Fetö’den Mektup
Yusuf Ziya Kavakçı’nın FETÖ terör örgütünün başı, ABD’nin uşağı,katil ve vampir, coğrafyamızda ve İslam âleminde huzursuzluk çıkaran, Müslümanları parayla Batı’ya köle etmeye çalışan, İslam dini içerisine nifak tohumları ekerek bir din icat etme gayretinde olan, terörist Gülen hakkında ve onun ağzından yazmış olduğu mektubu okuyunca aklıma Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferine yürürken yaşadığı bir olay geldi, naklediyorum.
Bilindiği gibi Şah İsmail, İslam dini içerisinde nifak tohumları ekmeye ve Müslüman’ı Müslüman’a düşman edip, birbirine kırdırmaya çalışıyordu. Aynı zamanda Şah İsmail’in bir din inşa etme arzusu ve çalışmaları vardı. Yavuz Sultan Selim için Şah İsmail ile karşılaşmak İslam dininin geleceği, güvenliği ve huzuru için çok büyük önem arz ediyordu.
Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail ile savaşmak için çöllerde ordusuyla ilerlerken çok büyük zorluklar çekmişti. Şah İsmail, Osmanlı ordusunu öncelikle yoklukla savaştırmak ve güçsüz düşürmek için savaştan kaçıyordu. Uzun bir yolculuğun ardından askerler içinde memnuniyetsizlik çıktı, bu durumu fırsat bilen ve Şah İsmail ile savaşmak istemeyen paşa ve vezirler Sultan ile konuşmak, onu bu savaştan vazgeçirmek istiyorlardı. Ancak malum, Yavuz Sultan Selim’in hiddeti nam salmıştı ve insanlar kendisinden fazlasıyla çekiniyordu. Dolayısıyla durumu Yavuz’a açmak için, onun çok sevdiği ve hemen hemen her konuyu Sultan ile konuşabilen Karaman Valisi Hemden Paşa’yı ikna ettiler. Paşa bir akşam Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkar ve durumu izah eder, ancak Sultan’ın hiddetinden kaçamaz. Yavuz Sultan Selim çok sevdiği ve çocukluk arkadaşı olarak bilinen Hemden Paşa’nın boynunu vurdurur.
Seferden dönmeyen ve yoluna devam eden Yavuz Sultan Selim’e, Çaldıran’da Şah İsmail ile karşılaşmak ve büyük bir zafer elde etmek nasip olur. Dönemin Şeyhülislam’ının hangi hükümle Hemden Paşa’nın boynunu vurdurduğunu sorduğunda Yavuz Sultan Selim’in “biz bu cihada çıkarken, vezirler, âlimler ve komutanlarımıza danıştık,sonra karar verdik. Allah’a tevekkül ederek yürüdük. Hemden’in yerinde oğlum Süleyman bile olsa idi, onun da boynunu vurmaktan çekinmezdim.” dediği nakledilir.
Kimyasal ya da konvansiyonel vahşetin adı aynı.
Esat'ın uluslararası raporlarda 20 civarı kayıtlı kimyasal saldırısı var. Raporlara göre 1500’e yakın insan bu saldırılar nedeni ile hayatını kaybetmiş. Esat 2012 yılından beri düzenli olarak kimyasal silah kullanıyor. 2012 yılından beri Batı, sayısız kimyasal saldırılardan sadece bir düzinesini görebildi. Gördükleri içinde kurullar kurdu, görüşmeler yaptı, heyetleri Suriye’ye yolladı, çokça konuştu, bolca kınadı ve cıs dedi.
Kısacası Batı, insanların kimyasal yolla değil de konvansiyonel yollarla katledilmesini istedi.
Suriye’de bugüne kadar 510 binden fazla insan hayatını kaybetti, 100 binden fazla insandan haber alınamıyor, kayıp. 5 milyon kişi sığınacak yer bulmak için başka ülkelere gitti, 7 milyon kişi Suriye içerisinde yer değiştirmek zorunda kaldı.
Suriye iç savaşının ağır tablosu, tüm insanlığın önünde dururken Batı’nın kimyasal silah hassasiyetini anlamak mümkün değil. Hadi diyelim ki, kimyasal silah kullanımı insanlık dışı, vahşi ve kabul edilemez. Uluslararası kanunlar çerçevesinde de yasak. Tamam!
Pekâlâ, işkence ile hayatını kaybedenler.
Bütün vücudu paramparça edilerek katledilenler?
Tecavüz edilenler?
Canlı canlı yakılanlar?
Psikolojik işkenceye maruz kalanlar?
Bu şekilde vahşice hayatını kaybedenleri, yöntemi ne olursa olsun yaşanan soykırımı, kimyasal silah kullanılmadığında kabul etmek mümkün mü?
Vahşi Batı için mümkün!
Fransa’da gerçekleşen saldırılar sonrası toplanan Batı, doğuda yaşanan vahşeti görmüyor. Açıkçası Batı için, doğu insanının ve Müslümanların daha doğrusu kendilerinden olmayanların hiçbir değeri yok. Zerre kadar insanlıkları olsa, mülteciler Avrupa kapılarına geldiğinde yaygara çıkarmazlardı. Avrupalılar tarafından batırılan göçmen botları ise ayrı bir araştırma konusu. İnsanlığın daha dip yapamayacağını düşündükçe, Batı medeniyetitutumuyla, vahşiliğiyle tüm dünyayı şaşırtmaya devam ediyor.
İşte Batı’nın, geleceğe miras bıraktığı ve vahşet ve para üzerine kurduğu medeniyet tasavvuru bu, insanlık anlayışı bu!
Tüm Avrupa’nın insanlığı ve insafı (!) bir avuç Suriyeliyi kaldıramazken, Türkiye yıllardır 3 milyonu aşkın sayıda Suriyeli misafire ev sahipliği yapıyor.