Türkiye, Ortadoğu ve terör
13 yıllık tek parti iktidarından sonra liberallerin, bir kısım çevrelerin ve paralel yapının operasyonları sonucu (buna biraz yıpranmışlık, kısmen şımarma, başarının tamamını kendinden bilme), tek başına iktidar olma gücünü kaybeden Ak Parti, şimdi yeniden toparlanmanın ve yalnız başına iktidar olabilmenin çarelerini arıyor. Aslında Ak Parti’nin güç kaybetmesini salt iç dengelere bağlamak saflık olur. 17 Aralık’tan çok önce ipi çekilen Ak Parti, küresel güçler tarafından da istenmiyor. Bunu daha evvelki yazılarımızda ifade ettik.
Yazımızın hemen başında şu hususun altını önemle çizmek isterim: İç ve dış küresel güçler Tayyip Erdoğan’ın üzerinden tüm Müslümanların bitirilmesi ve Ortadoğu’daki zenginlik havzasının ve siyasetinin Şiilik üzerinden dengelenmesi projesini sahneye koymak istemektedir. Baş aktör ABD, bu havzadaki zenginliği nükleer güç sahibi İran ile petrol zengini Suudi Arabistan’ı kendisine müttefik kılarak paylaşmayı planlıyor.
Çözüm sürecine kendileri engel olan PKK’nın Kandil, İmralı ve parlamento sözcüleri şimdi Dağlıca ve Iğdır saldırılarıyla yeni bir aşamaya geçmiştir. 2012’de “Araziye Dayalı Savaş Taktiği” ile TSK’yı Kürdistan’da hareket edemez hale getirdiklerini iddia ettikleri bir stratejiyi uyguluyorlar. Bir taraftan da demokratik özerkliğin inşasının tabandan örgütlendirilmesini pekiştirip “Kantonlaşarak”, Avrupa artık bu oluşumları tanımasını ve yeni bir “Diyalog Süreci” ile müzakerelerin uluslararası hukukî bir çerçeveye taşınmasını talep ediyorlar.
Geçenlerde ümmi bir amca bana dedi ki, ‘evlat, devlet isterse ve kendi haline bırakılırsa, bu terörün bir haftalık işi var.’
Tabii amca meselenin hukuki ve uluslararası boyutunu bilmiyor ama, neşterini salladığı nokta isabetli. Terör ve PKK’nın küresel destek boyutu olmasa, koskoca devlet karşısında bunca yıldır mevcudiyetini sürdürmesi mümkün müydü? Yani iktidar sadece dağdaki üç-beş çapulcuyla savaşmıyor.
ABD’nin sırtını sıvazlanmasının verdiği rahatlık ile Suriye ve Kobani’de kazandığı savaş tecrübesinin de şımarıklığıyla, modern silahlara sahip olan HPG, şimdi bölgede farklı bir konumda bulunuyor.
Şimdi istesek de istemesek de, kabul etsek veya etmesek de önümüzde bir gerçek var ki, o da şudur: ‘Suruç Katliamı ardından PKK ve KCK’nın henüz savaşı sınırlı tuttuklarını, Murat Karayılan’ın tam bu demde HPG’nin henüz savaşmadığını, savaşa girildiği takdirde çok ciddi zararlar verebilecek savaş tecrübesi ve araçlarına sahip olduğu açıklamasını dikkate alıp, daha ciddi ve kalıcı tedbirler alınabilirdi.
ABD’nin Irak’a yeniden dönmeyeceği bir zaman diliminde bu coğrafyanın enerji kaynaklarını Kürt Savunma Güçleri vasıtasıyla koruyacağı gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Tam 40 yıldır Anadolu coğrafyasında TSK ile mücadele eden PKK, artık bir azınlık grubun isyancıları rolünden hızla uzaklaşıp, uluslararası meşruiyet kazanmaya doğru gidiyor. Bunda da en büyük pay, eski Türkiye savunucularının ve darbe taraftarlarınındır. Ülke 13 yıl rahat bir nefes almaya başlamışken şimdi yeniden bu istikrarı dinamitlemek isteyen mihraklara ve onlara çanak tutanlara yazıklar olsun.
Türkiye ve dünya gerçeğini güzel okuyan sol bir kalem, bakınız gelinen süreci nasıl özetlemekte: ‘Türk Siyaseti, ABD’nin nükleer anlaşma ile elini güçlendiren İran İslam Cumhuriyeti ile cepheleşmekten kaçındığını, ama Ortadoğu’daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtabilmek için İran’ın nüfuz ettiği alanlarda karşısında Sünni Arapların oluşturduğu bir savunma örgütünü kurduğunu, gücün Suudi Arabistan ve İran arasında dengeli dağılımı için Suriye ve Türkiye Kürtlerinden destekli bağımsız Kürdistan’ın, Irak toprakları üzerinde Sünni Araplar için bir koridor oluşturma çabasının yoğunlaşmakta olduğu bir süreci geliştirdiğini neden göremedi? Halbuki bu sırada “Çözüm Süreci” ile sağlanan yumuşamada, Demokratik Halk Kongresi 9. Genel Kurulu’nda, Demokratik Konfederalizm çerçevesinde Türkiye ulus devletine alternatif, Ortadoğu sorunlarının da çözümünde bir model olarak öngörülen, PKK’nın ve onun uzantısı diğer Kürt bölgelerinde faaliyet gösteren tüm parti ve organizasyonların koordine edildiği yürütme organı Kürdistan Topluluklar Birliği’nin (KCK), siyasal örgütlenmesi yeni bir organizasyonla güçlendiriliyordu.’
Gerçekleri iyi analiz edebilen ancak sorunun çözümü noktasında önümüze hâlâ Atatürkçü-laik felsefeyi çare olarak deklare eden bu güruhu da anlamakta zorlanıyorum.
İşte iman ve şuur tam da bu noktada devreye giriyor. Marksistler sistem eleştirisini güzel yapıyorlar ancak onun yerine inşa edecekleri yapı noktasında onlardan ayrılıyoruz. Onlar Marksizim, Kemalist felsefe veya liberalizm dedikleri noktada biz Müslümanlar Allah’ın nizamı olan İslam’ın ancak çare olabileceğini söylüyoruz.







