--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Diplomaların Değeri

Nurettin Veren
Nurettin Veren

İnsanoğlu bir dilim ekmek mücadelesi yapardı. Böyle bilinegeldi. Köyden şehre göç ederken, iş talebi ile kıdemlilerin kapılarını aşındırırken kullanılan slogan ‘bir dilim ekmek’ sloganı idi. Bir dilim ekmek uğruna insanlar diyar diyar dolaşıyorlardı.

Yeni anlayışta durum değişti. Artık ‘bir dilim ekmeğin’ yerini bir diploma parçası aldı. Şehirden şehre hatta ülkeden ülkeye gidenler ‘bir diploma uğruna’ gurbet kahrı çeker oldular. Diploma, gıda dahil her şey hâline geldi. Diplomayla yaşanması umulan birkaç yıl için sağlıktan taviz verildi. Diploma olsun da nasıl olursa olsun diye düşünüldü. 

Gelinen noktada ise diplomanın karın doyurmadığı gibi ehliyet dahi kazandırmadığı anlaşıldı. Diplomalı ama beceriksiz nesiller yetişti. İlimden değerli diploma, özünden değerli kabuk gibi durdu karşımızda. Şahsiyeti ve sıhhati yıpranmış gençler, ellerindeki diplomalarla kaldılar. İlim yine uzak dallardaki meyveye benzedi. Sadece diplomada yazan dalda ‘uzmanlığı’ olan, o uzmanlığı da sindirememiş olan ilim adamları ile yoğrulduk.

Bilhassa şeriat ilimlerinin ‘Allah rızası’ haricinde bir gaye ile elde edilmeye çalışılmasının bedeli ağır olacaktır. Dinin menfaate alet edilmesinde abeslik ne ise dine ait ilimlerin menfaate alet edilmesi de odur. Bizde dinle dinin ilimleri aynı terazide durur. İlmi dışarıdan almış olan bir din değildir dinimiz. Haram ve helali belirleyenle onları tatbik eden arasında haram ve helal titizliğinde ne fark olabilir? Üretenle tüketeni ayrı bir anlayış, İslam’ın tatbikinde mümkün müdür? Müslümanların dinlerini, görevleri dindarlara yol göstermek olan fakat kendileri yolda olmayan insanlardan öğrenmeleri tam anlamıyla afettir.

İslam adına bir din bürokratı oluşturulması böyle bir şey olsa gerek. Kendisi sabah namazına kalkmayan birinin, insanlara sabah namazını cemaatle kılma konusunda telkinatta bulunması kabullenilemez bir tutumdur. Bunu ne onlar adına ne de onlara uygun bir zemin oluşturan kitleler adına kabullenilir göremeyiz.

İlim dindir

İnsana yarar sağlayan her ilim mübarek olma vasfına haizdir. Sağladığı yarar kadar da bereketi vardır. Direkt insana hizmet eden ve zaruri olan bir tababet en üstün fen ilimlerindendir. Cana hizmet ettiği için can kadar değerlidir.

Daha aşağısı da o oranda değer taşır. İnsanın dünya ve ahiretine en büyük yararı sağlayan şeriat ilimleri de ahiretin büyüklüğü kadar büyük bir vasfa haizdir. Bunun için ilim yolunda olmak, cennete giden bir yolda olmaktır. Âlimin mürekkebine verilen değer, onun şehitle oranlanması, ilmin bulunduğu düzeyi göstermek için iyi bir işarettir.

İlmin Allah yolunda ve Allah için yapılabilecek işler arasında cihattan geri kalır yanı yoktur. Onu yeri geldiğinde nafile oruçtan, teheccütten daha geride göremeyiz. Allah için yapılabilir işlerin hepsi için geçerli olan şu kural ilmin hangi gözle görülmesi gerektiğini de anlatmaktadır:

Allah için yapılacak herhangi bir amelin en temel gereği onu bilmektir. Yani o iş hakkında Allah’ın ne murad ettiğini ve nasıl yapılmasını emrettiğini bilmek esastır. Aksi takdirde kimse Allah’ın razı olacağı bir iş yapamaz. Zira Allah’ın rızası ancak O’nun istediği şekilde elde edilebilir. Bu da ilim sahibi olmak demektir. Kim ne yapacaksa, o yapacağı amel hakkında ilim sahibi olacaktır. Cehalet üzerine kurulu iyi bir iş olamaz. Buna namazdan herhangi bir emre kadar her şeyi dahil edebiliriz.

Buradan da anlaşılıyor ki ilim, Müslüman olarak yaşayıp ölmek isteyen her Müslümanın en temel ihtiyacıdır. İlimsiz İslam, İslamsız da ilim tasavvur edemeyiz. İlmin de kağıt parçalarındaki rakamlara dayandırılması önümüze, iş yapan cahillerle bir iş yapmayan bilginler zümrelerini çıkarmıştır.

Diploması olan, diplomasındakini yaşamayan kitlelerin karşısında, ehil olmasına rağmen diplomasızlığının bedelini itilmişlikle ödeyen kitleler arasında İslam gariptir. Ne diploma abartısına meylederiz ne de sokak kültürünü benimseriz. Bunun ortasının bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Diplomamız da bulunsun ama diplomalarımız değil amellerimiz belgemiz olsun. Diplomamız bulunsun ama onu kimden aldığımıza dikkat edelim. Çünkü ilim dindir. Din ilimden geçmektedir.

Gösteriş Müptelası Olmak

Cami namaz içindir. Mushaf da okunmak içindir. Başörtüsünün de tesettür için olduğu bellidir. Cami, Mushaf ve örtü insanların birbirlerine karşı kullandıkları gösteriş yatırımına dönüşürse ne olur? Mushaf, okunmaktan ziyade sanatkârların sanat icra etmek için yarıştıkları tabloya dönüşürse ne olur? Tesettür, açılmaya denk teşhir maksadına alet edilirse ne olur?

Bu ve benzeri soruların cevabı olacak bir mesaj sahabeden Ebudderda radıyallahu anhın lisanından bize ulaşmaktadır: ‘Mescitlerinizi süslediğiniz, mushaflarınızı ziynetlendirdiğiniz zaman helak olmuşsunuzdur.’ (Camiussağir,658; İbni Ebi Şeybe, 30742)

Kabuğun özden daha değerli olmasından söz ediyoruz. Caminin duvarlarının namazdaki huşudan, cemaate devamdan daha önemli olmasından söz ediyoruz. Mushafın bir sanat eseri olarak ele alınmasının, onu sabah akşam okumaktan daha değerli görülmesinden söz ediyoruz. Kabuk, kapladığı şeyden daha değerli olmuştur.

Diğer yandan insanların camilerin yapısıyla birbirlerine karşı övünüyor olmaları hadislerde kıyamet alametlerinden biri olarak zikredilmektedir. (Ebu Davud,Salat, 12-449) Beton yığını ve namaz! İkisi bir arada anılırken beton, namazdan daha ağır basıyor. İşte kıyamet kopartacak hata veya erime.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mescidi ne idi, nelere beşik oldu? Bir medeniyet o mescidde inşa edildi. Üstü yağmura karşı açıktı. Etrafı rüzgâra karşı açıktı. Ama mescid, bütünüyle yüreklere de açıktı. Oraya bir kere gelen ölü bile olsa diriliyordu.

Kur’an ilk indiği zamanlarda nasıldı? Kâğıda bile yazılabilmiş değildi. Kemik parçalarına, kiremitlere, ağaç parçalarına yazılmıştı. Kimsenin elinde bir arada, masaya konabilir bir Mushaf bile yoktu. Ama Kur’an, hayat membasıydı. Yaşam kılavuzu idi. Kur’an tam anlamıyla Kur’an’dı.

O günlerde İslam etkileyen durumundaydı. Üzerlerinde elbiseleri bile bulunmayan sahabiler medeniyet merkezlerine elçi olarak gönderiliyordu. Gönüllere sirayet edebiliyorlardı. Dil de bilmiyorlardı ama Roma Sarayı’nda, Kisra’nın sarayında meramlarını anlattılar. Etkilenmediler, etkilediler.

 

Nurettin Veren Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle