--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Batı’nın Türkiye’ye bakışı

Abdullah Şanlıdağ
Abdullah Şanlıdağ

Batı Türkiye’nin küresel dünyayla ve kendi içerisindeki laiklerle büyük bir hesaplaşmaya doğru gittiğini ve bölgede yalnızlaştığı tezini savunmaktadır. Batı, ırka ve dine dayalı bir bölünmüşlükten ziyade kültürel bir bloklaşmadan ve dindarların sistemi dönüştürmesinden dem vuruyor. Başka ne söylüyor? Müslümanlara biçtiği gömlek aslında bize dar gelir ve bizleri olduğumuzdan farklı okuyorlar. Ama onların bizim hakkımızda ne düşündükleri önemli. İşte yaslandıkları temel argüman şu: “Siyasetçilerin ve kamuda görev alan elit çevrenin kadınları başı örtülü, erkekleri kamusal alanda etkin, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yaşayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten zevk alan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç karı koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var. Bu kitlenin arkasında küçümsenmeyecek bir oy desteği var. Ülkeyi 20 yıldır dindarlar yönetiyor. Kemalist düzenin bütün organlarını teslim alan dindarlar, şimdi paralel bir yapıyla kıyasıya mücadele ediyorlar. Geçmişte beraber yürüdükleri, dershanelerine destek veren, yurtlarında çocuklarını okuttukları sivil bir cemaate karşı savaş açtılar. Bu savaşı dünya genelinde sürdürmeyi, sistem içerisinde kümelenen bütün camia mensuplarını ekarte etmeyi planlıyorlar.”

Dindarların dışında da bir hayat serüveni vermekte olan sosyete, aristokrat sınıfından bahsedilerek, bizlere göre onların daha modern, modern dünyayla uyumlu, dindar hükümete karşı mücadele eden bir sınıf olduğunu, asıl mücadelenin bu iki kesimle sürdüğünü deklare eden Batı, dindarların karşısındaki seküler sınıfın dünya görüşünü ise şöyle yorumluyor: Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla, klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden pek anlamasa da, kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş algılayan, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, batı standartlarına yakın bir grup var. Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.

Tespitlerin seküler çevreye ait olanları doğru. Seküler sınıf kaypaklığı, ahlaksızlığı, flörtü, şarabın hasını, kendi değerlerinden uzak pop şarkılarını, poker partilerini ve kadın-erkek karışık kokteyl türü partiler düzenlemeyi çok iyi bilir. Aslında Batı seküler çevreyi tanımlarken kendisini ele veriyor. Çünkü bizdeki modern-laik sınıf, sıralanan dünya görüşünü kendilerinden aldılar. Bunların entelektüel düzeyi en yüksek olanı, bizim birazcık kitap karıştırmış, dünya gerçeklerini iyi okuyabilen sıradan bir insanın çapı kadardır. Elbette yaşam tarzlarımız bir birimizden kopuk ve ayrışıyor. Ama bir farkımız var, biz onları ötekileştirmiyoruz.

Siyasal olarak örgütlenmemizi ve sistemi kuşatmamızı Cumhuriyet dönemi boyunca horlanmamıza bağlayan Batı yanılıyor. Ortada bir kokuşmuşluk ve tıkanma vardı. Sistemin her tarafında fay hatları oluşmuştu. Halk, kurtuluş olarak dindarlara sığınmayı en emin liman olarak gördü ve şimdi onlara destek veriyor. Bu hususta da şöyle söylenmekte: Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar ve her seçimi kazanacak siyasi bir güçleri var artık. İkinci grup ise azınlıkta. Artık bir daha seçim kazanma imkanları yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor. Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için, git gide Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor. İşte bu tespite bendeniz şapka çıkartırım. Ne bize ve ne de Batı’ya yaklaşmayan Türkiye’nin seküler sınıfı arasatta dolaşıyor. Bizim iktidarı sürdürmemizi ve arkamızdaki kalabalık kitleleri elimizde tutmamızı ise başarımıza değil de Batı’nın değerlerine yaslanmamıza bağlayan Batı, burada da çuvallamıştır. Şöyle diyorlar: Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan birinci kesim ise, iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için, Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor. Dindarlar ekonomik olarak da güçlü artık, Anadolu’da üretim yapıyor, malını dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Laik seküler sınıfın sandıktan ümidini kestiği için “çözümü sokakta eylem yapmada, Gezi türü dış destekli darbelerde aradığı” tespiti de doğru. Bu konudaki önemli tespitleri ise şöyle: Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı, ikinci grubun arkasında. Bu ikinci grup, siyasetle demokrasiyle, iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından, şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Şimdi küresel dünya, Müslümanları birbirine kırdırmanın, mezhepler savaşını kızdırmanın ve dünyayı kasıp kavuran terörün Müslümanlardan kaynaklandığı tezini hızla yaymanın mücadelesini veriyor. Bu noktada da şu argümanı kullanıyor: Artık Müslümanların dillendirdiği; “İslam dini terörü kabul etmez, terörün dini olmaz” söyleminin inandırıcılığı kalmamıştır.

Uluslararası güçler, radikal İslamcı grupların şiddete baş vuran marjinal türlerini kullanıp, bunun üstünden icra edilen terörün faturasını tüm dünya Müslümanlarına ödetmek istiyor. Tüm mesele bu. Levent Gültekin gibi İslam’ın kıyısında gezinenler ise dolduruşa gelerek, İslamcıların sınavı kaybettiklerini söyleme gafletini sergileyebiliyorlar. Safını belirleyememiş, nerede durduğunu kendisi de bilmeyen, sadece eleştiri boyutunda kalarak buradan hisse kapmaya çalışan, akademik bir duruş sergilediği izlenimini vermeye çalışırken, aslında kendisini ele veren, İslamcılık ve Müslümanlar üzerinden prim yapmaya çalışan bu adamın kime, hangi cenaha yaranmaya çalıştığını anlayabilmiş değilim. Yazık.. Küresel gücün değirmenine su taşıyan bu kalemlerin fikri de zikri de kendilerinin olsun, gölge etmeseler yeter diyeceğim ama, kaleminin her cümlesinden kin ve düşmanlık neşet eden bu insanlara ne denmeli, neler söylenmeli? Merhum Akif gibi; “dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım” mı desek acaba?

Abdullah Şanlıdağ Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle