• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ahmet Tâlib Çelen
Ahmet Tâlib Çelen
TÜM YAZILARI

Zulmün gölgesinde!

15 Mart 2021
A


Ahmet Tâlib Çelen İletişim:

Geçen haftaki yazımda 28 Şubat günlerinin siyâsî tablosunu -bir köşe yazısı hudutları içinde- çıkarmaya çalışmış ve kuruluş merhalesindeki bir üniversitede inançlı bir öğretim görevlisi olarak zulmün kendi üzerimize düşen gölgesinden sahneler göstermiştim. Buradan biraz daha devâm edelim: 

Öncelikle o devrede çoğunluğu henüz doktor, doçent gibi bir unvâna sâhip olmayan öğretim elemanı arkadaşlarımın bir dervîş aşkı ve sabrı ile çalışmalarını kaydetmeliyim. Üniversite bu mütevâzî ve gayretli arkadaşların omuzlarında üniversite oldu, bu unutulmasın. Ama 28 Şubat darbecileri için ilim aşkının, gayretin, ülkeye faydanın bir ehemmiyeti yoktu. Hanımı başörtülü ise, bir cemâat sohbetinde bulunduysa, hatta hiçbir cemâatle irtibatı olmasa da beş vakit namazını kılıyorsa yok edilmesi gereken bir düşman kategorisine giriveriyordu insanlar. Canla başla çalışan o elemanların ekseriyeti âdetâ tırpanla biçildi, hiçbir hak tanınmadan beş parasız sokağa atıldılar. 

28 Şubat’tan önce de atılanlar olurdu. Ama ekseriyeti mahkeme karârı ile geri gelirlerdi. 28 Şubat’tan sonra irticâ suçu ile atılanlar aslâ mahkeme yoluyla geri gelemediler. Ben de mahkemeye gittim ve kazandım da. Ama Danıştay karârı bozdu, yâni irticâdan dolayı atılmamda üniversiteyi haklı buldu. Hak aramanın son kapısı da darbeciler tarafından yüzümüze kapatılmıştı. 

Bütün hayâlleri sönmüş bir kişi olarak memlekete taşındım. Bir taraftan mahkemeye gitmiş bir taraftan da yeniden öğretmenliğe dönmek için millî eğitim bakanlığına mürâcaat etmiştim. Aslında öğretmenliğe dönme ümîdim de yoktu. Çünkü bütün kurumlar 28 Şubat darbecilerinin avucundaydı. Dokuz ay işsiz ve beş kuruş gelirim olmadan yaşama mücâdelesi verdim. Her gün işe gitmeme alıştıkları için çocuklarım hep evde oturmama şaşırıyorlardı. Onlardan utandığım için sabah yine evden çıkıyor, birkaç tanıdığıma uğruyor, vakit geçiriyor, eve dönüyordum. Mürâcaat ettiğim tâyinler yapılmış bitmiş ama benim hakkımda bir gelişme olmamıştı. Bakanlıktaki tanıdık bir memûra sorduğumda, “Ahmet Bey, üniversiteniz sizin hakkınızda ‘Öğretmenliği yetersizdir.’ diye bakanlığa yazı göndermiş. Bu yüzden sizin tâyininiz bekletiliyor.” dedi. Zulmün şiddetini görüyor musunuz? Kendisi sokağa atmakla kalmıyor, hiçbir yerde iş bulamamanız için elinden geleni yapıyor. Yani açlığa mahkûm ediyor. Düşman eline esir düşseniz bu derecesini düşünmezler herhâlde. 

Benim gibi “atılmış” bir dostum Kıbrıs-Girne Amerikan Üniversitesi’ne girmişti. Beni oraya çağırdı. Ekseriyetini Türkiye’de okullarından atılmış başörtülü kızların teşkîl ettiği bir Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açmışlar, orada Osmanlıca dersi verecektim. Gittim, görüştük, anlaştık. Üç gün derse girdim. Ama hem orada bir gelecek görmediğimden hem de yabancılık hissini atamadığımdan tereddütler içindeydim. Meselâ Türkiye dışında ve 28 Şubat’la bir alâkası olmaması gereken, çok “özgür” olduğunu düşündüğümüz bir üniversitede dahi namaz kılamamak beni çok şaşırtmıştı. (Belki şimdi kılınabiliyordur, bilmiyorum) Bu arada tâyinimin çıktığını öğrendim ve memlekete döndüm. Yine sokağa atılma korkusunu yıllarca içimden atamadım. 

Unutamadığım hâdiselerden birisi de şudur: 2000 yılıydı zannediyorum. Bana hiç ders vermediler. Aynı statüde olduğumuz bir arkadaşa haftada kırk ders vermişler, bana tek ders yok. Aslında bir elemana kırk ders saati aşırı bir yüktür. Aynı dersin hocası olduğumuza göre yirmişer ders verseler hem o çok yorulmamış olur hem de herkesin dersi olur. Ama vaziyet buydu. Hiçbir işe yaramaz bir eleman olarak işe gidip gelmenin ne büyük bir acı olduğunu da böylece yaşadım. Demek ki mimlenmiştim ama bunu ancak “atıldığımda” anlayacaktım. Sonra arkadaşımızın bir rahatsızlığı sebebi ile o kırk saat ders üstümde kalmıştı. Allah’ın hikmeti işte… 

Bir ara da şöyle bir tatbîkata başladılar: İki saat uzaklıktaki ilçelerde ders verdiler. Bazı ilçelerde bir gece kalmak sûretiyle derslerimi tamamlayabiliyordum. Resmen tâcizmiş. (Şimdi mobbing diyorlar). Ama bilmediğim için aşkla şevkle gidip derslerimi veriyordum. 

Üniversitedeyiz, akademisyenlik aşkımız ve doktora yapmak istiyoruz. İstanbul Üniversitesi’nde doktoraya başladım. 5-6 saatlik bir mesâfeden gidip gelerek derslerimizi alıyoruz. İmtihânımız var. Okuldan izin istedim. “Gidemezsin.” dediler. Hem doktora yapmamız isteniyor, hem engelleniyor, zulme bakınız. Gece trenle yola çıkıp imtihânıma girdim ve derhâl geri dönerek ertesi günkü dersime yetiştim. Öğrenseler kim bilir başıma ne getirirlerdi…

Üniversitede oda arkadaşıma güvenlik görevlisi bir arkadaşının söylediği sözler de o günlerin aynası niteliğindedir: “Hocam, iyisiniz, hoşsunuz da niye masanızın çekmecesinde Kur’an bulunduruyorsunuz?” Demek ki odalarımıza girilmiş, kilitli çekmecelerimize kadar aranmış. Çekmecede kilitli olarak bile Kur’an bulundurmak suç… 

Bir odada iki öğretim görevlisi oturuyoruz. Bir gün beni odamdan çıkardılar ve kitap dolu büyük bir odaya tek başıma oturttular. Tek başına olmak iyi de bu depo gibi yerde tek başınalık bir acâip. Aylarca orada oturdum. Artık tuhaflıklar hissedilmeyecek gibi değildi. Odama dinleme cihâzı yerleştirmiş olabilirler diye şüphelendim. Odada radyo açılırsa dinleme cihâzının dalgalarını bozar, dinleyemezler diye bir bilgi duydum. Atılıncaya kadar odamda kısık bir şekilde radyo çalardı. Ziyâretime gelenler hayretle karşılardı. 

Zulmün kat kat fazlasını yaşayanları, kafayı sıyıranları gördüm. Allah böyle zulümleri milletimize bir daha yaşatmasın.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

S.h. Gürses

Bize bile bir hikâye gibi gelen bu acı yaşanmışlıkları bugünün gençlerinin idrâki çok zor. Allah bu millete bi daha böyle zorlu günler göstermesin..

sedat

Amin amin
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23