Muhafazakarlık ve ılımlı İslam
Muhafazakarlık, mevcut durumu koruma amacı güden düşünce tarzıdır. Daha genel anlamda tanımlayacak olursak, toplumun gelişmesine, değişmesine direnç gösteren ve kültürel değerlerin korunmasını savunan siyasi ideolojidir. Yani bir anlamda var olan kazanımları korumak yanı da olan muhafazakarlık, ister solcu olsun, ister sağcı, arzulanan dünya görüşü tesis edildiğinde muhafazakarlaşabilirler.
Muhafazakarlığın kelime manası böyle olmakla beraber, bizde gerçek anlamının dışında kullanılmaktadır. Mesela seküler laik bir sistemin ana kumandasındaki kişinin sırf dindar olmasından dolayı onu “muhafazakar” diye tanımlıyorsak, bu hem yanlış, hem de söz konusu kişiye hakarettir. Dindar veya dinsiz, hiç fark etmez, bir lider mevcut sistemi korumaya çalışıyorsa, ona muhafazakar diyebiliriz. Fakat dindar ve mütedeyyin bir kişi seküler bir sistemi değiştirmeye, dönüştürmeye çalışıyorsa; buradaki eylemin sahibini muhafazakar kavramıyla değil, olsa devrimci veya dönüştürmek istediği sistemin argümanı ile tanımlayabiliriz. Galiba yanlışımız, mütedeyyin demek isterken sehven “muhafazakar” kavramını kullanmamızdır.
Muhafazakarlık insanı mükemmel olarak görmez. Hıristiyanlığın ilk günah doktrini, insanın hiçbir zaman mükemmelleştirilemeyeceği gerçeğidir. Siyasete sınırlı bir etkinlik alanı olarak bakan muhafazakarlık, hiçbir zaman yeni bir toplum inşa etmeyi hedeflemez. Bu anlamda laik sistemin bugünkü kaptanı konumunda olan Tayyip Bey muhafazakar değil, mütedeyyin bir insandır. Çünkü muhafazakarlık ideolojik ve devrimci siyaseti tasvip etmez. Oysa Tayyip Bey gençliğinden beri devrimci, İslami manada değişim ve dönüşümden yana olan kişidir. 11 yılldır yaptıkları da bunun ispatıdır. Eski Türkiye’nin siyasi parti ve liderleri ile kıyaslandığında (Erbakan Hocanın çizgisi ile paralellik arz ettiği için Erbakan hariç diyorum) elbette Tayyip Bey bir kazanımdır, bunun kıymetinin bilinmesi elzemdir. Ama beni düşündüren, toplumda hızla yayılan ve gittikçe artan muhafazakarlık dalgasının “ılımlı İslam” teorisine hizmet etmesidir.
İslam’ın uyanışına ABD nasıl
bakmaktadır?
CIA’nın eski Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbaratçıların hazırladığı “Osmanlı’dan günümüze İslam’ın seyir defteri” isimli raporda Türk halkının İslam’a olan bağlılığı ve modern kentlerde hızla artan örtülü bayan sayısına dikkat çekilerek “Ilımlı İslam Projesi” ile radikal İslam’ın önüne geçilebileceğine dikkat çekilir. Bu raporda, artan yönelişin gazını alabilmenin yolunun radikal İslam’ın önlenmesi için dindar insanların iktidarına geçit verilmesinden geçmekte olduğu dillendirilir. ABD’nin demokratik rejimi desteklemesi, İslamcılar için memnuniyet verici olacaktır. CIA Raporunun “Türkiye’de sağlanacak istikrarlı bir demokratik rejim, İslamcı hareketin kaderini ve geleceğini belirler” dendiği kısmında, İslamcığın mevcut sistemin bir parçası ya da sistem aleyhtarı bir güç haline gelmesinin, çoğulcu ve rekabetçi bir siyasi düzenin devamıyla mümkün olabileceği belirtilmiştir.
İslamcılığın Türkiye’de gelişimi, siyasal hareketin ivme kazanmasından ve Ortadoğu’da İslamcı faaliyetlerin yayılmasından kaynaklanır. Tabi bu gelişmelerin hepsini takip etmek ve önlemek, ABD için imkansız. Dengeler açısından İslamcı yükselişe temkinli yaklaşan ABD, radikal İslam’ın panzehiri olarak ılımlı İslam’ı desteklemektedir. Erbakan’ın İslamcı partisine bir yıl bile ömür biçmeyen ABD, AK Parti iktidarına sessiz fakat temkinli davranmaktadır. Neden? İslam’ın özel ve kamusal yaşamdaki rolü konusunda esnek olunması ve Türkiye’nin entelektüel mirasının önemli bir parçası olduğunu, asimile edilmemesi gerektiğini kabul etmek, siyasal İslam’ın yükselişini engellemek için en iyi çaredir. Dolayısı ile demokrasi ile İslam bir arada yaşatılırsa, Arap dünyasına (Ortadoğu’ya) Türkiye öncülük yapmış olacak. Bu teori, yani Ilımlı İslam projesi Fuller’e aittir. Can alıcı söyleme bakınız:
“Batı ılımlı İslam’dan korkmamalıdır, bilakis desteklemelidir. Çünkü ılımlı İslam, bağnaz ve devrimci İslam’a karşı bir numaralı panzehirdir. Bu yüzden de ABD devrimci İslam’a direnen İslami hareketleri desteklemelidir.”
Fuller ve Henze’nin sık sık Türkiye’ye gelip: “Türkiye’de Kemalist dönem bitmiştir. Ortadoğu’da ılımlı İslam’ın önderi olun” demelerinin meyvesi olgunlaşmakta mıdır?
Yeni Şafak’tan Yusuf Kaplan’ın endişesini paylaşır mısınız, bilemem. Şahsen bendeniz de aynı kaygıyı taşıyorum:
“Türkiye, kültürel ve sosyal olarak bir çıkmaz sokağın, bir uçurumun eşiğine doğru sürükleniyor hızla: Tam gaz, hızla ve hazla sekülerleşiyor, yozlaşıyor, çürüyor, dekadansla dansın ortasına yuvarlanıyor.”
“Görmekte zorlandığımız asıl yakıcı gerçekse şu: Vesayetçi Kemalist siyasî sistem çatırdıyor ama seküler Kemalist zihniyet, İslâmî kesimleri de içine alacak ve yutacak kadar genişliyor ve ne yazık ki zaferini ilan ediyor.”
Artık bu ülkenin İslâmî kesimleri, kendilerini ‘Müslüman’ diye değil, ‘muhafazakâr’ diye tarif ediyorlar!
Oysa ‘muhafazakâr’lık, hem modernleşmenin, dolayısıyla sekülerleşmenin bir başka adıdır hem de muhafazakârlaşan İslâmî kesimlerin, daha savunmacı bir noktaya itilmelerinin zeminidir.
Muhafazakarlığın kelime manası böyle olmakla beraber, bizde gerçek anlamının dışında kullanılmaktadır. Mesela seküler laik bir sistemin ana kumandasındaki kişinin sırf dindar olmasından dolayı onu “muhafazakar” diye tanımlıyorsak, bu hem yanlış, hem de söz konusu kişiye hakarettir. Dindar veya dinsiz, hiç fark etmez, bir lider mevcut sistemi korumaya çalışıyorsa, ona muhafazakar diyebiliriz. Fakat dindar ve mütedeyyin bir kişi seküler bir sistemi değiştirmeye, dönüştürmeye çalışıyorsa; buradaki eylemin sahibini muhafazakar kavramıyla değil, olsa devrimci veya dönüştürmek istediği sistemin argümanı ile tanımlayabiliriz. Galiba yanlışımız, mütedeyyin demek isterken sehven “muhafazakar” kavramını kullanmamızdır.
Muhafazakarlık insanı mükemmel olarak görmez. Hıristiyanlığın ilk günah doktrini, insanın hiçbir zaman mükemmelleştirilemeyeceği gerçeğidir. Siyasete sınırlı bir etkinlik alanı olarak bakan muhafazakarlık, hiçbir zaman yeni bir toplum inşa etmeyi hedeflemez. Bu anlamda laik sistemin bugünkü kaptanı konumunda olan Tayyip Bey muhafazakar değil, mütedeyyin bir insandır. Çünkü muhafazakarlık ideolojik ve devrimci siyaseti tasvip etmez. Oysa Tayyip Bey gençliğinden beri devrimci, İslami manada değişim ve dönüşümden yana olan kişidir. 11 yılldır yaptıkları da bunun ispatıdır. Eski Türkiye’nin siyasi parti ve liderleri ile kıyaslandığında (Erbakan Hocanın çizgisi ile paralellik arz ettiği için Erbakan hariç diyorum) elbette Tayyip Bey bir kazanımdır, bunun kıymetinin bilinmesi elzemdir. Ama beni düşündüren, toplumda hızla yayılan ve gittikçe artan muhafazakarlık dalgasının “ılımlı İslam” teorisine hizmet etmesidir.
