Düzmece İsa-Sünnetsiz- Kanlı el
Düzmece İsa-Sünnetsiz- Kanlı el
LATİF ERDOĞAN
Kısa zaman önce tanıştığımız bir işadamını, daveti sebebiyle işyerinde ziyaretine gittim. Uzun uzun sohbet ettik. Bana, iş kurma serüvenlerini anlattı. Talebelik yıllarından bahsetti. O yıllarda Yeni Asya cemaati olarak isimlendirilen Nur talebelerinin medreselerinde kaldığını, sonraları işlerinin yoğunluğu sebebiyle aktif olarak pek ilgilenemediğini, FETÖ’ye önceleri sıcak baktığını fakat ortağının uyarılarıyla mesafeli durduğunu, olaylar patlak verince de hakikati gördüğünü, devletin yanında yer aldığını ve bu sebeple de Yeni Asya grubunun hâlihazırdaki görüşlerine, düşüncelerine, duruşlarına katılmadığını ve irtibatını tamamen kestiğini söyledi.
Beni medyadan bir gazeteci olarak tanıyormuş. FETÖ’yle olan mücadelemizi yakından takip ile takdir ediyormuş.
Sonra Şeytanın Gülen Yüzü kitabımdan bahis açıldı. FETÖ’nün Mesihlik iddialarının anlatıldığı yerde “bu işi ilk Manisa’daki hoca çıkardı” ifadesinde bahse konu hocanın kim olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben “o ismini açıklamadığı için ben de ayrıca ismini sormadım, o hocanın kim olduğunu da bilmiyorum” dedim. Bunun üzerine “ben o hocayı biliyorum ve anlatacaklarımı da bizzat ondan dinledim” dedi.
O kişi Hasan İşeri abidir. Kendisi Manisa’da o zaman köy olan Karaağaçlıda İmam Hatiplik yapmıştı. Emekli olduktan sonra İstanbul’a taşındı, toptan kitap-kırtasiye işiyle uğraştı. Üç sene kadar önce de vefat etti.
Hasan İşeri abi, çok mütevazı, nezih bir insandı. Bizim bulunduğumuz eve sık sık gelir, derslere iştirak ederdi. Medrese tahsili görmüş âlim bir din adamıydı. Risalelere vakıftı. İyi bir nur talebesiydi. Kendisinden çok kereler dinlediğim konuyla ilgili anlattıklarına gelince şöyle derdi:
“1975 yılıydı. Manisa’da vaizlik yaptığı dönemde bazen bana da uğrar ziyaret ederdi. Birkaç kere de beraber Manisa’nın kazalarına gittik. Oralarda sohbetler yaptı, vaazlar verdi. Bizi arabasıyla götürüp getiren kişinin muvazzaf bir subay olduğunu ise daha sonra öğrendim.
Bir keresinde Demirci’ye gitmiştik. O camide vaaz verdi. Namazdan sonra bir çay ocağında oturduk. Söz konusu kişinin arabasıyla gelip bizi almasını bekliyorduk. Masada ikimizdik, konuşuyorduk. Konu Mesihlik’ten açıldı. Anlattı, anlattı, anlattı. Baktım kendisini tarif ediyor. Sözünü tamamlayınca, “bak dedim, sen deminden beri Mesihlik adı altında kendini tarif ediyorsun. Yoksa sen kendini Mesih falan mı sanıyorsun?” Hayır diyemedi, sustu. Anladım ki kendisini Mesih sanıyor. Defol git dedim, bir de sövüp küfrettim. Arabalarına da binmedim, bir daha da görüşmedim.
Onunla çok samimi benim de tanıdığım bir imam vardı. Ne zaman görüşsek bana yemin ederek onun sünnetsiz olduğunu söylerdi. Ben de nereden biliyorsun, der geçiştirdim Fakat o yine yeminle sözünü teyit ederdi.”
Son paragrafta anlatılanları duyunca, hafızamdaki hatıraları geri sardım. Çocukluğuna ait en küçük ayrıntıları bile bana anlatmasına rağmen kendisinin veya erkek kardeşlerinin sünnet oluşlarıyla ilgili hiçbir anlatı yoktu. İlk referansın kim olduğunu bilmediğim yaygın rivayete göre ise kendisi sünnetli olarak doğmuştu. Eğer, sünnetsiz olduğu tezi doğruysa, askerlik yoklamasında, komutana yalvarıp, benim dizimle göbek aramı belli bir yaştan sonra annem bile görmedi, ne olur beni mazur görün demesi deşifreyi önleme çabası olarak yorumlanabilir.
İsmi bende saklı işadamının anlattığı ikinci olay ise tüyler ürperticiydi. Şöyle dedi: Öğrencilik yıllarımda özellikle önemli abiler geldiğinde onların yaptığı derslere katılırdım. Bu abilerden biri de Mehmet Kutlulardı. Ara sıra bulunduğumuz yere gelir ders yapardı. O derslerden birinde aynen şöyle dedi: “Benim kızımın kanı Fethullah’ın elinde.”
Evet, eli kanlıydı. Vicdansızdı; fakat çok şefkatli görünme rolünü başarıyla oynardı. Binlerce insanın ölümü karşısında kılı kıpırdamaz; ne ki tuvalet deliğine düşmüş bir böceği kurtarmak için dakikalarca uğraştığını söylerdi.
Daha önceki yazılarımda tafsilatıyla anlattığım gibi, akademisyen Necip Haplemitoğlu cinayetinin faili, azmettiricisiydi. Hrant Dink cinayetine taşeronluk yaptı. Entelektüel yanını kıskandığı ve bir türlü hazmedemediği Salih Mirzabeyoğlu’na emrindeki polisler aracılığı ile yapmadığı işkence ve çirkeflik kalmadı.
8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ı öldürttü. Sonra da timsah gözyaşları döktü. Başbuğ Alparslan Türkeş’i zehirletti. Cenaze namazında en ön safta yer aldı. Büyük Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nu şehit etti. Örgüt üyelerine gidip annesinin elini öpün, biz de senin çocuklarınız, deyin diye haber gönderdi. Bir dünya lideri Başkan Recep Tayyip Erdoğan, öldürülmekten kıl payı kurtuldu.
15 Temmuzda nasıl zalim bir kanlı el olduğunu gösterdi. 250 vatan evladını şehit etti; 2300 vatandaşımızı yaraladı.
Yıl 1995. 17 yaşındaki bir genç kızı uyuşturucu zerk ettirerek öldürttü. Aslında Vildan babası uğruna canından olmuştu. Babası Yeni Asya cemaatinin kanaat önderi Mehmet Kutlulardı. Yani onun paranoyak ölçülerine göre önündeki en büyük engellerden biriydi. Baştan beri Mehmet Kutlular’a içinin nasıl kin ve nefretle dolu olduğu, tanıyan herkesin malumuydu. Kızının bu şekilde ölmüş olması elbette Mehmet Kutluların itibarını sarsacak, cemaati içindeki saygınlığını kaybettirecekti. O da hamle yapacak, cemaati kendine bağlayacaktı.
Mehmet Kutlular oynanan oyunu biliyor ve canından bir parça olan biricik kızını kendisinden koparan kanlı eli görüyordu. Onun için de kalabalık bir topluluk içinde bunu dillendirmiş ve “Benim kızımın kanı Fethullah’ın elinde” demişti.