Türkiye’nin yönetim sistemi değişti mi?
Ak Parti ile CHP arasında günlerdir süren koalisyon kurma yönündeki görüşmeler neticelendi. Sonucu başından belli olan noktada, yeniden başa dönüldü. CHP, 4 yıllık bir iktidar ortaklığı ve bazı şartları ortaya koyarken Ak Parti, CHP ile koalisyon pazarlığının gerçekleşmemesini bizce de çok önemli olan şu kriterlere bağladı: “Özellikle Ortadoğu bağlamında dış politikadaki ciddi ayrışma, eğitimde CHP’nin önerdiği ve imam hatiplerin orta kısımlarını kapatacağı iddia edilen model ve CHP’nin “devleti önceleyen yaklaşımı” koalisyon yolunu tıkayan 4 madde olarak sıralandı.”
Tam bu görüşmelerin ve artık yeniden seçimin neredeyse netlik kazandığı demde Cumhurbaşkanı Erdoğan Rize’de Başkanlık sistemine işaret ederek, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir Cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı elbette yetkiler çerçevesinde, ama doğrudan millete karşı sorumlu olarak görevini yürütmek durumundadır, ister kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”
Tabii Tayyip Beyin bu değerlendirmelerini ve gönlündeki arzusunu despotluk ve diktatörlük şeklinde yorumlayanlar, açıkça darbe yapmakla nitelendirenler olduğu gibi, gelinen süreçte Türkiye’nin Başkanlık sisteminden başka çaresinin kalmadığını savunanlar çoğunlukta. Zira milletin seçtiği Cumhurbaşkanının, aynı zamanda Cumhurun Başı ve Başkanı olmak sıfatıyla, doğrudan millete karşı sorumlu olduğunu, dolayısıyla bunun bir anlamda Başkanlık sistemine işaret ettiğini, bu durumun fiili olarak gerçekleşmesi için anayasal bazda da düzenlenmesi ifade ediliyor.
Bu argüman üzerinden gittiğimizde, yeniden seçimin bunu mümkün kılıp kılmayacağını şimdiden kestirmek oldukça zor. Nitekim artan terör olaylarına rağmen HDP’nin oylarında ciddi bir erime söz konusu değil. Bilakis terör arttıkça ve artan teröre TSK tarafından mukavemet gösterildikçe HDP’nin oylarında düşüş olması gerekirken, Güneydoğu’nun Kürt seçmeni etkin bir şekilde, mazlum rolünü oynayan HDP etrafında kenetleniyor. Görülen odur ki çözüm süreci Ak Parti’ye yaramadı. Ya da şöyle söyleyelim: Kürt sorununun Ak Parti eliyle çözüme kavuşturulmasının Ak Parti’ye yarayacağını gören iç ve dış mihraklar sorunun çözümünden yana değiller.
Bugün itibarıyla görülen o ki, yeniden seçimde 4 partinin seçim barajını aşarak parlamentoya girmesi durumunda Ak Parti’nin tek başına iktidar olabilmesi için % 45’in üzerinde oy alması gerekmektedir. Şu an anketler HDP’nin % 11’lerde gezindiğini, Ak Parti’nin ise oylarını 2 puan artırarak % 43’lere ulaştırdığını gösteriyor. Her halükarda HDP’ye kayan dindar Kürt seçmeninin HDP’ye emanet olarak verdiği oyların yeniden Ak Parti’ye dönmesi elzemdir. Ak Parti kasıma kadar bunu sağlayabilir mi? Seçimi en fazla kendisinin istediği aşikardır, o halde buna hazırlıklı olması gerekir. Kazanımlarını heba etmemek uğruna girmiş olduğu bu maratonun kendisi ve milletimiz için hayır getirmesini dilemekten başka ne söylenebilir. Temennimiz istikrarın zedelenmemesi, yeniden barışın, huzurun sağlanmasıdır. Hiçbir düşüncenin şiddetle yayılması mümkün olmadığı gibi, olsa dahi uzun soluklu yaşaması mümkün değildir. Neticede büyük kentlerin dahi küçük bir köye dönüştüğü çağımızda herkes, dünyadaki gelişmelerden anında haberdar olabiliyor ve gerçekleri okuyabiliyor. Tabii ders vermeyi de ihmal etmiyor. Mütekebbirlik yapanları, halkına tepeden bakanları ve onları ikinci sınıf insan olarak görenleri asla affetmiyor.
Türkiye’nin sistemi henüz değişmedi. 13 yıllık güzel bir dönem yaşadık. Umarım kazanımlarımızı yok edecek girişimlere fırsat verilmez.
Not: Ak Parti’nin % 45’lik oy dilimini yakalayabilmesinin yolu, Güneydoğulu dindar Kürt kardeşlerimizin yeniden Ak Parti’ye yönelmesiyle mümkündür. O emanet oylar HDP’nin uhdesinde kaldığı müddetçe değişen bir şey olmaz. Peki HDP’nin Güneydoğu’da cebir, şiddet, baskı politikası uygulayarak sandıklara egemen olmasını nasıl engelleyeceksiniz? Bu dindar, samimi Kürt seçmen HDP’nin dağdaki terör destekçisi gerillaları ile devletin kolluk gücü arasında bir tercihe zorlanırsa, ibre hangi tarafın lehine işler acaba? Şimdi devletin bu dengeyi adalet terazisiyle kurması ve saatin zembereğinin şaşmamasını sağlaması gerekmektedir. Gerisi Yüce Allah’ın takdiridir.







