İnsanı yaşatan erdemler
“Filistin’de iki denizin olduğunu biliyor musunuz? Bu denizlerden birisinin suları masmavi iken, yanı başında yer alan diğer denizin suyu kirliymiş ve içerisinde balıklar yaşamazmış. Suyu mavi ve berrak olan denizin kıyısında insanlar dolaşır, stres atarmış. Aynı nehrin suları bu iki denize akar, her ikisini de doldururmuş. Dağların kollarından süzülüp gelen sular birinci denizin sularını tazeler, rengini mavileştirirmiş. İkinci denize de aynı suların birikmesine rağmen bu deniz hep kirli kalır, bir türlü maviliği yakalayamazmış. Bu yüzden de bu denize “Ölü Deniz” denir olmuş. İki denizin birbirinden farkının ne olduğunu merak ediyorsunuzdur. Evet, ben de merak etmiştim. Suları berrak ve mavi olan deniz, nehrin kendisine getirdiği suları başka denizlere aktarırmış. Yani aldığı gibi vermesini de bilirmiş. Bizim ölü deniz ise aldığını kendinde saklar, bir damla suyu bile başkasına vermezmiş. Aldığını veren deniz temiz ve canlı iken, aldığını stok edip saklayan deniz kirli ve ölüymüş.”
Bunu bana anlatan, bilge bir insan. “İşte böyle üstat!” dedi, “vermek insanı yaşatır, saklamak ve insanları bundan mahrum etmek ise öldürür.”
Eğer birazcık coğrafya bilginiz varsa, haritayı açın ve iki denizi bulun. Birincisinin adının Galile, ikincisinin Ölü Deniz olduğunu göreceksiniz.
İslam’ın hikmet pınarından uzaklaşan bizler, Ölü Deniz’e ne kadar benziyoruz. Rahmet Peygamberi (sav)’nin getirdiği tevhid akidesinin ruhuna öylesine yabancılaştık ki, vahyin öğretisi ile yabancı kültürler arasında savrulup duruyoruz. İmanın ilkeleri, amele taalluk eden naslar ve İslam Fıkhı ile aramızdaki mesafe, ölçülecek gibi değil. Küresel güçlerin oyuncağı olan Müslümanlar, çağdaş dünyada iktidar olmanın ve küfre galebe çalmanın imkansız olduğuna inanmaktalar. Evcilleştirilen ve ılımlı İslam dolmuşuna bindirilen kitleler ise, “düzenle çatışmaya ne gerek var, bundan iyi Müslümanlık mı olur, bakın herkes dilediği gibi yaşayabilmekte ve kimsenin inancına karışılmamaktadır” demektedirler.
Bir zamanların radikal geçinenleri ise, kılıçlarını kınına koymuşlar, şimdilerde arabesk takılıyorlar. Devlet kurup devlet yıkan ve ayakları yere basmayan bu kardeşlerimiz, siyasi söylemin zirvesinde gezinirken de ahlaki, nefsi ve bireysel amellere öncelik vermezler, bunları “teferruattan” sayar, suyun gözünün tutulması gerektiğini söylerlerdi. Sular durulunca, suyun gözünü başkalarına kaptıran yine bunlar oldu.
Bireysel ve ferdi değişim olmadan toplumsal değişim olmaz. Bir toplum kendi özündekileri değiştirmedikçe, Allah da o toplumun özündekileri değiştirmez.
Güzel hasletler ve insanı yaşatan erdemler, her devirde gerekli olan amellerdir. Bunlarsız hiçbir şey olmaz. Sabır, kanaat, cömertlik, tevazu, selam, fedakarlık ve cesaret gibi erdemlere, hele güzel ahlak gibi hasletlere öylesine muhtacız ki, bunları elde etmeden menzile varılacağını söyleyenlere gülüp geçiyorum.
Güzel ahlakın ve erdemin yegane adresi Hz. Muhammed (sav)’dir. “…Ve hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.” (Kalem, 3-4) buyuran Cenab-ı Hak, en mükemmel örnek olarak O’nu göstermektedir.
Allah’ın övdüğü ve Kur’an’ın öğrettiği temiz ahlak sahibi Peygamberimiz, “Veren el, alan elden üstündür” buyurmaktadır. Hiç kimse Ölü Deniz olmayı istemez ama, Allah’ın bize verdiği nimetlerden muhtaç olanlara, mustazaflara verme eylemine gelince, iş değişir. Sevdiğimiz şeylerden infak etmedikçe ve üç günlük dünyanın geçici nimetlerinin zekât ve fitresini bile vermekten imtina ettiğimiz müddetçe, bizden ne köy olur ve ne de kasaba. Lafını yapıp, işin inkılabını gerçekleştirmeyen insanların samimi olduğuna kim inanır? Sahi kim sizin amellerinize ve şahsiyetinize bakarak kendisine çeki düzen veriyor? Özü ile sözü birbirini tekzip eden, muamelesi bozuk, adam aldatmakta üstüne olmayan insanların kümelendiği ülkede, kaliteli insan yetişmiyor işte!
Beni hiç kimsenin hayatı ilgilendirmiyor. Kendime örnek alacak yiğitleri arıyorum aramasına da, üstadın şu dizeleri ile hayat buluyorum: “Müjdecim Efendim! Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim.”
Aklı başında olan herkes; hayatı boyunca tevhidden; iffet, doğruluk, haya, edep ve şahsiyetten ayrılmayan Allah’ın Rasülü(sav)’nü kendisine örnek alır.
Not: Ülkemiz ve tüm dünya müslümanlarının birlik ve beraberliği için, istikrar için, yeniden Büyük Türkiye için, darbeci-militarist günlerin yeniden yaşanmaması için AK Parti’yi yalnız başına iktidara getirmeye bir haftadan az bir süre kaldı. Yüce Rabbim, bu bir haftayı kazasız, belasız ve de terörsüz atlatmamızı nasip etsin.







