Tabela
Tabela
ALİ OSMAN AYDIN
Artık bazı yazılıp çizilenlerden hiçbir şey anlamadığımı itiraf etmem gerekiyor. Geçen gün bir davetiyede yazan adresi okurken birkaç Türkçe ifadeye karşılık bir sürü İngilizce isimle karşılaştım. Anlamak için çaba sarf etmek zorunda kaldım.
Açıklamalarda, anlatımlarda, isimlerde inanılmayacak kadar çok İngilizce kelime ile karşılaşıyoruz.
Bugün Türkiye’de herhangi bir caddeye çıktığınızda karşınıza “Coffee House”, “Beauty Center”, “Pet Shop”, “Burger Station”, “Hair Design”, “Concept Cafe”, “Premium Lounge”, “Home Store” gibi isimler çıkması son derece normal bir şey haline geldi.
Mahalle bakkalları bile bazen “shop” yazdırıyorlar tabelalarına… Alışveriş merkezlerinde “Çıkış” değil “ Exit” yazan tabelayı bulmaya çalışıyoruz. Mahalle berberine değil “Barber”e gidiyoruz.
Günlük hayatta bazı insanlar dinleyenlerin anlayıp anlamadığına bakmadan “toplantı” yerine “meeting”, “etkinlik” yerine “event”, “tarz” yerine “style”, “indirim” yerine “sale”, “konsept” yerine “concept”, “takım çalışması” yerine “team work”, “özgüven” yerine “self confidence” kelimelerini kullanıyorlar.
Bir ülkede günlük dile ve tabelalara bakarak o toplumun zihinsel iklimi hatta “kimliği” hakkında rahatlıkla fikir edinebilirsiniz. Çünkü günlük dil ve onun bir parçası olan tabelalar bir toplumun neye özendiğini, hangi dili “üstün”, hangi dili “geri kalmış” olarak gördüğünü bir çırpıda ele verir.
Bakıldığında ülkemizdeki bu tercihler belli bir ihtiyaçtan da kaynaklanmıyor aslında. Daha çok aşağılık kompleksinden, yaygın özenti kültüründen kaynaklanıyor.
Çünkü köklü hastalıklarımızdan dolayı insanımız İngilizce isim kullandığında daha kaliteli, daha modern, daha “elit” görüneceğine düşünüyor. İngilizce isim kullanarak kültürel olarak nerede olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye’nin köklü değerleri ile arasındaki mesafeyi belirtmiş oluyor.
*
Bu esasen bizim kültürel hayatımızın en kritik eğilimlerinden biridir. Mesela Tanzimattan sonra Fransızca kelimeler kullanmak “medenilik”, “aydınlık”, “yüksek kültüre mensup olmak” ve “Batılılaşma” göstergesi olarak görülüyordu.
Özellikle bürokrasi, sanat ve şehirli elit çevrelerde Fransızca bilmek ciddi bir ayrıcalıktı. Çünkü o dönemde Osmanlı’nın her anlamda öykündüğü ana model büyük ölçüde Fransa idi. Hukuktan modaya, diplomatik dilden mimariye kadar Fransız etkisi bariz bir biçimde hissediliyordu.
Bu yüzden dönemin bazı aydınları konuşmalarında ve yazılarında Fransızca kelimeler kullanmayı “üst bir sınıfın dilini” kullanmak gibi görüyorlardı. Fransızca bilmek; bugünün “iyi İngilizce biliyor” algısından çok daha güçlü bir biçimde sosyal itibar anlamına geliyordu.
*
Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; aynı zamanda hafızamızdır, kimliktir, dünyayı algılama ve ifade etme biçimimizdir. Dil sevincimizdir, öfkemizdir, hüznümüzdür. Türkülerimizi onunla söyler, sevgimizi onunla ilan ederiz. Annemiz onunla seslenir bize, Allah’a onunla yakarırız… Onunla düşünür, onunla söyleşiriz…
Bir toplum kendi dilini küçümsemeye başladığında aslında kendi kendisini küçümsemeye başlar. Bugün birçok ülkede yabancı markalar bile piyasasını işgal ettikleri ülkenin diline uyum sağlamaya çalışırken, Türkiye’de tam tersi bir psikoloji hüküm sürüyor ve Türkçe isim kullanan işletme sıradan; İngilizce isim kullanan işletme ise daha seçkin kabul ediliyor.
Elbette kör bir yabancı düşmanlığından bahsetmiyoruz burada. Diller birbirinden etkilenir; tarih boyunca Türkçe Arapçadan, Farsçadan, Süryaniceden, Fransızcadan ve İngilizceden kelimeler almıştır. Bu doğaldır. Sorun doğal etkileşim değil, bizdeki gibi zihinsel teslimiyettir. Çünkü bugün ülkemizde ortaya çıkan tablo, kültürel alışverişten çok kültürel teslimiyet, zihinsel istila hissi veriyor.
Kendi dilini küçümseyip yerine İngilizce kullanarak modernleştiğini sanan bizimkisi gibi toplumlar yavaş yavaş şahsiyetlerini kaybetmeye başlarlar.
Bugün Japonya’ya, Fransa’ya, Rusya’ya ya da Çin’e baktığınızda kültürel istila karşısında kendi dillerine karşı çok daha korumacı davrandıklarını görüyorsunuz.
Dilimize daha hassas davranmamız gerekiyor. Bunun için tabelalar da dahil, dilin kullanıldığı her yerde milli hafızada yer etmiş kendi kelimelerimize dönmemiz gerekiyor.
Kültür endüstrisine hükmeden egemenler Hollywood, Netflix, sosyal medya, küresel markalar, reklam dili ve dijital kültürle İngilizceyi “başarı” ve “çağdaşlık” sembolüne dönüştürmek için büyük gayret gösterirken, bizim bunun karşısında direnmek yerine dilimizi küçümsemeyi seçmemiz affedilir gibi değil.
Not: Herkesin Kurban Bayramı’nı gönülden tebrik ediyorum. Hayırlı ve huzurlu bayramlar…