Fitne ve fesat üfleyenler bütün hayırlardan rahatsız olur
Başından beri siyaset deyince; bütün partilerin içerisinde, “birbirini devirme”, “birbirinin ayağını kaydırarak, mevki-makam kazanma” algılanmıştır.
Özellikle tek parti döneminde yapılan büyük entrikalar, çok partili döneme geçildiğinde de özellikle son dönemlerde, Halk Parti’nin ve MHP’nin içindeki kaset entrikalarıyla liderlerin devrildiği, kongrelerinde sandalye ve masaların uçuştuğu, delegeler arasındaki yumruklaşmaların yaşandığı bilinmektedir. Yine suni liderlerin satın alındığı ve çıkarıldığı, partilerin bölündüğü veyahut da partilerin koalisyonuyla kurulmuş, üç aylık, altı aylık, bir senelik hükümetler dönemlerinde, dış dünyanın rahat yönetebildiği zayıf hükümetlerden sonra, fitne ve vuruşma kültürü, adeta siyasetin resmi ahlakı ve usulü şekline gelmiştir.
İlk defa 2000 yılından sonra, AK Parti hükümetleri ile 4 defa arka arkaya iktidar olan bir hükümet istikrarı yakalandı ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa sivil oylarla yüzde 52 oy alarak bir Cumhurbaşkanı seçildi. Bu kültüre alışmamış olan, daha önceki fitne üreten ve fitneyi yaygınlaştıran ve fitne üzerinde değişik kalem oynatan köşe yazarlarının, hayal dünyası alt üst oldu ve aradıkları malzeme bitti.
Hiç görmedikleri, bugüne kadar alışmadıkları, takım ruhuyla, uyum, saygı, sevgi ve bir kolektiflik içerisinde yürüyen, bütün entrikalara ve bütün iç dış ihanetlere rağmen, millete hizmet etmeyi bir bayrak yarışı şeklinde elden ele Başbakanlar, Bakanlar, birbirlerine sunabilmiştir. Hatta Cumhurbaşkanı bile makamını kardeşlerine ikram edebilmeyi başarmıştır. Bu kültürü ilk defa gören ve akıllarına sığdıramayan, hep birilerini karalayarak gazetecilik ve siyaset yapanlar, bu takım ruhunda eksik, gedik arayanlar bunu büyük bir başarı olarak bir türlü hazmedemediler, mesleği fitne çıkarmak ve fitneyi yaygınlaştırmak olan gazeteci müsveddelerinin bu olay karşısında hayal kırıklığı yaşamamaları elbette mümkün değildi.
Kolektif ve profesyonel bu takım oyunu karşısında, şaşkın duruma düşmüş olan bugünkü muhalefet, içten ve dıştan yapılan, ihanet ve kuşatma hadiselerine karşı, Avrupa’nın hâlâ en büyük ve en yüksek büyüme hızına sahip her tarafta büyük devletlerin kışkırttığı terör hadiseleriyle tekerine çomak sokulmaya çalışılan Türkiye Devleti’nin durdurulamaz yükselişine karşı ne yapacaklarını şaşırmış durumdadırlar.
Ne Davutoğlu’nun Başbakanlığa gelmesi ne de onların beklediği gibi Davutoğlu’nun bir anda, bir kaç gün içerisinde aniden Başbakanlık’tan çekilmesi, ne de Binali Yıldırım’ın Başbakanlığa gelmesi onların beklediği gibi bir fitne ateşi veya bir çekişme malzemesi olamadı. Ellerinde büyüteç ile fitne malzemesi arayanlara bir malzeme çıkmadı.
İslam kültür ve ahlakını, özümsemiş devlet yönetimini, millete hizmet, Hakk’a hizmet, halka hizmettir, anlayışı ile bu makama gelmiş olanları, İslam ve Kur’an anlayışından uzak kimselerin, mantaliteleri ile bunu anlamaları zaten beklenilemezdi.
Peygamber Efendimiz (a.s) vefat ettiği zaman yaşanan sarsıntıdan ve üzüntüden hemen sonra, ümmetin kimin tarafından yönetileceği gündeme geldiğinde, Hz. Ebu Bekir (r.a) hemen Hz. Ömer’in elini tutup, ona bey’at edilmesini, teklif etti, o ise hemen Hz. Ebu Bekir’in elini tutup, Peygamberin (a.s) Mekke’de çile, mağarada ve hicrette yol arkadaşı olanın, daha layık olduğunu öne sürerek bütün sahabenin hemen Hz. Ebu Bekir’in elini tutarak bey’at etmesinde ısrar etti. Ve bütün sahabe tereddütsüz bey’at ettiler.
Buna rağmen Hz. Ebu Bekir (r.a) aradan 3 gün geçtikten sonra, bir hutbede tekrar bu vazifenin, kendinden alınıp, daha ehil bir kimseye verilmesini teklif etti.
Bu olayın birkaç defa tekrar ettiğini tarihçiler naklediyor.
Hz. Ebu Bekir (r.a) vefatından sonra, ümmet hiç tereddütsüz, Hz. Ömer’i (r.a) halife seçtiler. Bu seçimlerde hiçbir ihtilaf yaşanmadı. Hz. Ömer’in namaz içerisinde hançerlenmesinde, ağır yaralı iken, yerine oğlu Abdullah’ı tavsiye etmesi istendi ise de, bu sorumluluğa razı olmadı, ‘bir evden bir kurban yeter’ dedi. Halbuki oğlu Abdullah (r.a) bu işe gerçekten layık alim bir kişi idi.
Diğer bir örnekte: Hz. Yusuf (a.s) çeşitli çilelerden sonra, Mısır’a nazır olduğu zaman ve babasına, kardeşlerine kavuştuğu, mutluluğun doruk noktasında ‘Rabbim benim ruhumu salihler ile beraber al’ duasını yaptı, çünkü Allah’a inanan bütün müminler için doruk nokta dünyanın mevki ve makamları olamaz.
Müminler ebedi mutluluk yurdu olan, cennetten ve Cemal-i İlahi’den başka bir şeye razı olamazlar. Sonsuzluk için yaratılmış olan mümin insan ruhu dünyanın mevki ve makamlarına takılmaz ve razı olamaz.
Bu iman nimetinden mahrum olanların ise, varabilecekleri en yüksek nokta siyasetin geçici şaşaaları ve debdebeleri ve kısacık saltanatlarıdır.
Bu akşam saat 22:20’de Akit TV’de Derin Kutu programında görüşmek üzere.


