--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kabuğunu çatlatan Türkiye, Afrin’de kararlılığını gösterdi

Nurettin Veren
Nurettin Veren

Orta çağ İslam düşünürlerinden olan İbn-i Haldun’un tarih ve sosyoloji alimi olarak görüşü şöyledir: İnsanlar toplumsal birer varlık oldukları için birbirleriyle yardımlaşmak, tehlikelere karşı birbirini korumak, kısaca sosyoekonomik sorunları çözebilmek için bir araya gelmelerinin bir zorunluluk olduğunu ileri sürmüştür. Tabiat hadiselerine karşı da yalnızdır. Sırf bu yalnızlığını gidermek için bile olsa, insan insana ihtiyaç duyar. Çünkü insan diğer varlıklardan çok farklı bir şekilde yaratılmıştır. Kaldı ki insanın fizyolojik ihtiyaçları, onu toplu yaşamaya mecbur etmektedir. İlk küçük bir topluluk olan kabile ve göçebe yaşantısından, daha sonra yerleşik düzene geçip çoğalarak, medeni ve şehir hayatına geçerek daha sonra da, devlet aşamasına geçme dönemine yönelecektir. 

Yerleşik dönemde kabile töresi yerine, dil bağı ve devlete, hükümdara sadakat, otoriteye itaat, hukuki yapı, dini kurallar hakim durumdadır. İslam dini geldikten sonra, aşiret ve kabile kavramının tamamen üstünde, kâinatın yüce yaratıcısı ve onun koyduğu kuralların toplamından ibaret olan, yüksek ahlaki değerler ve gönderdiği peygamberler vasıtası ile bir ortak payda meydana gelmiştir.

Bütün dinler kâinatın sahibi olan Allah ve onun yüce dininin tebliğcileri ve öğreticileri olan peygamberler de, birleşmeyi bir hedef olarak belirler. En son gelen İslam dini La İlahe İllallah Muhammedurresulullah’ı bir ortak payda haline getirmiştir. 4 Halife dönemindeki devlet şekli ortaya çıkmıştır. Daha sonra, Emevi Abbasi Selçuklu, Osmanlı şeklinde devam eden din devletleri, bütün Avrupa’nın ve haçlı dünyasının yapmış olduğu hücumlar ve tuzaklarla yıkılmasına sebep olmuştur. Fakat küllerin arasından filizlenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yine de bu kadar ateş ve köz arasından Allah’ın lütfu ile filizini çıkarmaya muvaffak olmuştur. 

Uzun yıllar İslam dünyasının hakimiyetinde kalan Batı dünyası, Osmanlı’yı parçaladıktan sonra Sykes Picot dediğimiz İngiltere ve Fransa’nın 100 yıl önce yapmış oldukları, fakat uygulayamadıkları Osmanlı’nın kökünü kurutacak şekilde yok etme planları tutmamıştır. Şu anda uygulamak istedikleri 2. Sykes Picot hadisesi yine püskürtülmüş, belki de daha büyük bir hayra evrilmiştir. 

Irak’taki, Afganistan’daki, Libya’daki, Suriye’deki yapmış oldukları parçala-böl-yut projesi ters tepmiş, milyonlarca insanın ölümüyle ve milyonlarca insanın Anadolu’ya sığınması ile bir hayrın belki de güzel bir birleşmenin başlangıcı olmuş olabilir. 

(İnna meal usri yusren, inne meal usri yusra) ayetinde dendiği gibi: Muhakkak ki her sıkıntıdan sonra bir hayır, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Belki Irak’ta, Suriye’de yüzlerce yıl bir arada yaşamalarına rağmen, batılıların kışkırtması ile bir türlü tam manası ile birbiri ile kaynaşamayan Arap, Kürt, Türk, Türkmen, Ezidi, Keldani gibi farklılıkları tahrik edilerek, birbiri ile savaştırılanlar batının bu zalim yüzünü görmüş ve Türkiye’de 4 yıldır misafir edildikleri bu dönemde, birbirlerini tanıma, sevme, kaynaşma ve izdivaçlar yolu ile iç içe geçme dönemini yaşamıştır. 

Türk Milletinin ve Türk devletinin kucak açması ile ensar-muhacir kaynaşması gibi, bu ensar-muhacir kardeşliğinin, 20. yüzyılda gerçek bir tatbikatını yaşamış ve bütün dünyaya da göstermişlerdir. Batı dünyası da dillerini yutmuş, vaad ettikleri üç-beş kuruş yardımı dahil yapmayıp, felakete düşmüş bu mağdur insanları ve çocukları ülkelerine misafir edememiş, 300-500 kişiyi bile almamak için, Ege Denizini bir katliam ve ölüm gölüne döndürmüş, lastik botlarla kaçan insanları Ege’nin derin ve soğuk sularında bilerek batırmışlardır.

Türkiye 4 yılda 30 milyar dolar harcamasına rağmen, hiçbir gocunma belirtisi göstermeden bu kardeşlerine bütün imkânlarını seferber etmiş ve onlara tekrar ellerinden alınan yurtlarına kavuşmaları için, onların adına Batılı kâfir ve münafıklara karşı cihad ilan etmiş ve kahraman askerlerini oraya seferber etmiştir. 

Daha önce Suriye ve Irak’ta kendi aralarında yapamadığı kaynaşmayı, belki Türkiye’de görmüş oldukları bu mürüvvetkarane davranış ve onları bir arada tutup misafir etme döneminde, Türkiye’nin civanmertliği ve onlar için savaşa girmesi ve burada birbirlerini tanımaları, yurt, yuva kurmaları ve evlenmeleri, bir arada yaşamaya alışmaları, belki de bir hayrın kapısını açmıştır. 

Şimdi bu Afrin başarısından sonra PKK’nın, putperestlerin, haçlı dünyasının, piyonların maskeleri düşmüştür. Burada doğan ve yaşayan bu insanların, ayrıca çok iyi Türk Milletini tanımış olmaları ve Türkçe öğrenmeleri de çok büyük bir avantajdır. Yakın bir gelecekte terörden temizlenmiş olan bu bölgelere, Türkiye’den geriye dönen her türlü milletten insanlar, birbirine kaynaşmış olarak gördükleri bu ikram ve yardımdan dolayı, kendilerine ait kurmuş oldukları kanton sistemi özerk bölgelerinde, tıpkı İskenderun Hatay sancağında olduğu gibi kendi iradeleriyle kurmuş oldukları eyalet sisteminde, Türkiye’ye bağlılıklarını kendi iradeleriyle teslim edeceklerdir. 

Tıpkı 1920’li yıllarda Hatay ve çevresinin yönetimini idari olarak Suriye’den ayırmaya başlayan Fransa’ya, Suriye’den ciddi tepkiler gelmesi ve buna rağmen Fransa, Hatay ve çevresini Kuzey Suriye hükümeti olarak milletler cemiyetinde tescil ettirdi. Böylece İskenderun sancağı özerkliği uluslararası alanda kabul edilmiş oldu. Fakat Türkiye, Suriye’ye devredilen bu oldubittiye karşı çıkarak, Ankara Antlaşması’nın ihlal edildiğini ifade etti. 

Türkiye, Hatay sınırına asker yığma kararlılığını gösterdi. Bu durum üzerine Fransa’nın, Hatay ile ilgili tavrını yumuşatarak, Hatay’daki valisini çekerek yerine bir Türk Vali atadı. Daha sonra iki ülke arasında anlaşma yapılarak, Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortaklaşa korunması kararlaştırıldı.  Bu çerçevede 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girdi. Ağustos 1938’de Türkiye ile Fransa’nın gözetimi altında, Hatay Meclisi seçimleri yapıldı. 1938 Eylül’ünde ise, Sancak Meclisi ilk toplantısını yaparak, Hatay Cumhuriyeti’ni ilan etti. Bu sırada 40 milletvekilinden 31’ini kazanmıştır. 

Türkiye’ye bağlanma kararı ise, 40 kişiden oluşan Hatay Meclisi’nde, 22 sandalyeyi Türk milletvekilleri aldı. Hatay Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Tayfur Sökmen, Hatay’ın Türkiye’ye katılması kararını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Hatay’ın vilayet statüsüne alınması ile resmileşti ve Hatay Türkiye’nin 63. vilayeti oldu. İnşallah diğer vilayetlerimiz de, sayın Bahçeli’nin dediği gibi 83-84-85 sıralaması ile devam eder gider. 

 

Nurettin Veren Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle