Stratejik Körlükten Stratejik Kibre: Avrupa’nın Türkiye Açmazı
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Hamburg’da Avrupa’nın genişleme vizyonunu anlatırken sarf ettiği “Rus, Türk veya Çin etkisine girmemek” ifadesi, sonradan yumuşatılmaya çalışılsa da, Brüksel’in Türkiye’ye bakışının en çıplak halidir.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Peki bu bir dil sürçmesi mi? Değil. Tam aksine, bu apaçık bir itiraftır. Avrupa ile Türkiye arasındaki 60 yıllık “adaylık” tiyatrosundaki bir perdenin sona ermesidir.
Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı cümlede konumlandırmak, Avrupa’nın artık Türkiye’yi bir aday ülke değil, yönetilmesi gereken bir güç olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Bu noktadan sonra “üyelik perspektifi” söylemi, diplomatik nezaketten ibaret bir kabuğa dönüşmüş durumda.
Hakan Fidan’ın çok yerinde tespitiyle; 2007, Demokrasi, İnsan Hakları, Özgürlük gibi Avrupa’nın kendi kutsallarına sırtını döndüğü eşiktir. Sarkozy ve Merkel eliyle Türkiye’ye yönelik “içeri almama ama kapıda tutma” modeli inşa edilmişti.
O tarihten beri AB, Türkiye’yi mülteci krizinden güvenliğe kadar her alanda ağzına bir parmak bal çalıp, mülteci anlaşması, Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi ve vize meselesi gibi başlıklarda külfetin Türkiye’nin omuzlarına bırakıldığı”stratejik taşeron” olarak görmüştür. Ama aynı Avrupa, bu gerçekliği hiçbir zaman siyasi eşitliğe dönüştürmek istemedi.
Çünkü aslında mesele hiçbir zaman sadece demokrasi, hukuk ya da reformlar veya teknik kriterler değil, Türkiye’nin eşit ortak olup olamayacağıydı.
AB, genişlemeyi artık bir “demokrasi standardı” değil, Rusya ve Türkiye’nin nüfuzunu kırmak için bir ‘’jeopolitik duvar’’ inşa etmek olarak kurguluyor. Eski Yugoslavya bakiyesi, ekonomik ve siyasi olarak Türkiye ile kıyaslanamayacak Balkan devletlerinin üyelik yolunun açılması, AB’nin Balkanlar’ı bir “güvenlik tamponu” haline getirme arzusudur. Brüksel, Türkiye’yi bu tamponun içinde bir ortak olarak değil, bu tamponun dışında tutulması gereken bir “nüfuz odağı” olarak gördüğünü itiraf etmiştir.
Avrupa; Türkiye’yi masada istemeyecek kadar kibirli, ancak Türkiye’yi tamamen dışarıda bırakamayacak kadar da zayıf ve Türkiye’ye muhtaçtır. Lakin Türkiye artık Avrupa’dan “not bekleyen bir öğrenci” değil, kendi oyununu kuran bir merkez güç olarak var olmak zorundadır.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Avrupa bir yol ayrımındadır” çıkışı, Avrupa’nın içine düştüğü “Stratejik Felç” halini işaret etmektedir.
Avrupa’nın asıl sancısı, Ömer Çelik’in de altını çizdiği o meşhur vizyonsuzluktur.
Yaşlı kıta Avrupa güvenlik, ekonomik, stratejik olarak sıkışmış bir durumdadır. Brexit ile iç bütünlük zayıfladığı, Rusya-Ukrayna Savaşı ile güvenlik kaygısı öne çıktığı, Rusya’nın Polonya sınırına dayandığı, ABD ile yaşanan gerilimler ile ABD’nin güvenlik garantörlüğünün tartışıldığı, bir denklemde artık derdinin Demokrasi yaymak değil, jeopolitik boşluk bırakmamak olduğu ortaya çıkmıştır.
Ancak, NATO’nun en güçlü ordularından birine sahip, savunma sanayisi her geçen gün gelişmeye devam eden Türkiye’yi dışlamak ve hatta tehdit olarak görmek Avrupa için güvenliğini daha büyük risklerle karşı karşıya bırakmak demektir.
Türkiye’yi Avrupa’ya tehdit olarak gören bakış açısı ile Rus gazından kopmaya çalışan Avrupa’nın Anadolu’dan geçen enerji hatlarında (TANAP, TürkAkım, Dikey Koridor) olmadan enerji tedarikini nasıl sağlayacağı belirsizdir. Avrupa Birliği uzun süre kendini bir “değerler projesi” olarak tanımlamıştı. Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile bir tutması, Avrupa’nın kolektif bilinçaltındaki “Hristiyan Kulübü” refleksinin ve yükselen Türkiye korkusunun bir dışa vurumudur. Türkiye karşısındaki yıllardır içinde biriktirdiği kibirli bilinçaltının itirafıdır.
Türkiye bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde, bu hazımsızlığı bir stratejik avantaja çevirecek özgüven ve kapasiteye sahiptir. Leyen sözleri de bu özgüven ve kapasite ile Türkiye’nin ‘ tam bağımsızlık’ yolunda attığı etkin adımlardan duyduğu rahatsızlığın açık itirafıdır.
Avrupa’nın Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı kefeye koymasının asıl sebebi bellidir; Türkiye’nin savunma sanayiinde KAAN’dan TCG Anadolu’ya, SİHA’lardan YILDIRIMHAN’a uzanan o muazzam kapasite, dijital egemenlikte ve bölgesel diplomaside yakaladığı stratejik otonomidir. Kendi kararını kendi veren, kendi mühimmatını üreten ve Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Libya’dan Orta Asya’ya kadar kendi nüfuz alanını inşa eden bir Türkiye ile Brüksel’in artık “kapıda bekletilen ülke’’ olarak sürdürülebilir bir ilişkisi olamaz.