• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Hüseyin Acarlar
Hüseyin Acarlar
TÜM YAZILARI
21 Ocak 2020

Bana Bir Masal Anlat

Çaresiz kaldığımız bir dünya vaat edilmemişti bize…

Onurun, ince hastalık veremi tetikleyip insanı içten içe kemirerek çürüttüğü söylenmemişti.
Ay’da yaşayan bir grup insanla Venüs’teki düzenin doğruluğunu tartışanların en makbul entelektüel olabileceğini hiç düşünememiştik...

Aşçısının ve şoförünün bir french press demliği paylaşamayıp kavga ettikleri kapital bir arena tribünündeyiz.
Canım ince belli bardakta “istanbuli” çayları bırakıp, pet bardaklarda çayın tadına varabilmek ya da “tarzı hususi” kahve yerine, oldukça meşhur kahve cafede, on beş lira verip ne olduğu belirsiz içeceği yudumlamak değildi damak tadımız.
Sonrasında pazarda bamya satan teyzeyle bir lira için kıyasıya pazarlığa tutuşmayı sünnet-i seniyeden saymak nasıl bir yaman çelişkidir.

Kuyruğu demire sıkışmış kedinin beş dakika haberinin yapıldığı, beş kişilik ailenin çıkan yangında hayatını kaybettiği haberinin ise beş saniyede geçiştirilmesi nasıl bir duygudur?

Siyasetin gri havasında “Tıs” sesini kreşendoya dönüştürebilme becerisine sahip, fikri büluğa erememişlerin, millete ahlaki don biçtiği günlerden geçmek, kedinin kendi maba’dını keşfedince, “ben bu yaradan ötürü iflah olmam” figanına nadan şişman kedilerin euro gıcırındaki keyfini cümlelere dökebilmek ne mümkün…

Kar-zarar endeksi mucidi liboş bezirgânların, siyasi büyükler arasında yer almanın envai çeşit takla atma becerisiyle orantıladığı ve bunu siyasetin amentü esası saydığı zaman diliminde şiir bile yazılamıyor.
“Karşıki gökdelenleri duman kaplamış" ya da "Metronun yolları bükülür gider" tarzında dinleyenin içini titreten(!) türkülerin zorla dinletildiği bir dünya bu.
Bize anlatılan bu değildi.
Silahla insanların üzerine yürümekle, iş makinalarıyla coğrafyaya saldırmak arasında bir fark var mıdır? Her ikisinde de imhaya azmetmiş bir terminatör yok mudur?

Hayvanlara işkence yapıldığı, insanın hayvandan aşağı muamele görebildiği, yaşam alanı dünyanın her gün tarumar edildiği bir dünya değildi bize anlatılan.

Biz bindiğimiz dalı keserken yere düştüğümüzde “zaten inecektim” diyenleri dinleyerek büyüdük.
Artık lahmacun fırınlarına uğrayan yok. Ama hamburger dükkânları hınca hınç dolu
Yaşadığımız mekânlarda “kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana” yazılı tabloların yerini soyut resimler aldı. Ağabeylerin birçoğu artık kitaplarını sahaflara satıyor. Bir kısmı yeni evlerine eskiyi hatırlatmasından mıdır “Fizilali Kur’an Tefsiri”ni sokmuyor, kapıcıya hediye ediyor. Salonlarımızda Kâbe resimli halıların yerini Leonardo da Vinci’nin son akşam yemeği tablosu aldı.

Oysa zenginleşince dindarlık bitmiyordu bize anlatılanlarda. Hani “Karz-ı Hasen” vardı?
Msg(mono sodyum glutamat) reaksiyonlu, müzmin, dindarlığı tartışılır bir gençlik kimin eseri? Olağandışı gençliğin sünepeleştirilip uzatıldığı ve de abartıldığı bir kültürün ortasında sürekli tüketen, üretme uzuvlarının dumura uğradığı, KPSS kapılarında memur olmaya “azmu cezmu kast eylemiş”, o sınavdan bu sınava koşturanların enerjilerini tüketerek, bekârlığa, harçsızlığa, işsizliğe mahkûm kılmak hangi ilericinin fikriydi?
Saçlarına kırlar düşeni mi, saçlarını umutlarına yığıp dökeni mi dersiniz? Ama hâlâ davranış kalıplarıyla Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşa gelmediğini düşünen bir gençlik…

Hâlâ masallara inanıyoruz. Yoksa neden sürekli ekonomik bunalımdan çıkıp refaha ulaşacağımıza inanıyoruz ki? Masalları yakalım mı?

Dünyanın gelir düzeyi en yüksek olan ülkedeki insanlar bizim hayal ettiğimiz kadar mutlular mı? Refaha çıkmak kelimesinin tüketimin artması anlamına geldiğini neden düşünmek istemiyoruz? Her şeyimizle tüketmek ve neticesinde tükenmek...
Şimdi görüyoruz ki, yalnızca bir kez düşülünce bir daha kalkılamıyormuş. Aslandan kaçan bir geyiğin aslan kadar hızlı koşması yetmiyor, daha hızlı koşmalıymış ki hayatta kalsın. Komşu komşunun külüne muhtaç değilmiş. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünüyormuş. Birlik olunarak her kötülük ile savaşılmıyor ancak kötülüklere karşı duyarsızlaşılıyormuş.


Cadılar her zaman çirkin midir? İyiler hiç mi kaybetmez? Noel baba gerçekten var mı? Ya kırmızı başlıklı kız nasıl olur da kurdun elinden kurtulur ve iyiliksever avcı anneannesini kurdun içinden çıkarmayı başarır? Bir gün özen gösterdiğimiz bir şişenin içinden bir cin çıkıp bize üç dilek hakkı verecek mi? Ya da güzel prensesimiz ya da beyaz atlı prensimiz gelip çektiğimiz ıstıraptan bizi kurtaracak mı? Büyüyünce kuğu olacak mıyız? Ve canavar ölür ve prenses kurtulur, prens prensesi öper ve ebedi uykusundan uyandırır, kurbağa öpücük sonucunda prens olur, çirkin ördek kuğuya dönüşür ve Pinokyo gerçek bir çocuk olur. Onlar erdi muradına ve biz de çıkalım kerevetine…
Ancak bizim iyi masallara ihtiyacımız var.

Hâlâ köy türküleri söylüyor insanlar. Gittiklerinden bir hafta sonra sıkılmaya başladıkları "sıla"larını özlüyor ve gerisin geriye döndükleri "yuva"larında kendilerini hâlâ gurbette hissediyorlar.

Herkesin kendi mizacına ve meşrebine uygun olanlarla beraber olduğunda mutlu olması kadar tabii bir şey olamaz. Herkes kendi revişinde, kendi zevk türünde hayatını sürdürür. Niyazi’nin dediği gibi “Ârifin her bir sözün anlamaya İnsan gerek…” deriz, yolumuza gideriz. Ama Modernite ürünü zamanlarda çoğu kez bu böyle olmuyor.

Biz zannederiz varlık ile rahat artar. Ve deriz ki rahat ile taat artar. Oysa; Varlık ile illet artar, rahat ile gaflet artar.
Ve orada! Ta uzak yüreklerde bir çocuk, geleceğini kurgulayanları izliyor. Kayıp bir geleceğe sahip olmak ne demektir? Ne demektir güneşin doğudan batışını izlemek? Paramparça bulutların can pazarını? Piyonlar ve kan yağmurlarını gören çocuk bakışlar…

Her gece, birilerinin gelip kapıları kırıp evinizi basabileceğini bilerek uykuya dalmak ve her sabah, mavi bir gökyüzü görebilme umuduyla uyanmak. Belki bu yüzden uykuyla barışık olmamak… Hayata karşı oyuna yenik başlamış olmak ve ‘Başkanım Siz çok yaşayasınız diye orada, biz her gün ölüyorduk burada’ diyebilmek…
Masalları yakalım mı şimdi?

Ama bizim iyi masallara ihtiyacımız var. Bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Bir fani

Çok güzel bir yazı anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna bile az
  • Yanıtla

Adem

Masal derken hayallerimizi kayibettik sanala bağladik 
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı