Bekâ meselemizle ilgili bir ders teklîfi: Kelime dersleri-1
Bir millet demek bir dil demektir. Bir millet varlık sahnesine dili ile çıkar ve yaşadığı, dilinin yaşadığından anlaşılır. Ölmüş bir dil ölmüş bir millet demektir. Örnekleri vardır. Şu hâlde dil, bir milletin en mühim bekâ meselelerinin başında gelmektedir. Dolayısıyla bu varlığımızın üzerine ne kadar titrense yeridir.
Türk milletinin târîh sahnesine çıkışını 2, 5, 10 bin yıl öncesine götürenler vardır. Bunların kendilerince delilleri de vardır. Orhun Âbideleri Türkçenin ilk yazılı vesîkalarıdır. Bu, yaklaşık 1.500 yıldan bu tarafa yazılı olarak tâkîp edebildiğimiz bir dilimiz var demektir.
Her millet münâsebette bulunduğu başka milletlerle iktisâdî olarak alış veriş yaptığı gibi kültür ve dil bakımından da alış veriş kaçınılmazdır. Her milletin dilinde karşılaştığı milletlerin dillerinden kelimeler vardır. Türkçe de imparatorluklar kurmuş bir millet olarak münâsebette bulunduğu ve idâre ettiği milletlere kelime de vermiş, onlardan kelime de almıştır. Türklerin 9. asırdan sonra kitleler halinde Müslüman olmasının Türkçe üzerinde de derin tesîrleri olmuştur. Türk milleti ile birlikte Türkçe de Müslümanlaşmıştır âdetâ. Başta inandıkları dînin kitabı Kur’ân-ı Kerîm’in dili olan Arapça olmak üzere bilhassa Farsçadan dilimize birçok kelimeler girmiştir. Bu bir zorlama ile de olmamıştır. Yaşanan hayat içinde tabiî olarak gerçekleşmiştir bu. Yüz yıllar içinde bu kelimelerin bazıları halk tarafından benimsenmiş, sevilmiş, tutulmuş ve yaşatılmış, bazıları ise dilde tutunamamış, belki ilmî ve edebî eserlerde kalmıştır. Elbette bu kelime alış verişi sâdece Arapça ve Farsça ile olmamış karşılaştığımız bütün milletlerden az veya çok kelime almışız. Türkçe böylece ifâde gücünü zirveye çıkarmıştır. Nihat Sami Banarlı bunun gibi kelime hazînesi zengin dillere “imparatorluk dilleri” ismini verir ve bu şekilde dile yerleşmiş kelimelere de “fethedilmiş kelimeler” der. Ancak imparatorluklar kurabilmiş milletlerin “imparatorluk dili” olabilir. Bu dillerin içindeki böylesi kelimeler o milletlerin ebedî iftihârıdır. Çünkü varlıkları ile ecdâdın bir zamanlar ne kadar büyük devletler kurduğunu, ne kadar geniş toprakları fethettiğini hatırlatır onlar. Bu yüzden İngilizler “Ne bahtiyârdır İngilizce ki onda her dilden kelime vardır” derlermiş. Türkçe de dünyânın en zengin imparatorluk dillerinden birisi olmuştur.
Ne yazıktır ki dünyâda hiçbir dilin başına gelmeyen bir şey Türkçenin bir yazı dili olarak zirveye çıktığı bir zamanda başına gelmiştir. Osmanlı yıkılıp yerine Batı kültürünü baş tâcı eden yeni cumhuriyet kurulunca Osmanlı’dan kalan her şey gibi Osmanlı’dan mîrâs kalan Türkçeden, yâni bin yıldan fazla zamanların birikimi olan zengin kelimeli imparatorluk dilinden de kurtulmak istenmiştir. Proje olarak 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kurulmasıyla başlayıp 1935’te tatbîkâta geçen Türkçeyi özleştirmek iddiâsıyla Türkçedeki bütün yabancı kelimeleri atmak ve yerine hiç kimsenin bilmediği sözümona Türkçe kelimeler uydurma hareketi, yani “tasfiyecilik” başlatılmıştır. Ama dikkatli bir göz bu kelime kıyımı işinde bütün yabancı kelimelere eşit davranılmadığını, Arapça-Farsça kelimeler istisnâsız tasfiye edilirken Fransızca ve daha sonraları İngilizce kelimelere belli bir tolerans tanındığını fark eder. O zaman dâvânın Türkçeyi özleştirmek değil İslâmsızlaştırmak olduğu da anlaşılır. Dilimizdeki Arapça-Farsça kelimeler İslâmî geçmişimizi hatırlatan unsûrlardır. Oysa -mutlakâ Batılıların da baskısıyla- milletin İslâmî geçmişi unutturulmak ve İslâm’sız yeni bir “ulus” üretilmek istenmektedir. Böyle bir “ulus” artık i’lâ-yı kelîmetullâh gibi ülküleri de hatırlamayacak, cihâd ve fütûhât rûhunu kaybedecek ve Hıristiyan Batı için tehlike olmaktan çıkacak, “çağdaş uygarlık seviyesi” içinde eriyerek uysal bir çocuk olacaktır. Bu zâviyeden bakılınca şu söylenebilir: Dilimize yapılanlarla dînimize yapılanlar arasında kıl kadar mesâfe yoktur.
Tasfiyecilik hareketi istedikleri başarıya tam ulaşamasa da dilimizi o imparatorluk dili gücünden mahrûm ettiğinde ve yeni nesilleri mâzîsinden kopardığında şüphe yoktur. Bu hareketin tesîri artıp eksilerek serpintiler şeklinde günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün Türk çocukları elli yıl önceki kitapları bile anlayamıyorsa en büyük sebebi bu tasfiyecilik felâketidir. Bir İngiliz, bir Arap, bir İranlı yüzlerce yıl evvel yazılmış kitaplarını anlayabilirken bizim çocuklarımız elli yıl önce yazılmış kitabı anlayamıyor. Artık üniversite gençliğinin bile günlük hayatını 250-300 kelime ile idâme ettirdiği söyleniyor. Gençliğimizde İslâm’a, millete, ümmete karşı âidiyet duygusu sıfırlanmak üzeredir. Bu bir felâkettir. Bu en büyük bekâ meselemizdir. Bu çöküşe bir çâre bulunamazsa millet olarak varlığımız tehlikede demektir.
“İnsan düştüğü yerden kalkar.” derler. Bizim düştüğümüz yer zengin, hâtıralı, mûsikîli, güçlü bir imparatorluk dili idi. O zaman doğruluş da buradan, buraya dönüşten başlamalıdır. “Ne yapalım giden gitmiş, yapacak bir şey yok.” anlayışı dâvâyı baştan kaybetmek mânâsına gelir.
Sezai Karakoç’un dediği gibi, “bütün dağıtılmışları toplayacak, bütün toplanmışları da dağıtacak” bir harekete, girişime ihtiyâç vardır. Artık milletin hasreti olan bu devrimlerin sırası gelmelidir.
(Bundan sonraki yazımda bu zengin, hâtıralı ve mûsikîli Türkçeyi yeni nesiller arasında kullanılabilir hâle getirmek için bir teklîf sunacağım)