--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Zikir ibadettir

Abdullah Yıldız
Abdullah Yıldız
0

Zikir, Kur’ân’ın ifadesiyle en büyük ibadettir: “Allah’ı anmak (ibâdetlerin) en büyüğüdür” (Ankebût 29/45). Zikir Allah’ın, “Beni anın, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (Bakara 2/152) ayetiyle mümin kullarına en önemli talimatıdır. Ayette zikir ve şükür birlikte ifade edilmiştir. Her ikisi de dil, kalp ve bedenle icra edilen ayrıca belli bir zamanı ve mekânı olmayan ibadettir. “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler” (Âl-i İmrân 3/191). “Ey iman edenler! Allah’ı çok anın, sabah akşam O’nu tesbih edin.” (Ahzâb 33/41-42) “O insanlar ki, (Allah’ı tesbih ederler) ne ticaret ne de alışveriş, onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz.” (Nûr 24/37) gibi ayetlerde zikrin devamlılığı vurgulanır. Aslında zikir, sadece insana mahsus değil, kâinattaki tüm varlıkların ortak ibadeti ve manevi gıdasıdır. “Görmez misin;göklerde ve yerdekiler ile güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğu Allah’a secde ediyor.” (Hac 22/18) ayeti buna işaret eder.

Sûfîler hafî (gizli), cehrî (açık), kuudî (oturarak), kıyâmî (ayakta) yapılan zikri, Allah’a olan muhabbetle eş değerde görmüşlerdir. Bu manada kişinin      Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar sevdiği, O’nu ne kadar zikrettiğine bağlıdır. Çünkü Allah’ı en çok seven kimse, O’nu en çok hatırlayan, zikreden ve zikrettiğinde de kalbi ürperen kimsedir: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında kalpleri titrer.” (Enfâl 8/2). Bu ayette ifade edildiği gibi zikir, kalbe manevî canlılık ve hareketlilik verir. Dolayısıyla zikirden mahrum olan kişide kalbin mânevî nûru ve huzuru kaybolur. Aynı zamanda zikir manevî tekâmülün en üst merhalesidir. Zira ayette, “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28) buyurulmaktadır. Şu hadis-i şerif zikrin manevi planda bir canlılık ve hareket olduğuna işaret eder: “Rabbini zikreden ile zikretmeyenin durumu diriyle ölünün hâline benzer” (Buhârî, Daavât 66).


Hakka giden yolda zikri kuvvetli bir esas ve en temel şart olarak gören Kuşeyrî’ye göre, devamlı zikredenden başka hiç kimse Allah’a hakkıyla vasıl olamaz. Zikir kalp ve dille yapılır. Kalbin daimî zikir mertebesine ulaşması için dille zikir önemlidir, fakat en tesirli olan kalple zikir yani Mevlâ’nın muhabbetiyle kalbin harekete geçmesidir. Hakk’a vuslat yolunda ilerlemek isteyen sâlik, kalp ve lisan ile zikir halinde olursa kemâlâta ulaşır (Risâletü’l-Kuşeyriyye, 465).

Gazzâlî Allah’ı zikretmeyi bütün ibadetlerin özü/aslı kabul eder. Ona göre tüm yapılan ibadetler Allah’ı hatırlattığı için aslında zikirdir. Meselâ, Allah’ın kelâmı olması ve muhtevasının da tamamen O’nu hatırlatması sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm okumak en faziletli ibadettir. Oruç ve namaz gibi diğer ibadetler için de durum aynıdır. Bu çerçevede bütün ibadetlerin özü zikir yani Allah’ı hatırlamadır. Bilindiği gibi, Müslüman olmak için kelime-i şehadetin kalp ve dille ikrârı şarttır. Dolayısıyla Müslümanlığın en başında zikir ile İslâm’a girilir; diğer bütün ibadetler de zikri kuvvetlendirmek içindir (Kimyâ-yı Saadet 187).


İnsanın iç âlemindeki rûh ve nefs daima çekişme hâlindedir. Sufiler, rûhu, nefs üzerinde hâkim kılmayı gaye edinirler. Bu gayenin gerçekleşmesinde zikrin önemi büyüktür. Nefis zikirle adeta erir; böylece ruh hakimiyetini sürdürür. Mâsivâdan çıkıp zikredilen Hakk’a odaklanıldığı sürece bu devam eder. Hakiki zikir, zikredilen Allah dışında her şeyi unutmaya dayanır. Nitekim “Unuttuğunda hemen Rabb’ini zikret.” (Kehf 18/24) buyrulmaktadır. Kelâbâzî bu ayeti, “Allah’tan başkasını (ağyâr) unuttuğun zaman, O’nu zikretmiş olursun” şeklinde açıklar. Kalb, doğası gereği aynı anda iki zıt zikre odaklanamaz. Bu durumda mâsivâ unutulduğunda Mevla hatırlanmış olur. Zikir sadece hatırlama olmayıp, Allah’a olan bağlılığın kavlî ve fiili olarak gerçekleşmesidir. Tüm ibadetlerin esası olan zikir, Ebû Talib el-Mekkî’nin deyimiyle takvaya, tefekküre, şükre ve müşahedeye vesile olması hasebiyle pek çok hakikati içinde barındırır. 

Zikre geniş çerçeveden bakan Âkifzâde’ye göre kişinin ve tüm insanlığın selameti Allah’ı zikretmekle mümkündür. Hakk’a vuslata talip olan kişi tüm vakitlerinde mümkün mertebe Allah’ı zikir halinde olmalı; O’ndan bir an bile gafil kalmamalıdır. Müellifimizin zikre dair ifadeleri muhteşemdir: “Ve dahi malum ola ki, senin saadetin ve belki cemî‘-i benî âdemin saadeti ve felâh ve necatları Mevlâlarını zikretmektir. Layık olan cemî‘-i evkâtınımümkün oldukça Mevla’yı zikre müstefrik edib (ayırıp) andan bir lahza gaflette olmaya.” (Doç. Dr. Nuran Çetin, Tasavvuf -Âkifzâde Abdurrahim Efendi-, 2025, s. 165-168’den özet.)

 

Abdullah Yıldız Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle