“Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” Üzerine Notlar (12)
“Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” Üzerine Notlar (12)
AHMET TALİB ÇELEN
Geoffrey Lewis’in “Trajik Başarı-Türk Dil Reformu” eserinden notlara devâm ediyoruz. (Tercüme eden: Mehmet Fatih Uslu, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2004)
Aynı başlık altında yazdığımız bundan önceki yazımızı “Birinci Kurultay’ın kapanışının akşamında Atatürk’ün masasının çevresinde büyük bir mutluluk ve neşe vardır. Bizzat kendisi şöyle demektedir: ‘Osmanlıcayı yeneceğiz. Türk dili Türk ulusu gibi özgür ve başına buyruk bir dil olacak ve bir onunla uygarlık acununa birden ve toptan gireceğiz.’ diyerek bitirmiştik. Oradan devam edelim:
Ve hemen orada söz derleme seferberliği başlar.
‘Seferberlik’ boş bir benzetme değildir. (…) Her vilayetin merkezinde valinin başkanlığını yaptığı belediye başkanı, komutanlar ve okul müdürlerinden teşkil olunmuş bir ‘toplama heyeti’ ve bunun yanında da her kazanın merkezinde olmak üzere kaymakam tarafından başkanlık edilen birer yan heyet meydana getirilmiştir. Bu heyetlerin görevi halk arasında kullanımda olan sözcüklerin toplanması işini düzenlemekti. Bir yıl içinde bu sözcüklerin yazılı olduğu 125.988 kâğıt gelmiş ve bunların gözden geçirilmesi ve yinelemelerin atılmasıyla 35.357 sözcük kalmıştır. (…) (s. 69)
Bir Araştırma Komisyonu kurulmuş ve Mart 1933’ten Temmuz 1933’e kadar Hakimiyet-i Milliye her gün bir düzine kadar Arapça ve Farsça sözcüğün listesini, ‘Türk okur yazarları! Büyük dil anketi seferberliği başladı. İş başına!’ şeklinde bir başlık altında yayınlamıştır. Diğer gazeteler ve radyo istasyonları da işbirliği yapmaya çağrılmış ve okuyucuların eskilerin yerini alacak Türkçe sözcük önerileri ulaştıkça yayınlanmıştır. (Yani dil mevzûunda bir tahsili olan olmayan bütün halk kelime uydurma kampanyasına çağrılmıştı. A.T.Ç.) (Bu önerilere sözcük başı 6 TL ödendiğine dair bir rivayet vardır). Farklı katılımcıların hangi tür değişikliğin kabul edilebilir olduğu hususundaki farklı düşünceler aşikâr bir hal aldığında, gecikmiş de olsa 9 Temmuz’da Hakimiyet-i Milliye iki ilke açıklar: (a) halk arasında geçerli olan sözcükler kökenleri ne olursa olsun Türkçe sayılacak (Bu en makul ve dilin tabiatına en uygun tutumdur aslında. A.T.Ç.) ve (b) yeni sözcükler (yani uydurulacak olan kelimeler. A.T.Ç.) mutlak olarak Öztürkçe olacak. (bkz. not. 25. s. 50). Örneğin kalem [A] sözcüğü ıskartaya çıkartılmayacak, yazak sözcüğü de kullanılacak ve hangisi halk tarafından daha çok tutulursa o yaşayacaktır. Bu uygulama pek üretken olmamıştır; günlük listelerde yayınlanmış sözcük sayısının toplamı 1.382’dir. Eskilerin yerine önerilen yeni sözcüklerdense 640 tanesi kabul edilmiştir.
(…) Çoğunlukla ortaokul öğretmenleri tarafından yapılan kısa bir gözden geçirme döneminden sonra, iki araştırmanın da sonuçları Tarama Dergisi’nde (1934) ortaya konur. Derlemeyi yapanlar emin olmadıkları bazı sözcüklerin karşısına dürüstçe soru işareti koymuş ve bu çok büyük malzemenin özümsenmemiş halde olduğu konusunda uyarılarda bulunmuşlarsa da hevesliler bu yığından herhangi bir kelimeyi kullanmaktan çekinmemişlerdir. Böylece bir süreliğine Babil kurulmuştur. Eğer ‘kalem’ sözcüğünü kullanmak istemiyorsanız, kalem maddesine bakıp sırasıyla Bandırma ve İzmir’de kaydedilmiş olarak gösterilen yağuş, yazgaç ya da Karaimce cizgiç veya sızgıç, ya da Tatarca kavrı, ya da Kamus’tan alınmış kamış ya da Pavet de Courteille’den (1870) alınmış yuvuş arasında tercih yapabilirdiniz. Hikâye sözcüğü için erteği, höçek, ötkünç ve sürçek sözcüklerini içeren fakat sonradan hikâyenin yerine geçecek olan öykü sözcüğünün bulunmadığı yirmi iki alternatif vardır. Hediye yerine ise açıdan ertüte, tanşudan yarlığaş ve zınıya kadar listelenmiş 77 sözcükten beğendiğinizi seçebilirdiniz. (s. 69-70)
(…)
1934 senesi civarında bir Türk yazara kaç dil bildiği sorulduğunda, onun, bütün elinden gelenin Türkçeye ayak uydurmaya çalışmak olduğu şeklinde bir cevap verdiği söylenir. (Yani Türkçeye o kadar çok ve hızlı bir şekilde yeni kelimeler giriyor ki bu yabancı kelimeleri öğrenmeye çalışmaktan, başka bir dil öğrenme çalışmasına fırsat bulamıyor. A.T.Ç.) Bu durum Heyd (1935: 31) tarafından güzel bir şekilde özetlenmiştir:
Şimdi uzak bir Anadolu köyünün yerel dilinde, hatta Sibirya’daki daha uzak bir Türk köyünde ya da 11. Yüzyıla ait bir Türkçe-Arapça el yazması sözlükte bulunmuş bir sözcük modern Türkçe sözcük dağarcığına muhtemel bir ek olarak görülüyordu. Öte yandan, hemen hemen her Arapça ve Farsça asıllı sözcük, Türkçe bir eşi bulunur bulunmaz kullanılması yasak ve sindirilmeye mahkum sayılıyordu.(s. 71)
NOT: Vurgular bize âittir.