İslam’ın uyanışına ABD nasıl
bakmaktadır?
CIA’nın eski Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbaratçıların hazırladığı “Osmanlı’dan günümüze İslam’ın seyir defteri” isimli raporda Türk halkının İslam’a olan bağlılığı ve modern kentlerde hızla artan örtülü bayan sayısına dikkat çekilerek “Ilımlı İslam Projesi” ile radikal İslam’ın önüne geçilebileceğine dikkat çekilir. Bu raporda, artan yönelişin gazını alabilmenin yolunun radikal İslam’ın önlenmesi için dindar insanların iktidarına geçit verilmesinden geçmekte olduğu dillendirilir. ABD’nin demokratik rejimi desteklemesi, İslamcılar için memnuniyet verici olacaktır. CIA Raporunun “Türkiye’de sağlanacak istikrarlı bir demokratik rejim, İslamcı hareketin kaderini ve geleceğini belirler” dendiği kısmında, İslamcığın mevcut sistemin bir parçası ya da sistem aleyhtarı bir güç haline gelmesinin, çoğulcu ve rekabetçi bir siyasi düzenin devamıyla mümkün olabileceği belirtilmiştir.
İslamcılığın Türkiye’de gelişimi, siyasal hareketin ivme kazanmasından ve Ortadoğu’da İslamcı faaliyetlerin yayılmasından kaynaklanır. Tabi bu gelişmelerin hepsini takip etmek ve önlemek, ABD için imkansız. Dengeler açısından İslamcı yükselişe temkinli yaklaşan ABD, radikal İslam’ın panzehiri olarak ılımlı İslam’ı desteklemektedir. Erbakan’ın İslamcı partisine bir yıl bile ömür biçmeyen ABD, AK Parti iktidarına sessiz fakat temkinli davranmaktadır. Neden? İslam’ın özel ve kamusal yaşamdaki rolü konusunda esnek olunması ve Türkiye’nin entelektüel mirasının önemli bir parçası olduğunu, asimile edilmemesi gerektiğini kabul etmek, siyasal İslam’ın yükselişini engellemek için en iyi çaredir. Dolayısı ile demokrasi ile İslam bir arada yaşatılırsa, Arap dünyasına (Ortadoğu’ya) Türkiye öncülük yapmış olacak. Bu teori, yani Ilımlı İslam projesi Fuller’e aittir. Can alıcı söyleme bakınız:
“Batı ılımlı İslam’dan korkmamalıdır, bilakis desteklemelidir. Çünkü ılımlı İslam, bağnaz ve devrimci İslam’a karşı bir numaralı panzehirdir. Bu yüzden de ABD devrimci İslam’a direnen İslami hareketleri desteklemelidir.”
Fuller ve Henze’nin sık sık Türkiye’ye gelip: “Türkiye’de Kemalist dönem bitmiştir. Ortadoğu’da ılımlı İslam’ın önderi olun” demelerinin meyvesi olgunlaşmakta mıdır?
Yeni Şafak’tan Yusuf Kaplan’ın endişesini paylaşır mısınız, bilemem. Şahsen bendeniz de aynı kaygıyı taşıyorum:
“Türkiye, kültürel ve sosyal olarak bir çıkmaz sokağın, bir uçurumun eşiğine doğru sürükleniyor hızla: Tam gaz, hızla ve hazla sekülerleşiyor, yozlaşıyor, çürüyor, dekadansla dansın ortasına yuvarlanıyor.”
“Görmekte zorlandığımız asıl yakıcı gerçekse şu: Vesayetçi Kemalist siyasî sistem çatırdıyor ama seküler Kemalist zihniyet, İslâmî kesimleri de içine alacak ve yutacak kadar genişliyor ve ne yazık ki zaferini ilan ediyor.”
Artık bu ülkenin İslâmî kesimleri, kendilerini ‘Müslüman’ diye değil, ‘muhafazakâr’ diye tarif ediyorlar!
Oysa ‘muhafazakâr’lık, hem modernleşmenin, dolayısıyla sekülerleşmenin bir başka adıdır hem de muhafazakârlaşan İslâmî kesimlerin, daha savunmacı bir noktaya itilmelerinin zeminidir.







