--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Bana Bir Masal Anlat

Hüseyin Acarlar
Hüseyin Acarlar
8

Çaresiz kaldığımız bir dünya vaat edilmemişti bize…

Onurun, ince hastalık veremi tetikleyip insanı içten içe kemirerek çürüttüğü söylenmemişti.
Ay’da yaşayan bir grup insanla Venüs’teki düzenin doğruluğunu tartışanların en makbul entelektüel olabileceğini hiç düşünememiştik...

Aşçısının ve şoförünün bir french press demliği paylaşamayıp kavga ettikleri kapital bir arena tribünündeyiz.
Canım ince belli bardakta “istanbuli” çayları bırakıp, pet bardaklarda çayın tadına varabilmek ya da “tarzı hususi” kahve yerine, oldukça meşhur kahve cafede, on beş lira verip ne olduğu belirsiz içeceği yudumlamak değildi damak tadımız.
Sonrasında pazarda bamya satan teyzeyle bir lira için kıyasıya pazarlığa tutuşmayı sünnet-i seniyeden saymak nasıl bir yaman çelişkidir.

Kuyruğu demire sıkışmış kedinin beş dakika haberinin yapıldığı, beş kişilik ailenin çıkan yangında hayatını kaybettiği haberinin ise beş saniyede geçiştirilmesi nasıl bir duygudur?

Siyasetin gri havasında “Tıs” sesini kreşendoya dönüştürebilme becerisine sahip, fikri büluğa erememişlerin, millete ahlaki don biçtiği günlerden geçmek, kedinin kendi maba’dını keşfedince, “ben bu yaradan ötürü iflah olmam” figanına nadan şişman kedilerin euro gıcırındaki keyfini cümlelere dökebilmek ne mümkün…

Kar-zarar endeksi mucidi liboş bezirgânların, siyasi büyükler arasında yer almanın envai çeşit takla atma becerisiyle orantıladığı ve bunu siyasetin amentü esası saydığı zaman diliminde şiir bile yazılamıyor.
“Karşıki gökdelenleri duman kaplamış" ya da "Metronun yolları bükülür gider" tarzında dinleyenin içini titreten(!) türkülerin zorla dinletildiği bir dünya bu.
Bize anlatılan bu değildi.
Silahla insanların üzerine yürümekle, iş makinalarıyla coğrafyaya saldırmak arasında bir fark var mıdır? Her ikisinde de imhaya azmetmiş bir terminatör yok mudur?

Hayvanlara işkence yapıldığı, insanın hayvandan aşağı muamele görebildiği, yaşam alanı dünyanın her gün tarumar edildiği bir dünya değildi bize anlatılan.

Biz bindiğimiz dalı keserken yere düştüğümüzde “zaten inecektim” diyenleri dinleyerek büyüdük.
Artık lahmacun fırınlarına uğrayan yok. Ama hamburger dükkânları hınca hınç dolu
Yaşadığımız mekânlarda “kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana” yazılı tabloların yerini soyut resimler aldı. Ağabeylerin birçoğu artık kitaplarını sahaflara satıyor. Bir kısmı yeni evlerine eskiyi hatırlatmasından mıdır “Fizilali Kur’an Tefsiri”ni sokmuyor, kapıcıya hediye ediyor. Salonlarımızda Kâbe resimli halıların yerini Leonardo da Vinci’nin son akşam yemeği tablosu aldı.

Oysa zenginleşince dindarlık bitmiyordu bize anlatılanlarda. Hani “Karz-ı Hasen” vardı?
Msg(mono sodyum glutamat) reaksiyonlu, müzmin, dindarlığı tartışılır bir gençlik kimin eseri? Olağandışı gençliğin sünepeleştirilip uzatıldığı ve de abartıldığı bir kültürün ortasında sürekli tüketen, üretme uzuvlarının dumura uğradığı, KPSS kapılarında memur olmaya “azmu cezmu kast eylemiş”, o sınavdan bu sınava koşturanların enerjilerini tüketerek, bekârlığa, harçsızlığa, işsizliğe mahkûm kılmak hangi ilericinin fikriydi?
Saçlarına kırlar düşeni mi, saçlarını umutlarına yığıp dökeni mi dersiniz? Ama hâlâ davranış kalıplarıyla Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşa gelmediğini düşünen bir gençlik…

Hâlâ masallara inanıyoruz. Yoksa neden sürekli ekonomik bunalımdan çıkıp refaha ulaşacağımıza inanıyoruz ki? Masalları yakalım mı?

Dünyanın gelir düzeyi en yüksek olan ülkedeki insanlar bizim hayal ettiğimiz kadar mutlular mı? Refaha çıkmak kelimesinin tüketimin artması anlamına geldiğini neden düşünmek istemiyoruz? Her şeyimizle tüketmek ve neticesinde tükenmek...
Şimdi görüyoruz ki, yalnızca bir kez düşülünce bir daha kalkılamıyormuş. Aslandan kaçan bir geyiğin aslan kadar hızlı koşması yetmiyor, daha hızlı koşmalıymış ki hayatta kalsın. Komşu komşunun külüne muhtaç değilmiş. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünüyormuş. Birlik olunarak her kötülük ile savaşılmıyor ancak kötülüklere karşı duyarsızlaşılıyormuş.


Cadılar her zaman çirkin midir? İyiler hiç mi kaybetmez? Noel baba gerçekten var mı? Ya kırmızı başlıklı kız nasıl olur da kurdun elinden kurtulur ve iyiliksever avcı anneannesini kurdun içinden çıkarmayı başarır? Bir gün özen gösterdiğimiz bir şişenin içinden bir cin çıkıp bize üç dilek hakkı verecek mi? Ya da güzel prensesimiz ya da beyaz atlı prensimiz gelip çektiğimiz ıstıraptan bizi kurtaracak mı? Büyüyünce kuğu olacak mıyız? Ve canavar ölür ve prenses kurtulur, prens prensesi öper ve ebedi uykusundan uyandırır, kurbağa öpücük sonucunda prens olur, çirkin ördek kuğuya dönüşür ve Pinokyo gerçek bir çocuk olur. Onlar erdi muradına ve biz de çıkalım kerevetine…
Ancak bizim iyi masallara ihtiyacımız var.

Hâlâ köy türküleri söylüyor insanlar. Gittiklerinden bir hafta sonra sıkılmaya başladıkları "sıla"larını özlüyor ve gerisin geriye döndükleri "yuva"larında kendilerini hâlâ gurbette hissediyorlar.

Herkesin kendi mizacına ve meşrebine uygun olanlarla beraber olduğunda mutlu olması kadar tabii bir şey olamaz. Herkes kendi revişinde, kendi zevk türünde hayatını sürdürür. Niyazi’nin dediği gibi “Ârifin her bir sözün anlamaya İnsan gerek…” deriz, yolumuza gideriz. Ama Modernite ürünü zamanlarda çoğu kez bu böyle olmuyor.

Biz zannederiz varlık ile rahat artar. Ve deriz ki rahat ile taat artar. Oysa; Varlık ile illet artar, rahat ile gaflet artar.
Ve orada! Ta uzak yüreklerde bir çocuk, geleceğini kurgulayanları izliyor. Kayıp bir geleceğe sahip olmak ne demektir? Ne demektir güneşin doğudan batışını izlemek? Paramparça bulutların can pazarını? Piyonlar ve kan yağmurlarını gören çocuk bakışlar…

Her gece, birilerinin gelip kapıları kırıp evinizi basabileceğini bilerek uykuya dalmak ve her sabah, mavi bir gökyüzü görebilme umuduyla uyanmak. Belki bu yüzden uykuyla barışık olmamak… Hayata karşı oyuna yenik başlamış olmak ve ‘Başkanım Siz çok yaşayasınız diye orada, biz her gün ölüyorduk burada’ diyebilmek…
Masalları yakalım mı şimdi?

Ama bizim iyi masallara ihtiyacımız var. Bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!

Yorumlar

(8)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Yaşlı Doçent

22 Ocak 2020 11:56

Sayın Cumhurbaşkanımız; emeklilik hakkını elde etmiş olan yaşlı Doçentleri, Profesörlüğe başvurmak için gerekli olan 5 yıllık bekleme süresinden muaf tutmanızı saygılarımızla istirham ediyoruz.

isa yapıcı

21 Ocak 2020 20:25

NE ÖNEMI VARKİ Kardeşim harika bi yorum yapmışsın, ALLAH razı olsun senden.hakikaten türkiye'de olan bu. Sayın yazar da güzel yazmış... Biz ALLAH'a,onun gönderdiği resül 'e Kur'an 'a dönüp sımsıkı sarsılmadıkça ALLAH bizim durumumuzu düzeltmeyecektir.

Saim gencer

21 Ocak 2020 19:43

Bazı gönüllere tercüman oluyorsunuz Allah muvaffak etsin selam ve dua ile

NE ÖNEMİ VAR Kİİİ

21 Ocak 2020 17:46

“Sizden Müslümanlar’ı Hristiyan yapmanızı istemiyoruz. Sizin asıl göreviniz Müslümanlar’ı İslam dininden uzaklaştırmaktır. Doğumlarından ölümlerine kadar haç takmasınlar, kiliseye gitmesinler, vaftiz olmasınlar ama Hristiyan gibi yaşasınlar. Bunu çağdaşlık adı altında yapın. Allah’ı ve Peygamber’i tanımayan bir nesil büyük işlerle idarelerle uğraşmaz; idealsiz, dinsiz, mefkûresiz yaşarlar. Rahatı, tembelliği parayı ve nefislerini sever; arzu ve şehvetlerini tatmin için uğraşırlar. Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar başka çareler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hristiyan adetlerini, Hristiyan bayramlarını, Hristiyan kültürünü, Hristiyan ahlakını aşılayalım. Bir Müslüman’ın doğumundan ölümüne kadar kimliğinde Müslüman yazabilir, fakat bir Hristiyan gibi yaşayarak cami önündeki teneşire yatmalıdır. Kiliseye gelmesine gerek yok varsın camiye gitsin. Ama bir Müslüman’ı hayatı boyunca Hristiyan gibi yaşatmalıyız.” Rahip Samuel Zwemer Misyonerlik Konferansı Kudüs, 1935 SANIK SİZİNDİR BUYURUN

dumanlı

21 Ocak 2020 15:40

Nedense akit okuyucularının ilgisini çekmemiş güzel bir makale. Bir fani de çok güzel bir yorum yapmış. Anlayana sivri sinek saz.

Adem

21 Ocak 2020 15:11

Masal derken hayallerimizi kayibettik sanala bağladik 

Mahir

21 Ocak 2020 14:58

kim ilk öğretirse o kazanıyor, neslimize islamı batılların masallarından önce öğretirsek kazanabiliriz, ama eşşek kadar olmuş gençlerimize zamanında islamı anlatamazsak önünü alamayız, bu işin şakası yok, biraz daha gevşetirsek Peygamber efendimize (SAV) layık bir ümmet olamayacağız...

Bir fani

21 Ocak 2020 11:54

Çok güzel bir yazı anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna bile az

Hüseyin Acarlar Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle