döküntüleri gibi, döküntüler kalır, Allah da onlara hiç değer vermez. (Tecrid-i Sarih Hadis numarası 2096)
Necran Hıristiyanları, Resullallah ile anlaşma yapıp, Medine’den ayrılırken, kendileri için güvenilir bir kişi tayin etmesini istediler.
Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (AS), “Ben size gerçekten emin birisini tayin edeceğim” buyurdu. Eshab-ı Kiram ümit içinde yanına sokuldular, fakat Efendimiz (AS), ‘kalk ya Ebu Ubeyde’ dedi.
Ebu Ubeyde kalkınca, ‘bu ümmetin Emini, Ebu Ubeyde’dir’ buyurdu. (Buhari Kitabu’l Megazi 73.)
Hz. Ömer, ona kardeşim diye hitap eder sarılırdı. Valiliği zamanında da mütevazı yaşadı. Onun kıt kanaat yaşadığını gören Hz. Ömer, “dünya Ebu Ubeyde’den gayri hepimizi değiştirdi” dedi.
İşte böyle kutup yıldızı gibi varlıkta ve yoklukta değişmeyen, ilk çizgisini kaybetmeyen, dünyaya ayağını kaptırmadan devam edebilen kişilere, çok ihtiyacımız var.


