Karanlıkta büyüyen suç karanfili
Karanlıkta büyüyen suç karanfili
Ahmet Can Karahasanoğlu
Sabah, ezan sesine karışan patlama yankılarını duyduğunu sandı. Oysa bulunduğu şehirde tek bir bomba düşmemişti. Televizyonda alt yazılar akıyordu: Gazze’de bayram sabahı, on sekiz kişi daha öldü. Üçü çocuktu.
Sanki ölümün istatistiği tutulurmuş gibi, ekranda sayı büyüdükçe ses kısıldı.
Bayramın ilk günü saat 08:47’de, Nispetiye’deki dairesinde kahvesine şeker atarken, kafasından şu düşünce geçti:
Ya başkasının yıkımı mutluluğumun bedeliyse? O zaman da adına mutluluk denilebilir mi?
Şimdilerde bayram, takvimde yazılı sabit bir tarihten ibaret, içimizde değil.
Radyo açıktı. Afrika’da kuraklık haberleri. Nijer’de bir çocuk, midesine sadece bir avuç pirinç girmiş halde ölü bulundu. Gözleri açıkmış. Sanki hâlâ bakıyormuş gibi. Belki de bakıyordu.
Komşular baklava getirmiş, dedi annem. Afrika’da midesinde bir avuç pirinçle bayramda ölen çocuk haberini dinlerken. Gazze’de yanan evleri düşündüm, nasıl bayram edecektim şimdi? Kurban edilen vicdanın çığlık sesleri yankılanıyordu. Mutluluk kime kalacaktı bunca acının içinde?
Kapı çaldı. Bayramlaşmaya gelen akrabaların sesi, bu defa televizyonun boğuk haber bültenine karıştı. Bir yanda gülen yüzler, şeker dağıtan eller; öte yanda yıkılmış bir apartmanın molozlarının altından çıkarılan çocuk ayakkabısı. Göz ucuyla baktım ekrana, sonra yere... Halının desenleri üç boyutlu bir utançla cinniye dönüşüyordu. İçimde, kimseye anlatamadığım bir suç karanfili filizlendi.
Sessiz kalmak, yanlışın en ahlaksız dilini kamçılıyordu. Bu dilin ne dini ne imanı vardı.
Sonra, pencereye yöneldim. Dışarıda çocuklar top oynuyordu. Neşeli çığlıklar yankılanıyordu. Bir an, zamanın ne kadar bencilce ilerlediğini düşündüm. Bazılarımız için hayat sadece bayram sabahlarına sığan küçük sevinçlerden ibaretken, diğerleri için, hiç bitmeyen bir yas gibiydi.
Duymaktan kanıksadığımız acılar, sessizlik elbisesini dokuyordu. Üzerimize giydiğimiz o markalı ıvır zıvırlar sessiz kalma fabrikasının ürünüydü.
Bayramlık elbiseler, yeni ayakkabılar, pis sırıtışların ardındaki talihsiz yüz ifadeleri, mutlu bayram provaları, herkesin birbirini goygoyladığı iğrenç yalakalıklar…
Arka sokakta yalınayak dolaşan Suriyeli çocuk ne yapıyor acaba? Aaaa öyle bir çocuk mu vardı sahi? Talihsiz bir hatırlatma değil mi? Oysa zaman her şeyi bir sicim gibi birbirine bağlar durur.
Acı ile haz, anlam ile delilik, her şey iç içe geçer o ip köprüde…
Üzülmek de affettirme sayılır mı dostlar?