Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin
Yazıma başlık yaptığım söz, Allah’ın kelamı olup Âl-i İmran Suresi’nin 103. Ayetidir. Son günlerde cemaat mi, parti mi? Tartışmaları gündemi oluşturunca, meseleye bir de İslami pencereden bakmanın elzem olduğunu düşündüm.
Cemaatler STK olabilir mi? Bu suali cevaplamak için cemaat kavramının ne olduğunun bilinmesi sanırım konumuza açıklık getirecektir.
“İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler. İslâm cemâati.
‘Cemaat’ kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir.
‘Cemaat’ sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya toplanan insan topluluğuna verilen addır.
Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur.
En geniş anlamıyla ‘cemaat’; İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün Müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhid Dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün Müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.”
Anlaşıldığı gibi cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Topluma, toplumun duyarlı olduğu değerlere yabancı olanlar, cemaatlerin STK olduğunu kabullenmek istemezler. Aslında tüm mesele nedir biliyor musunuz? Dünyayı; dini olanla, din dışı olan arasında laik, seküler bir ayrıma tabii tuttuğunuzda işin içinden çıkamazsınız. İşte laiklik böyle bir şey. Müslümanın hayatı, yaşantısı, eğlencesi, ekonomisi, ticareti velhasıl her şeyi dinin içinde olup ayrıma tabi tutulmamıştır. Sosyal hayattan din dışlanınca cemaatler de din kavramı anıldığında, modern seküler elitlerce sahası daraltılan bir anlayışa mahkûm edilmektedir.
Bir yaz tatilinde eşimle birlikte Antalya’nın sakin bir sahilinde gezinirken eşimin başörtüsüne ilişen sosyete bir bayan, tiye alamadığı eşimi köşeye sıkıştırıp kendince alaya almak ister ve bu arada bilimsel takılır. Feminizmden bahseder, kadın haklarından vs. derken meseleyi tekrar örtüye getirir. Eşim kendisine gereken cevabı, kalbini kırmadan verir. Kur’an ayetlerini sıralayınca, ‘ben de sizleri cahil, bir şey bilmez kültürsüz insanlar zannetmiştim’ der ve özür diler.
Laik elit çevre her şeyi kendisinin bildiğini ve dolayısıyla da dünyayı dizayn etme hakkını kendisinde görmektedir. Bu bir hastalık olup, hayatı inşa etme projesinin sahibi olarak kendini görme ilahlığının İslam’daki karşılığı ‘tağut’ kesilmedir. İnsanlar üzerinde hüküm koyup tiranlaşmak, yeryüzünün egemen gücü olarak kendini görmek, haddi aşmaktır.
Mümtazer Hoca diyor ki; Laik siyasî kimliğin bu topluma yabancılaşmasının en önemli sebebi, bu cemaatlerin karşıladığı hayati rolü kavrayamamaları oldu. Tekke ve zaviyeler kapatılınca, bireylerin toplumsallaşma kanallarının kapılarına birer bekçi konulmuş oldu. Sonuç? Kendi tarihsel ve doğal toplumsal çevresine yabancılaşmış ve bugün kendisini savunmasız gören seçkin azınlıklar dışında bu yasak kimseyi etkilemedi. “Cemaatler STK değildir” dediklerine göre, hâlâ bu gerçekliğin çok uzağında yaşıyorlar.
Evet, haklı çıkmak yeterli değil; geleceği inşa etmek lazım. Bediüzzaman yüz yıl önce, Türkleri, Arapları ve Kürtleri ittihada davet ederken haklıydı; ama çaresizdi. Geçen bir asırda Arap âleminin başına gelenler onu haklı çıkardı. Sonra, sabırla gönüller inşa etmeye girişti. Bugün elimizde olanlar üzerinde onun payını kim inkâr edebilir?
İslamiyet, dahilde çekişme ve ihtilaf istemiyor. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barışa girin” diyor (Bakara Sûresi, 208). Müslümanları bir vücudun azaları gibi görüyor . Onları, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir binaya benzetiyor. Durum böyleyken, günümüzde alem-i İslam’ın bir araya gelememesi, Kur’an’ın açık bir emrine muhalefetten başka bir şey değildir. Hasta, reçeteyi okumuyor, ilaçları kullanmıyorsa, kusuru reçetede değil, hastada aramak gerekir. Kur’an eczanesinde bütün dertlerimizin reçetesi ve ilaçları vardır. İhtilafın reçetesi ise, şu gibi ayetlerdir:
“(Ey iman edenler) Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin...” (Âl-i İmran Sûresi, 103)
“Mü’minler ancak kadeştirler...” (Hucurat Sûresi, 10)
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölüp de, parçalananlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yoktur...” (En’am Sûresi, 159)
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölen ve gruplar haline gelip, her bir grup kendilerinde olanla öğünen müşrikler gibi olmayın.” (Rum Sûresi, 31-32)
“Dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin!” (Şûra Sûresi, 13)
“(Ey iman edenler!) Kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın.” (Âl-i İmran Sûresi, 105)
Hayata Kur’an’ın öngördüğü pencereden bakanlar sağlıklı tespit yapabilirler. Vahiy penceresinden sosyal hayata bakmayanların hayatı okumaları mümkünse de mükemmel olmuyor, mutlaka nakıs kalıyor. Dine yabancılık kadar kötü bir şey yok. Çünkü yaşadığınız ülkede hakim kültür İslam, kahir çoğunluk da Müslüman ise, siz de laik havzadan beslenme bir yazarsanız, yandı gülüm keten helva!
Cemaatler STK olabilir mi? Bu suali cevaplamak için cemaat kavramının ne olduğunun bilinmesi sanırım konumuza açıklık getirecektir.
“İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler. İslâm cemâati.
‘Cemaat’ kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir.
‘Cemaat’ sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya toplanan insan topluluğuna verilen addır.
Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur.
En geniş anlamıyla ‘cemaat’; İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün Müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhid Dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün Müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.”
Anlaşıldığı gibi cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Topluma, toplumun duyarlı olduğu değerlere yabancı olanlar, cemaatlerin STK olduğunu kabullenmek istemezler. Aslında tüm mesele nedir biliyor musunuz? Dünyayı; dini olanla, din dışı olan arasında laik, seküler bir ayrıma tabii tuttuğunuzda işin içinden çıkamazsınız. İşte laiklik böyle bir şey. Müslümanın hayatı, yaşantısı, eğlencesi, ekonomisi, ticareti velhasıl her şeyi dinin içinde olup ayrıma tabi tutulmamıştır. Sosyal hayattan din dışlanınca cemaatler de din kavramı anıldığında, modern seküler elitlerce sahası daraltılan bir anlayışa mahkûm edilmektedir.
Bir yaz tatilinde eşimle birlikte Antalya’nın sakin bir sahilinde gezinirken eşimin başörtüsüne ilişen sosyete bir bayan, tiye alamadığı eşimi köşeye sıkıştırıp kendince alaya almak ister ve bu arada bilimsel takılır. Feminizmden bahseder, kadın haklarından vs. derken meseleyi tekrar örtüye getirir. Eşim kendisine gereken cevabı, kalbini kırmadan verir. Kur’an ayetlerini sıralayınca, ‘ben de sizleri cahil, bir şey bilmez kültürsüz insanlar zannetmiştim’ der ve özür diler.
Laik elit çevre her şeyi kendisinin bildiğini ve dolayısıyla da dünyayı dizayn etme hakkını kendisinde görmektedir. Bu bir hastalık olup, hayatı inşa etme projesinin sahibi olarak kendini görme ilahlığının İslam’daki karşılığı ‘tağut’ kesilmedir. İnsanlar üzerinde hüküm koyup tiranlaşmak, yeryüzünün egemen gücü olarak kendini görmek, haddi aşmaktır.
Mümtazer Hoca diyor ki; Laik siyasî kimliğin bu topluma yabancılaşmasının en önemli sebebi, bu cemaatlerin karşıladığı hayati rolü kavrayamamaları oldu. Tekke ve zaviyeler kapatılınca, bireylerin toplumsallaşma kanallarının kapılarına birer bekçi konulmuş oldu. Sonuç? Kendi tarihsel ve doğal toplumsal çevresine yabancılaşmış ve bugün kendisini savunmasız gören seçkin azınlıklar dışında bu yasak kimseyi etkilemedi. “Cemaatler STK değildir” dediklerine göre, hâlâ bu gerçekliğin çok uzağında yaşıyorlar.
Evet, haklı çıkmak yeterli değil; geleceği inşa etmek lazım. Bediüzzaman yüz yıl önce, Türkleri, Arapları ve Kürtleri ittihada davet ederken haklıydı; ama çaresizdi. Geçen bir asırda Arap âleminin başına gelenler onu haklı çıkardı. Sonra, sabırla gönüller inşa etmeye girişti. Bugün elimizde olanlar üzerinde onun payını kim inkâr edebilir?
İslamiyet, dahilde çekişme ve ihtilaf istemiyor. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barışa girin” diyor (Bakara Sûresi, 208). Müslümanları bir vücudun azaları gibi görüyor . Onları, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir binaya benzetiyor. Durum böyleyken, günümüzde alem-i İslam’ın bir araya gelememesi, Kur’an’ın açık bir emrine muhalefetten başka bir şey değildir. Hasta, reçeteyi okumuyor, ilaçları kullanmıyorsa, kusuru reçetede değil, hastada aramak gerekir. Kur’an eczanesinde bütün dertlerimizin reçetesi ve ilaçları vardır. İhtilafın reçetesi ise, şu gibi ayetlerdir:
“(Ey iman edenler) Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin...” (Âl-i İmran Sûresi, 103)
“Mü’minler ancak kadeştirler...” (Hucurat Sûresi, 10)
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölüp de, parçalananlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yoktur...” (En’am Sûresi, 159)
“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölen ve gruplar haline gelip, her bir grup kendilerinde olanla öğünen müşrikler gibi olmayın.” (Rum Sûresi, 31-32)
“Dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin!” (Şûra Sûresi, 13)
“(Ey iman edenler!) Kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın.” (Âl-i İmran Sûresi, 105)
Hayata Kur’an’ın öngördüğü pencereden bakanlar sağlıklı tespit yapabilirler. Vahiy penceresinden sosyal hayata bakmayanların hayatı okumaları mümkünse de mükemmel olmuyor, mutlaka nakıs kalıyor. Dine yabancılık kadar kötü bir şey yok. Çünkü yaşadığınız ülkede hakim kültür İslam, kahir çoğunluk da Müslüman ise, siz de laik havzadan beslenme bir yazarsanız, yandı gülüm keten helva!







