• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Ramazan ayında okunması gereken kitaplar -7-

Yeniakit.com.tr yazarı Hüseyin Acarlar’dan evde kaldığımız bu mübarek Ramazan ayında kitap severler için yeni bir kitap tavsiyesi var.

Yeniakit Publisher
2020-05-10 00:40:00 -
Ramazan ayında okunması gereken kitaplar -7-

 Hüseyin Acarlar    yeniakit.com.tr 

Bir önceki yazıda “Müslümanca düşünme üzerine denemler” kitabı ve Rasim Özdenören’in biyografisini ele almıştık. Eserlerini daha detaylı anlatabilmek bu yazıya kısmet oldu. Başlık Rasim Özdenören ‘in tek ve biricik romanın adı. “Gül Yetiştiren Adam” romanı üzerine yazının son bölümünde detaylar vereceğim ama öncelikle diğer eserlerinden kısa bilgiler aktarmak istiyorum.

Rasim Özdenören, 1967 yılında ilk kitabı Hastalar ve Işıklar’ı çıkardı. Daha ilk kitabıyla kendine ait bir hikâye dili kurmayı başardı. Bireyi merkeze alan bu hikâyelerinde toplumsal bağlarından kopartılmış insanın trajedisini anlattı. Kendine ve çevresine yabancılaşmış, hayatta karşılıksız kalmış kişilerin kendileriyle ve çevreleriyle yaşadıkları çatışma, hikâyelerinin değişmez konularından biri oldu. Hastalar ve Işıklar’da her şey bireyin etrafında döner. Yer yer düş ile gerçek birbirine karışır. Çevresince anlaşılamayan birey gittikçe hastalıklı bir duruma sürüklenir. Dramatik bir son neredeyse kaçınılmazlaşır.

İkinci kitabı Çözülme’de (1973), günümüz insanının içine düştüğü bunalımlar, öz değerlerinden çözülmeyle birlikte gelen sorunların aileye yansıması üzerinde durdu. Çözülme, edebiyat çevrelerinde, Türk edebiyatındaki en dikkate değer uzun hikâyeler arasında gösterildi. Ülkemizdeki sosyal değişimi aile üzerinden yansıtan bu hikâyelerde bireyin devindiği çevre, ilk kitaba nazaran oldukça genişlemiştir.

Üçüncü kitabı Çok Sesli Bir Ölüm (1974), bireyin bilinçaltına, ruhsal sorunlarına ilişkin açılımlarıyla dikkat çekti. Dış dünyayla uyuşamayan insanın trajedisini kültürel ve ekonomik temelleriyle birlikte verdi. Rasim Özdenören’in Çok Sesli Bir Ölüm (1984) ve Çözülme (1973) adlı hikâyeleri aynı adlarla TV filmi yapıldı. Çok Sesli Bir Ölüm, Prag’da yapılan Uluslararası TV Filmleri Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’nü kazandı (1978).

Dördüncü kitabı Çarpılmışlar (1977), her şeyden önce biçimsel özellikleriyle dikkat çekti. Kitapta baştan sona hiçbir hikâyede noktalama işaretine yer verilmedi. Böylelikle bilinç akışının, duygu ve düşüncelerin kesintisiz akışı amaçlandı. Kültür bağlarından koparılmış insanların yaşadıkları açmazlar bir sanatçı dikkatiyle gözler önüne serildi.

1979 yılında yayımlanan Gül Yetiştiren Adam romanında Türkiye’nin girdiği Batılılaşma sürecinden sonra ortaya çıkan yeni durum, meselenin yeni kuşaklara yansıması ele alındı. Tek parti döneminin bir Anadolu şehrinden görünüşü başarıyla anlatıldı. 1984 yılında yayımlanan Denize Açılan Kapı’da toplumsal dönüşümlerin, kültür krizlerinin, büyük şehrin içine sıkışıp kalmış insanların sükûnet arayışlarına yer verildi. Ağırlıklı olarak tasavvufun işlendiği kitap Özdenören hikâyesinin yeni bir yönelimi olarak algılandı. Bireyin içine düştüğü yabancılaşmanın, yakın çevre ve toplumla yaşanan uyuşmazlıkların çaresi olarak beliren sükûnet arayışı kitabın ana dinamiği oldu.

Rasim Özdenören, Denize Açılan Kapı’dan sonra uzun bir süre hikâye yayımlamadı. On beş yıl aradan sonra 1999’da Kuyu’yu çıkardı. Kuyu’nun ana ekseni yine tasavvuftu. Tek hikâyeden oluşan Kuyu’da çıkış noktası Hz. Yusuf kıssasıdır. Ansızın Yola Çıkmak’ta (2000) tasavvuf konusunu sürdüren Özdenören, bu kitabında acemi dervişlerin hikâyesini yazdı. Bireyin iç çatışması, kendisi ve çevresiyle hesaplaşmaları anlatıldı. Arayış ve kendini aşma çabalarıyla birlikte dünyaya direnme kitabın ana eksenini oluşturdu. Bu kitabın ardından gelen Hışırtı’da (2000) evlilik ve aşk konularına eğildi. 2002’de yayımladığı Toz’da bir kargaşa ortamına atılmış insanların açmazları anlatıldı.

Rasim Özdenören, hikâyesini, Cumhuriyetle başlayan köklü kültürel dönüşümlerin insanımızda açtığı yaralar üzerine kurdu. Modernizmin, büyük şehir olgusunun insan hayatına yerleşmesini dikkatle izledi. Yakın tarihimizde önemli bir yer tutan, köyden şehre göç olgusunun getirdiği sorunlarda bir yandan şehre tutunmaya çalışan insanların yaşadığı değerler çatışmasını izledi, bir yandan da bu sorunların arka plânındaki ekonomik sorunlara dikkat çekti. Bu çerçevede, içine düştüğü bunalımı aşamayan tedirgin ruhları anlattı. Köklü dönüşümlerin yaşandığı evrelerde sanatıyla tarihten süzülüp gelen değerlerimize sahip çıktı. Kendisini bu dönüşümlerin yol açtığı krizlerin içinde bulan insanımızın kendine ve çevreye yabancılaşması, Rasim Özdenören hikâyesinin vazgeçilmez konularından biri oldu. Silinen toplumsal hafızaya geri dönüş isteğinin ortaya çıkardığı açmazlar, Anadolu insanının yaşadığı geçim sıkıntısı, büyük şehrin dağdağasında kaybolan sıradan insanlar gerçeğe en yakın şekliyle hikâyelerinde yer aldı. Öz değerlerimize sahip çıkışıyla kendisine kadar gelen hikâyecilerden farklılaştı. Hikâyelerinde öz değerlerimizi savundu; fakat bunu yaparken hikâyesini ideolojik baskı altında tutmadı; yaşanan trajediyi didaktizme ve retoriğe düşmeden anlatmayı başardı. Hikâyelerindeki titiz dil işçiliğiyle dikkat çekti. Yer yer şiirsel bir eda takınan dili sadelikten ayrılmadı. Ayrıntılara verdiği önemle, bilinçaltının gelgitlerini metne yansıtmadaki başarısıyla ayrıca dikkat çekti. “Roman bir savaş alanıdır, oysa hikâye bir düellodur,” diyen Özdenören, bir kesitin sunumuna dikkat kesildiği hikâyelerinde kısa hikâyenin en başarılı örneklerini verdi.

Özellikle 1983’ten sonra düzyazıya yönelen Özdenören denemelerinde özgün tespitleri ve kendine özgü üslûbuyla haklı bir üne kavuştu. İki Dünya adlı deneme kitabıyla Türkiye Millî Kültür Vakfı Fikir Ödülünü (1978) aldı. Denize Açılan Kapı ile Türkiye Yazarlar Birliğinin hikâye (1984), Ruhun Malzemeleri ile de deneme (1986) ödüllerini kazandı.

Rasim Özdenören İçin Ne Dediler?

“Hastalar ve Işıklar, kendine gerçekçi adını veren, bol örnekli, çok propagandalı, röportaj benzeri bir öz taşıyan, san’at katına bir türlü varamamış hikâyecilik akımının, neorealist diyebileceğimiz İkinci Yeni hikâyeciliğinin ve bir türlü yerleşememiş, yabancılıktan kurtulamamış varoluşçu hikâyeciliğinin gelip de tıkandığı, söndüğü, son sınırlarına varıp ufukta netliklerini kaybettikleri bir dönemde yayımlanmış, çıkmış bulunuyor.” (Sezai Karakoç)

***

“Rasim Özdenören hikâyesiyle bize Anadolu kasabasında yaşanılan ‘zaman’ın trajik gerçeğini ve şiirini duyurmaya çalışır.” (Mehmet Kaplan)

***

“Rasim Özdenören’in Türk hikâyeciliğine kazandırdığı en somut unsur ‘yerlilik’ olayıdır. Özdenören bu ‘yerlilik’ yaklaşımıyla Türk hikâyeciliğine yepyeni bir hava, yepyeni bir soluk getirmiştir.” (Necip Tosun)

ESERLERİ:


Hikâye: Hastalar ve Işıklar (1967), Çözülme (1973), Çok Sesli Bir Ölüm (1974), Çarpılmışlar (1977), Denize Açılan Kapı (1983), Kuyu (1999), Hışırtı (2000), Ansızın Yola Çıkmak (2000), Toz (2002).
Roman: Gül Yetiştiren Adam (1979).
Deneme: İki Dünya (1977), Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (1985), Yaşadığımız Günler (1985), Ruhun Malzemeleri (1986), Yeniden İnanmak (1987), Kafa Karıştıran Kelimeler (1987), Çapraz İlişkiler (1987), Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı? (1987), Müslümanca Yaşamak (1988), Red Yazıları (1988), Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti (1996), Ben ve Hayat ve Ölüm (1997), İpin Ucu (1997), Acemi Yolcu (1997), Kent İlişkileri (1998), Yüzler (1999), Köpekçe Düşünceler (1999), Eşikte Duran İnsan (2000), Yazı İmge ve Gerçeklik (2002), Aşkın Diyalektiği (2003), Düşünsel Duruş (2005), Siyasal İstiareler, (2009), Açık Mektuplar (2014).

“Gül Yetiştiren Adam” romanı üzerine ;

Romanda Gül Yetiştiren Adam’ın özellikle Cumhuriyetin İlanı’ndan sonra kıyafet inkılâbı gibi kimi kültür alanındaki değişiklikleri kabullenememesi ve bazı arkadaşlarının kıyafet inkılâbına karşı çıkmaları sonucu idam edilmeleri üzerine pasif bir isyan içinde olduğu görülür. Toplumla çatışan ve kendini toplumdan soyutlayıp yalnızlığı seçen bir insanla karşılaşırız. Roman kahramanının düşünceleri Gül Yetiştiren Adam romanında şu şekilde anlatılır:

“Yıllar önce –o yıllarda iki katlı evler seyrek görülürdü- sade bir evde yaşıyordu, bir şey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı ve protesto için evden dışarı çıkmıyordu, evden dışarı çıkmasının, insanlar arasına karışmasının istemediği düzeni ‘meşrulaştıracağı’ inancındaydı ve bütün kasaba halkı onun bu sessiz protestosuna içten bir saygı duyuyordu ve onun bu devinimsiz eylemini değerlendiriyordu ve saygıdeğer bir yaşlı adam oluncaya değin ve hasatlığına hazırlanırken ve sonradan ölmeye hazırlanırken kendini bu dirençli, bu sessiz protesto içinde görmüşlerdi: Kim umutsuz bir beklemeden ibaret sanır bu bir ömrü dolduran protestoyu? Beklemek… evet. Bekliyordu. Kim, kendini sonuçsuz bir beklemeye mahkûm edebilir ömür boyu? (s.13)”

Gül Yetiştiren Adam’ın gündelik hayatındaki yalnızlığı ve toplumdan kaçışı da aşağıdaki bölümde etkili olarak anlatılmıştır:

“O hep kendi evindedir, evinin dışında olup bitenlere ilgisizdir, kendi protestosunu yükseltmektedir, baharla açılan, renk renk serpilen çiçek tarhlarını seyretmektedir, çiçeklerin kokusunu duyumsamaktadır, güzün yaprakların kuruyuşunu, çiçeklerin tükenişini, bir kuru yapraktan ibaret kalışlarını…

Gezinmektedir evin içinde, kitap okumakta, düşünmektedir, yaradanı anmaktadır, yalnız onunladır, onunla baş başadır, onu tesbihle uğraşmaktadır. İşte kendine ilke bellediği söz: Bir kimse zalim bir padişaha adildir dese kâfir olur demişler. Ve susuyordu adil dememek için zalime.

Kendi hayatını sürdüren bir derviştir o, kimseye kendisi gibi yaşamasını öğütlemez ama kimseyi de kendi hayatına karıştırmaz. (s.18)”

Gül Yetiştiren Adam’ın hayatını sorgulaması ve bu sorgulama sırasında yaptıklarını yeterli görmemesi, yanlış görmesi üzerine yaşadığı bunalım da modernizmin etkileri olarak değerlendirilebilir. Aşağıdaki bölümde bu durum anlatılmaktadır:

“Korkunç şeyler olmuştu evin dışında, korkunç değişiklikler. Kendisi ne yapıyordu? Güller yetiştiriyordu. Torunları geldikçe özenle kestiği güllerden dostlarına (dostları mı? sersemce bir avuntudan başka neydi “dostları”) gönderiyordu. Bir şey mi yapıyordu yani? Ne yapmıştı? Aslında ne beklemişti? İşin kötüsü hiçbir şey beklememişti de. Hiçbir şeyi değiştirmeyi aklından da geçirmemişti. Kendisine bir lütuf olarak bahşedilen bir ömrü bilinçsizce israf edip durmuştu. Şimdi bunu daha iyi anlıyor. Şimdi her şeyi daha iyi anlıyor. Ah bu deneylerini kendisini anlayabilecek birine aktarabilse ve aynı aldanmayı bir kez de başkaları denemek zorunda kalmasa. Ama geç. Çok geç. Ve en korkuncu bütün bunların birer umutsuzluk işareti olması. Kendisini asıl çökertenin bu olduğunu duyumsuyor. Çünkü artık elinden hiçbir şey gelmediğini, tövbe etmeye bile geç kaldığını anlıyor. Çünkü bazı tövbelerin ancak bazı amellerle yapılabileceğini biliyor. Kendisiyse titreyen dizleriyle bu amelleri yerine getirebilmekten uzak düşmüştür. Hareket eden bir ölüden başka bir şeydeğildir.

Bağışlanmayı dilemek için elinde hiçbir neden yoktur. Yanlış verilmiş bir savaş bağışlanmak için neden olabilir mi? Aldatılmış olmanın özrüne sığınmak, bu da bir miskinlik değil mi? (s. 34)”

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

İbrahim

Ramazan ayı Kur'an ayıdır ve onu anlamak ayıdır. Zaten yeterince Kur'an dan uzak kalınmış. Bu ramazanda Müslümanlara Allah'ın bir lütfudur bu bana göre; evde kalmak. İnsanları Kur'an okumaya, Kuran'ı anlamaya teşfik etmek gerekir.
  • Yanıtla

Sari

Teşekkür ederim.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı