Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, gıda ve beslenme politikalarını konu alan kapsamlı bir akademik araştırmayı değerlendirdi. 22 ülkede yürütülen FOODPATH projesinin Türkiye ayağındaki bulguları inceleyen Ülker; sağlıklı gıda çevreleri oluşturulmasında sadece regülasyonların yeterli olmayacağını, gıda sanayisinin inovasyon ve üretim gücünün de içinde yer aldığı "akıllı bir ekosistemin" kurulması gerektiğini ifade etti.
Gıda ve beslenmeyi hayatının odağına koyan Murat Ülker, Türkiye'nin sağlıklı gıda çevresi politikalarını uluslararası standartlarla kıyaslayan güncel bir makaleyi kaleme aldı. 18 Nisan 2026 tarihinde yayınlanan ve Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi (Food EPI) verilerine dayanan çalışmayı analiz eden Ülker, Türkiye’deki kamu politikalarının uygulama düzeylerini ve öncelikli reform alanlarını okuyucularıyla paylaştı.
Ülker'in internet sitesinde yayınladığı yazı şöyle:
GIDA VE BESLENME VAZGEÇİLMEZ KONUMUZ
Benim için ise hayatımın çoğunu adadığım iştigalim, geçimim ve insanları mutlu etmek imkanım. Mutluetmutluol.
Haliyle bir arkadaşımın ilettiği BMC Public Health Dergisi’nde yayınlanan Evaluation and Prioritization of Food Environment Policies in Türkiye Using the Healthy Food Environment Policy Index Food EPI yani Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi kullanılarak Türkiye’de Gıda Çevresi Politikalarının Değerlendirilmesi ve Önceliklendirilmesi başlıklı makale dikkatimi çekti; yazarları çoğunluk olarak İzmir Katip Çelebi Üni. Sağlık Bilimleri Fak. Besleme ve Diyetetik Böl. ve farklı öğretim üyeleri ve görevlileri: Gülşah Kaner, Tuba Yalçın, Gamze Yurtdaş Depboylu, Büşra Dönmez, Esila Bayar, Merve Kip.
Araştırmanın başında Prof. Gülşah Kaner, Ireland Uni. Coll. Cork Halk Sağlığı Fak.den Prof. Janas M. Harrington beslenme davranışlarını şekillendiren toplumsal, ticari ve siyasal faktörleri analiz eden FOODPATH projesini başlatan akademisyen de yazarlardan…
Şu anda proje İrlanda, Belçika, İtalya, Hollanda, Polonya ve Türkiye’de başlamış. ERA4Health 22’den fazla ülkede fonlanıyor. Projenin odağı: Beslenme ve fiziksel aktivite üzerinden sağlık eşitsizliklerini azaltmak için TÜBİTAK desteği ile Türkiye araştırması.
18 Nisan 2026’da yayınlanmış makaleye merakla yaklaşırken takıntılı olduğum araştırma ve istatistik prosedürleri konusunda arkadaşlarımdan destek aldım. 2020’den bu yana gıda beslenme konusundaki tüm yazılarımın da size linklerini ekledim. Yazılarıma göz attığınızda Food EPI konusundaki makaleyi niye ilgiyle okuduğumu anlayacaksınız.
AYRICA yazımın sonuna yerli yersiz bilhassa sosyal medyada sorulan gıda ve beslenme konusundaki çeşitli vesilelerle gündeme gelen hatta daha önce de yayınladığım soruları ve cevaplarımı da ekledim.
Benim için ise hayatımın çoğunu adadığım iştigalim, geçimim ve insanları mutlu etmek imkanım. Mutluetmutluol.
Haliyle arkadaşlarımdan birinin ilettiği BMC Public Health Dergisi’nde yayınlanan Evaluation and Prioritization of Food Environment Policies in Türkiye Using the Healthy Food Environment Policy Index (Food EPI), yani Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi kullanılarak Türkiye’de Gıda Çevresi Politikalarının Değerlendirilmesi ve Önceliklendirilmesi başlıklı makale dikkatimi çekti. Makalenin yazarları çoğunluk olarak İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Besleme ve Diyetetik Bölümü olmak üzere Türkiye’nin farklı üniversitelerinden öğretim üyeleri ve görevlileri: Gülşah Kaner, Tuba Yalçın, Gamze Yurtdaş Depboylu, Büşra Dönmez, Esila Bayar, Merve Kip.
Araştırmanın baş yürütücüsü Prof. Gülşah Kaner, Irlanda University College Cork Halka Sağlığı Fakültesi’nden Prof. Janas M. Harrington da yazarlar arasında. Harrington beslenme davranışlarını şekillendiren toplumsal, ticari ve siyasal faktörleri analiz etme amacını taşıyan FOODPATH projesini başlatan akademisyen.
Şu anda bu araştırma projesi İrlanda, Belçika, İtalya, Hollanda, Polonya ve Türkiye’de başlamış. Haliyle meraklandım ve FOODPATH nedir diye araştırdım. FOODPATH Avrupa Komisyonu ve 22’den fazla ülkenin sağlık araştırma fonları tarafından desteklenen ERA4Health araştırma ortaklığı tarafından fonlanıyor. Aslında ERA4Health, Health Equity adı altında bir global araştırma çağrısı yapmış, Türkiye’deki araştırma da bu proje kapsamında fonlanıyor. Projenin odağı: Beslenme ve fiziksel aktivite üzerinden sağlık eşitsizliklerini azaltmak için TÜBİTAK desteği ile Türkiye araştırması. Ana konu, düşük gelirli, dezavantajlı gruplarda sağlık eşitsizlikleri nasıl azaltılabilir.
Makale 18 Nisan 2026’da henüz online ve tam editlenmeden yayınlanmış. Makalenin basılmadan önce edit sürecinden geçeceği ve bazı değişiklikler yapılabileceği belirtiliyor. Makaleye merakla yaklaşırken takıntılı olduğum araştırma ve istatistik prosedürler konusunda arkadaşlarımdan destek aldım. 2020’den bu yana gıda beslenme konusundaki tüm yazılarımın da size linklerini ekledim. Yazılarıma göz attığınızda Food EPI konusundaki makaleyi niye ilgiyle okuduğumu anlayacaksınız.
AYRICA, yerli yersiz bilhassa sosyal medyada sorulan gıda ve beslenme konusundaki çeşitli vesilelerle gündeme gelen hatta daha önce de yayınladığım soruları ve cevaplarımı da yazımın sonuna ekledim.
Sağlıklı Gıda Sistemleri İçin Daha Fazla Regülasyonla mı, Yoksa Daha Akıllı Ekosistemler mi Gerekli?
Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi, Food EPI kullanılarak Türkiye’de Gıda Çevresi Politikalarının Değerlendirilmesi ve Önceliklendirilmesi başlıklı makalenin başında araştırmanın amacı şöyle vurgulanıyor (*):
Türkiye, obezite ve tip 2 diyabet dahil olmak üzere beslenme ile ilişkili bulaşıcı olmayan hastalıklarda kaygı verici bir artışla karşı karşıyadır. Bu sorunla mücadele, daha sağlıklı gıda çevreleri oluşturan ve uzun vadeli beslenme iyileşmelerini destekleyen daha proaktif bir politika yaklaşımını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de sağlıklı gıda çevreleri oluşturmaya yönelik kamu politikalarının uygulanma düzeyini değerlendirmektir. Bu amaçla, gıda çevresi politikalarının uygulanma düzeylerini ölçmek ve bunları uluslararası iyi uygulamalarla karşılaştırmak için uluslararası kabul görmüş bir çerçeve olan Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi, Food EPI kullanılmıştır. Food EPI ne derseniz, ben de bilmiyordum, araştırdım. Food EPI INFOMAS yani açılımı International Network for Food and Obesity/Non-Communicable Diseases Research, Monitoring and Action Support olan uluslararası bir araştırma ve politika ağının bir kıyas aracı.
INFOMAS’ın temel varsayımı, insanların kötü beslenmesinin nedeni sadece bireysel tercihler değil sistemlerdir, diyor. Girişim 2013 yıllarında kurulmuş bir konsorsiyum. Çekirdeği hala merkezi olan University of Auckland’da, tarafsız, etkili bir akademik network olarak gündem hatta norm oluşturuyor, kıyaslıyor. Ancak paternalist, aşırı regülasyon yanlısı, endüstriden kuşkuları olması ve inovasyon ve gönüllü dönüşüme daha az önem vermesi nedeniyle eleştiriliyor.
Okuduğum araştırmada Policy Evaluation Network (PEN) projesi içinde geliştirilen yani Avrupa’ya uyarlanmış Food EPI versiyonu kullanılmış. Bu Food EPI çerçevesi iki ana bileşenden oluşuyor:
Politika Alanları yani Policy Domains.
Politika bileşeni altı alandan oluşur: Gıda bileşimi yani food composition, gıda etiketlemesi yani food labelling, gıda promosyonu ve pazarlaması yani food promotion, gıda fiyatları yani food prices, gıda sunumu ve tedariki yani food provision, gıda perakendesi yani food retail.
Altyapı Destek Alanları yani Infrastructure Support Domains
Altyapı desteği bileşeni de altı alandan oluşur: Liderlik, yönetişim, izleme ve istihbarat, finansman, etkileşim platformları, tüm politikalarda sağlık yaklaşımı.
Bu alanlar birlikte 48 göstergeden oluşuyor: 24 politika göstergesi, 24 altyapı destek göstergesi. Yazarlar, bulaşıcı olmayan hastalıklar, NCD’ler mesela kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet ve kronik solunum yolu hastalıkları gibi, yüzünden her yıl dünya genelinde 40 milyondan fazla insan hayatını kaybediyor, diyorlar. NCD’ler dünya çapında başlıca ölüm nedenidir ve Türkiye’de tüm ölümlerin yaklaşık %69’unu oluşturmaktadır.
Bu hastalıklar yani NCD’ler büyük ölçüde önlenebilir yaşam tarzı kaynaklı risk faktörleri tarafından beslenmektedir; sigara kullanımı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite eksikliği ve aşırı alkol tüketimi bunların başlıcalarıdır. Bu davranışlar obezite, hipertansiyon ve yüksek kolesterol gibi sağlık sorunlarına yol açmakta, bunlar da bulaşıcı olmayan hastalıkların gelişme riskini önemli ölçüde artırmaktadır. Türkiye’de yetişkin obezite vaka sayısının 2030 yılına kadar yaklaşık %42’ye ulaşacağı öngörülmektedir. Bu hastalıkların yaygınlığını ve sonuçlarını azaltmak için uygulanabilir ve maliyet etkin çeşitli stratejiler önerilmiştir.
Gıda çevresi, bireylerin beslenme davranışlarını ve beslenme refahını şekillendiren sosyokültürel, siyasal, ekonomik ve fiziksel faktörlerin etkileşimini ifade eder. Kanıtlar, beslenme kalıplarının iyileştirilmesi ve bulaşıcı olmayan hastalık yükünün azaltılmasının büyük ölçüde gıda çevrelerinin niteliğine, etkili gıda politikalarının uygulanmasına ve destekleyici altyapıların gücüne bağlı olduğunu göstermektedir. Etkili gıda politikaları ve destekleyici altyapılar, beslenmedeki sosyoekonomik eşitsizliklerin giderilmesinde de önemli rol oynamıştır. Sağlıklı gıda çevrelerinin iyileştirilmesine yönelik etkili eylemleri uygulamada hükümetlere destek olmak amacıyla, INFORMAS tarafından Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi, Food EPI geliştirilmiştir. Food EPI, hükümet politikaları ve eylemlerinin sağlıklı gıda çevrelerinin oluşturulmasını ne ölçüde desteklediğini değerlendiren uluslararası düzeyde kullanılan bir araçtır. Bu çerçeve, ulusal politikaları uluslararası iyi uygulamalarla kıyaslamak ve gıda çevresi politikalarını güçlendirecek öncelikli eylemleri belirlemek için yapılandırılmış bir yaklaşım sunmaktadır; nihai amaç toplum beslenmesini iyileştirmektir.
Yazarlar daha sonra Türkiye’de sağlıklı beslenmeyi desteklemeye yönelik çeşitli politika ve altyapı girişimlerinin hâlihazırda mevcut olduğuna vurgu yapıyorlar. Sağlık Bakanlığı tarafından geliştirilen Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı, ilk kez 2010’da başlatılmış, ardından ulusal stratejik planlarla uyumlu biçimde dönemsel olarak güncellenmiştir (2013–2017, 2019–2023 ve 2025–2028). Bu program kapsamında, gıdalardaki doymuş yağ asitlerini, bunların yerine doymamış yağ asitleri kullanarak azaltmaya dönük uygulamalar geliştirilmiştir.
Buna ek olarak, Türkiye’de Aşırı Tuz Tüketiminin Azaltılması Ulusal Programı 2011 ila 2015 arasında aynı ulusal çerçevede geliştirilmiş ve daha sonra 2016 ila 2021 dönemi için güncellenmiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı’na sunulan öneriler doğrultusunda, Türk Gıda Kodeksi kapsamında seçilmiş gıda ürünlerinde tuz düzeylerini azaltmaya yönelik çeşitli girişimler uygulanmıştır. Bunlar arasında ekmek, zeytin, salça, peynir ve kırmızı biber ürünleri yer almaktadır.
Tuz içeriğini azaltmak, gıda etiketleme uygulamalarını iyileştirmek, gıda sanayii ile iş birliğini güçlendirmek ve kamu farkındalığını artırmaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Ayrıca Türkiye Beslenme Rehberi, Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması verilerine dayanarak geliştirilmiştir.
Şimdi araştırmanın 5 aşamasını özetleyelim. Türkiye’deki Food EPI değerlendirmesi beş ana aşamadan oluşmuştur.
Food EPI Uyarlaması yani Food EPI Adaptation
İlk aşamada, PEN uyarlanmış Food EPI çerçevesi Mayıs, Haziran 2024 arasında gözden geçirilmiş ve Türkiye bağlamına uyarlanmış olup Avrupa çerçevesini adapte edip karşılaştırmalı standardizasyonu korumuş.
Kanıt Toplama ve Doğrulama yani Evidence Gathering and Validation
İkinci aşamada araştırma ekibi, her gösterge için uluslararası kıyas ölçütlerini yani benchmarks derlemiş ve 2016 sonrasından itibaren Türkiye’de devletin politika ortamına ilişkin kanıtları toplamış. Veri toplama Mayıs ila Eylül 2024 arasında yürütülmüş.
Ekim ila Aralık 2024 arasında tek bir kanıt dokümanında birleştirilmiştir. Tüm ilgili belgeler 48 Food EPI göstergesine göre yapılandırılarak derlenmiştir.
Kanıt dokümanı ayrıca her gösterge için uluslararası iyi uygulama örneklerini temsil eden kıyaslamaları da içeriyor, yani medya, STK ve yerel girişimler dışarıda bırakılmış.
Çevrimiçi Derecelendirme yani Online Rating
Üçüncü aşamada, toplam 65 Türk uzman Food EPI Türkiye sürecine katılmaya davet edilmiştir. Uzmanlar, akademik geçmişleri ve ilgili alanlardaki mesleki uzmanlıklarına dayalı amaca uygun örnekleme yaklaşımıyla belirlenmiştir. Bu alanlar arasında Beslenme ve Diyetetik, Halk Sağlığı, Gıda Politikası, Gıda Mühendisliği yer almaktadır. Amaca uygun örneklemenin olasılığa dayalı olmayan sübjektif bir örnekleme metodu olduğunu da belirteyim. Nitekim Potansiyel katılımcılar; kurumsal bağlantılar, yayın kayıtları ve ulusal beslenme/halk sağlığı girişimlerindeki rolleri üzerinden belirlendi, deniyor makalede.
Uzmanların %84’ü beslenme ve diyetetik alanındandır. Bu nedenle bence makalenin Sağlıklı Gıda Çevresi Politika Endeksi Food EPI Kullanılarak Türkiye’de Gıda Çevresi Politikalarının Beslenme ve Diyetetik Uzmanlarınca Değerlendirilmesi ve Önceliklendirilmesi diye adlandırılmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.
Diğer yandan bağımsızlığı korumak ve olası çıkar çatışmalarını en aza indirmek amacıyla kamu yetkilileri ve gıda sanayii temsilcilerinin değerlendirme sürecine doğrudan dahil edilmediğini söylüyor araştırmacılar. INFOMAS gibi bu araştırmanın temel varsayımlarında da endüstriden hatta kamudan şüphecilik var. Yani varsayım sadece akademisyenler ya da meslek uzmanları halk lehine karar verebilir diğer herkes kendi çıkarını düşünür şeklinde mi, yani araştırma çok paydaşlı değil subjektif uzman odaklı mı olmuş?
Türkiye’de hükümet politikalarının uygulanma düzeyi, Ocak-Şubat 2025 arasında yürütülen yapılandırılmış online anket yoluyla, uzmanlar tarafından 48 Food EPI göstergesi temelinde değerlendirilmiş.
Araştırmada uzmanlar, Türkiye’de uygulama düzeyini uluslararası iyi uygulamalarla karşılaştırarak beşli Likert ölçeği kullanmıştır diyor. Halbuki burada bir tutum ölçülmediğini, uygulamaya uyum algısı ölçüldüğü için bunun derecelendirme ölçeği yani expert rating scale olarak adlandırılması gerektiğini söylüyorlar.
Çalıştaylar yani Workshops
Dördüncü aşamada, Şubat 2025’te beş yapılandırılmış çalıştay dördü online, biri yüz yüze düzenlenmiştir. Amaç; politika puanlama sonuçlarını tartışmak, politika ve altyapı desteklerindeki boşlukları belirlemek ve bu boşlukları gidermeye dönük öneriler geliştirmek.
Sağlık Bakanlığı ve Tarım ve Orman Bakanlığı temsilcileri de dahil olmak üzere ilgili bakanlıklar ve kamu kurumlarından yetkililer çalıştaylara gözlemci olarak katılmış.
Gıda endüstrisi temsilcileri ise uzman değerlendirmesinin bağımsızlığını korumak ve olası çıkar çatışmalarından kaçınmak amacıyla çalışmanın hiçbir aşamasına dahil edilmemiş?!
Yani endüstri araştırma kapsamı dışında tutulurken bakanlık temsilcileri gözlemci olarak alınmış; bence metodolojik asimetri daha da tartışmaya açık hale gelmiştir.
Önceliklendirme yani Prioritisation
Son aşamada, önerilen eylemler önce çalıştay tartışmalarını takiben Mart, Nisan 2025 arasında yazarlar tarafından yeniden formüle edilmiş ve geliştirilmiştir.
Araştırmada sosyoekonomik eşitsizlik boyutu başlığı altındaki bölümde şu açıklamalar yapılmış: Sosyoekonomik eşitsizliklerin beslenme kalıplarını ve bunlarla ilişkili sağlık sonuçlarını etkilediği biliniyor. Daha düşük sosyoekonomik konumdaki (SES) bireyler yani genellikle daha düşük eğitim ve/veya gelir düzeyiyle tanımlanan gruplar daha yüksek SES gruplarına kıyasla özellikle ultra işlenmiş ve enerji yoğun sağlıksız gıdaları daha fazla tüketme eğilimindedir. Bu yaklaşım doğrultusunda, her politika göstergesinin Türkiye’de SES temelli eşitsizlikler üzerindeki potansiyel etkisi de değerlendirilmiştir.
Önceliklendirme kriterleri
Uzmanlardan önerilen politika eylemlerini üç temel ölçüte göre önceliklendirmeleri istenmiştir:
Uygulanabilirlik
Önem
Hakkaniyet / Eşitlik
Önceliklendirme, uzmanlarca belirlenen ağırlık oranlarına göre yapılmıştır.
Uygulanabilirlik kriteri için uzmanlar şu boyutları değerlendirmiştir:
Fizibilite yani uygulamanın pratikliği ve kolaylığı; kabul edilebilirlik, hükümet kurumları, kamuoyu, sağlık profesyonelleri ve endüstri temsilcileri gibi paydaşlardan destek derecesi olarak alınmış.
Karşılanabilirlik / maliyet uygunluğu ise uygulama ile ilişkili finansal maliyet.
Verimlilik, müdahalenin beklenen maliyet etkinliği.
Ben burada ilginç paradokslar görüyorum: İlki beslenme ve halk sağlığı uzmanları sosyoekonomik değerlemeyi nasıl yaptılar, ikincisi sanayi temsilcileri süreçten dışlanmışken kabul edilebilirlik ölçütünde sanayinin desteği niye kriter olarak kullanılmış.
Önem değerlendirilirken katılımcılardan şu unsurları dikkate almaları istenmiştir: uygulama açığının büyüklüğü, her eylemin beslenme örüntülerini ve gıda çevrelerini iyileştirme potansiyeli erişim ve etkisi açısından, ayrıca olası ek yararlar veya olumsuz sonuçlar değerlendirilmiştir.
Eşitlik ölçütü için uzmanlar, her eylemin sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri ne ölçüde etkilediğini, yaratacağı yapısal dönüşüm düzeyini değerlendirmiştir.
Food EPI Sürecinin Değerlendirilmesi için tüm uzmanlar, Food-EPI çerçevesinin faydasını ve genel uygulama sürecini değerlendirmek amacıyla yapılandırılmış bir anket aracılığıyla geri bildirim vermeye davet edilmiştir.
Veri Analizi, uygulama düzeyleri, her gösterge için ortalama puan hesaplanıp yüzdeye dönüştürülerek belirlenmiştir.
Bu değerlere göre göstergeler şu kategorilere ayrılmıştır:
Yüksek (High):> %75
Orta (Medium):%51–75
Düşük (Low):%26–50
Yok / Çok Düşük (None/Very Low):≤ %25
Değerlendiriciler arası güvenirlik yani Inter-rater reliability / IRR, uzman panel üyeleri arasındaki uzlaşı düzeyini ölçmek için Gwet AC2 istatistiği kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu analiz, uzmanların her göstergeye ilişkin puanlamalarında ne ölçüde fikir birliği olduğunu belirlemek için kullanılmıştır.
Çalışmada uzmanlar arası uyum (Gwet AC2=0.244) düşük bulunmuş. Araştırmacılar sınırlılıklar bölümünde “uzman değerlendirmelerinde varyasyon” olduğunu kabul ediyorlar. Bunu kıyas sürecinin zorlayıcılığına bağlıyorlar, anket yorgunluğu etkili olmuş olabilir, diyorlar; bence uzmanlar arasında anlaşı ve uzlaşı meydana gelmemiş. Norveç’te de benzer görece düşük uyum rapor edildiğini belirtiyorlar. Buna karşılık, Avrupa dışındaki 11 ülkenin Food EPI değerlendirmelerinin sonuçlarını karşılaştıran bir çalışmada daha yüksek gözlemciler arası güvenirlik (IRR) değerleri rapor edilmiş (Gwet AC2 = 0.6–0.8).
Araştırmada her uzmanın verdiği ağırlıklar, her eylem için ağırlıklı toplam puanlar hesaplamak üzere sıralama puanlarına uygulanmış. Katılımcılar her ölçüte göreli önemini yansıtmak için yüzde bazlı ağırlıklar atamıştır.
Politika eylemleri için: Önem, uygulanabilirlik ve eşitlik için verilen ağırlıkların toplamı %100 olmak zorundaydı.
Altyapı destek eylemleri için: Önem ve uygulanabilirlik ağırlıklarının toplamı yine %100 olarak belirlenmiş.
Ters puanlama kullanılarak yüksek öncelikli eylemler belirlenmiştir; yani toplam puan küçüldükçe öncelik artmaktadır. Her gösterge için medyan puan, SES yani sosyoekonomik statü eşitsizlikleri üzerindeki algılanan toplam etkiyi belirlemek için kullanılmış. Her alan için puanlamaları özetlemek amacıyla ortalama ve yüzde dağılımları gibi tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır.
Makalenin içinde “Food-EPI Sürecinin ve Metodolojisinin Değerlendirilmesi” başlığı altında kendi iç validasyon savunması da mevcut: 30 kişilik uzman panelin 24’ü değerlendirme anketini tamamlamış; bu da %80 yanıt oranı üretmiştir. Uzmanların %95,8’i yani n=23 Food EPI çerçevesinin ve göstergelerinin kapsamlı ya da yeterince kapsamlı olduğunu belirtmiş. Katılımcıların büyük çoğunluğu (%91,3) üç aşamalı metodolojiyi çok uygun bulmuş. Buna karşılık küçük bir kesim (%17,4) uygulama düzeyini uluslararası kıyaslarla karşılaştırarak değerlendirmeyi zor bulduğunu belirtmiş.
Tüm katılımcılar Food EPI’nin beslenme politikalarının olumlu etkileme potansiyeline sahip olduğu konusunda hemfikir olmuş ve Türkiye’de beslenme politikalarındaki gelişmeleri izlemek için bu girişimin gelecekte tekrarlanmasını desteklemiştir.
Yani araştırmacılar yöntem kabul görüyor, uzman memnuniyeti yüksek, framework meşru bulunuyor, tekrar edilebilir diyerek “uzman yargıları öznel olabilir” eleştirisine ön alıcı cevap vermişler.
Sonuç ve Tartışma
Bulgular, değerlendirilen hiçbir politika ya da altyapı destek göstergesinin uluslararası iyi uygulamalarla karşılaştırıldığında “yüksek” uygulama düzeyine ulaşmadığı görülüyor, saptamasıyla başlamış. Göstergelerin çoğu düşük veya çok düşük uygulama düzeyinde değerlendirilmiş, yalnızca bazı göstergeler orta düzeyde bulunmuş, denmiş.
Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, daha sağlıklı gıda çevrelerini desteklemek için gerekli düzenleyici, mali ve yönetişim mekanizmalarında önemli boşluklar bulunduğuna işaret edilmiş.
Uzmanlar özellikle mali önlemler, tarımsal sistemler, gıda pazarlaması düzenlemeleri, ürün reformülasyonu, beslenme izleminin güçlendirilmesi gibi alanları önceliklendirmişler. Bu önceliklerin ortaya çıkmasını açıklayan çeşitli yapısal, siyasal ve ekonomik nedenler ortaya konmuş.
Birincisi, işlenmiş ve ultra işlenmiş gıdaların tüketiminin özellikle çocuklar ve ergenler arasında artması ve bunun bilinen olumsuz sağlık etkileri, gıda pazarlamasına ve ürün reformülasyonuna yönelik daha güçlü düzenleyici yaklaşımlara duyulan ihtiyacı gösterdiği belirtilmiş.
İkincisi, ekonomik kısıtlar ve artan gıda fiyatları, birçok hane için sağlıklı gıdalara erişimi zorlaştırmıştır. Bu durum sağlıklı temel gıdalardaki vergilerin azaltılması, yerel gıda sistemlerinin desteklenmesi gibi önlemlerin önceliklendirilmesini açıklıyor, denmiş:
Üçüncüsü, beslenme izleme sistemlerinin güçlendirilmesi ve diyetisyenlerin birinci basamak sağlık hizmetlerine entegrasyonu, beslenme kaynaklı sağlık sorunlarının erken saptanması ve önlenmesi ihtiyacından dolayı öncelikli görüldüğü belirtilmiş.
Son olarak, uzmanlar daha güçlü siyasal bağlılık ve yönetişim yapılarının önemini vurgulamışlar; amaç beslenmenin Türkiye’de görünür ve sürdürülebilir bir halk sağlığı önceliği haline gelmesini sağlamaktır, demişler. Avrupa’daki bazı STOP girişimlerine katılan ülkeler özellikle Finlandiya, Norveç ve Portekiz daha güçlü performans göstermiş. Bu da güçlü yönetişim, yaptırım ve sektörler arası koordinasyon olduğunda yüksek uygulama düzeylerinin mümkün olduğunu göstermektedir.
STOP girişimi, çocukluk çağı obezitesini bireysel tercihlerden çok gıda sistemleri, pazarlama, fiyatlandırma ve kamu politikalarıyla ilişkili yapısal bir sorun olarak ele alan, Avrupa Birliği destekli çok paydaşlı bir araştırma ve politika girişimidir. Amaçlanan, çocuklara yönelik gıda pazarlaması, okul gıda ortamları, vergilendirme, izleme sistemleri ve düzenleyici araçlar üzerinden daha sağlıklı gıda çevreleri tasarlamak ve politika önerileri geliştirmek. Bu yönüyle Food EPI ile akraba bir yaklaşım taşıyor; ancak özellikle çocukluk obezitesine odaklanan bir politika laboratuvarı gibi.
Araştırmacılar WHO’nun 2022 NCD Progress Monitor raporu ile Türkiye’deki durum karşılaştırıldığında, doymuş yağlar, trans yağlar ve çocuklara yönelik pazarlama kısıtları konusunda tutarsızlıklar görüldüğünü de belirtiyor. WHO bunları tam uygulanmış sayarken, bu değerlendirme bunların düşük ya da orta düzeyde olduğunu göstermektedir. Bu fark şu nedenlerle açıklanabilir: değerlendirme metodolojilerindeki farklar, devlet öz-bildirimlerine dayalı küresel izleme sistemleri, politika benimsenmesi ile fiili uygulama arasındaki fark.
Bu bulgular sürekli izleme ve kamu öncülüğünde eylemin önemini vurguluyor diyor yazarlar. Araştırmada önceliklendirilen eylemler de bu yapısal sorunları yansıtıyor diyor yazarlar: sağlıklı gıdaların karşılanabilirliğini artıracak mali araçlar, tarımsal sistemlerin beslenme hedefleriyle uyumlaştırılması, dijital gıda pazarlamasına daha güçlü regülasyonlar.
Uzmanlar hemen uygulanabilir görülen adımları öne almış. Bu öncelikler başka ülkelerdeki Food-EPI bulgularıyla ve WHO’nun best buys önerileriyle uyumlu. Food EPI’nin tekrar uygulanması, zaman içinde politika etkisini izlemek, ilerlemeyi ölçmek, uzun dönem beslenme sonuçlarını değerlendirmek için değerli görülüyor. Ancak bunun için sürdürülebilir finansman ve uluslararası, yerel ortaklıklar gerekli.
Ama burada en önemli sorun şu; bu araştırma tekrar edilecekse yine yüzde %84 oranında beslenme/diyetetik uzmanı ile görüşülerek mi yapılacak, yapılmayacaksa eski yeni veri karşılaştırması nasıl yapılacak?
Araştırmacılara göre araştırmalarının güçlü yönleri ve kısıtları:
Bu Türkiye’de Food EPI’nin ilk uygulanmasıdır. Güçlü yönleri ulusal ölçekli ilk sistematik uygulama olmasıdır. Ama sadece 30 uzmanla ulusal ölçek iddiasına katılamayacağım. Az disiplinli uzman paneli, coğrafi bölgelerden katılım, bağımsız uzman değerlendirmesi var ama bazı uzmanlıklar eksik ve beslenme, diyet uzmanlarının ağırlığı diğer disiplinleri görece bastırmış olabilir. Finansal ve coğrafi nedenlerle süreç tamamen yüz yüze yürütülememiş, karma görüşme modeli görüşme hatalarının eşit dağılmaması nedeniyle sorunlu kamu ve sektör temsilcileri puanlamaya doğrudan dahil edilmemiş, bu bence bilinçli bir metodolojik tercih olarak araştırmanın tarafsızlığına gölge düşürüyor.
Özetlersem araştırmada 26 politika ve 28 altyapı eylemi reform alanı olarak belirlendi. Öncelikler sağlıklı gıdayı erişilebilir kılacak mali önlemler, sağlıksız gıda pazarlaması regülasyonu, tarım ile halk sağlığı uyumu, ürün reformülasyonu, beslenme izleme kapasitesinin artırılması, liderlik görünürlüğü ve sürdürülebilir finansman.
Mevcut temel politika yapıları var; fakat bunların etkili sonuç üretmesi için gerekli olanlar: daha güçlü yaptırım, sektörler arası koordinasyon, yönetişim uyumu, eşitlik odaklı reformlar.
Yani Food EPI araştırması Türkiye için daha sağlıklı ve daha adil gıda çevreleri için bir yol haritası sunmak amacında.
YORUMLARIM
FOODPATH, Food EPI Türkiye için gıda tercihlerinin bireysel iradeden çok daha büyük sistemler içinde oluştuğunu söylüyor; doğru, rafta ne var, kaça, tedarik imkanı, tarım politikalarının etkisi gibi, tüketimi bunlar yönlendiriyor. Bu yönüyle proje araştırmanın metodolojik sorunlarına rağmen çok kıymetli bir girişim olmuş.
Ama işe üretim tarafından bakınca bazı sorular da doğuyor.
Birincisi, gıda sistemini sadece sorun üreten bir yapı gibi okumak yanlış olur. Çünkü gıda sistemi milyarlarca insanı besliyor, gıdayı ulaşılabilir kılıyor, erişilebilir fiyat yaratıyor, gıda güvenliği sağlıyor, inovasyon üretiyor. Büyük ölçekli gıda şirketlerini yalnızca düzenlenecek aktörler olarak görmek, onların çözüm üretmek kapasitesini küçümsemek olur. Oysa reformun önemli kısmı gıda sektöründen gelecektir: Ürün reformülasyonu, porsiyon yönetimi, daha iyi içerik, sorumlu inovasyon, sürdürülebilir tarım gibi sahada kullanılan başarılı dönüşüm araçları.
İkincisi, FOODPATH’in bazı eleştirileri burada anlam kazanıyor: endüstri bazen sorun olarak resmediliyor, ama belki daha doğru soru şu: Gıda Sanayi nasıl çözüm ortağı olmaz, çünkü sahip oldukları ölçek onları güçlü ve etkili kılıyor. Milyonlara ulaşan şirketlerin davranışı değişirse etkisi politika kadar büyük olur.
Gıda şirketlerini orantısız güçlü görmek, bir yanılsamadır. Elbette ticari güç sorgulanabilmeli, ama bütün büyük ölçekli oyuncuları sorun kaynağı olarak görmek, özel sektörün dönüşüm enerjisini ıskalıyor. Bugün daha az şeker, daha iyi içerik, daha sürdürülebilir kakao, daha sorumlu tedarik, daha dengeli portföy gibi başlıklar zaten gıda sanayicilerinin gündemindedir. Burada gereken suçlamak değil, ortak çözüm tasarımıdır.
Ben şu soruyu sorardım: Gıda sektörünü regülasyon nesnesi olarak mı okuyorsunuz, yoksa inovasyon partneri olarak mı, çünkü aradaki fark büyük. Ayrıca eşitsizlik meselesinde gelir, satın alım gücü, tarımsal verimlilik, lojistik, enflasyon, jeopolitik riskler gibi konular çok önemli! Ulaşılabilirlik, erişilebilirlik bir sosyal adalet meselesidir.
Bu açıdan bakınca FOODPATH’in asıl sınavı yalnız eleştiri üretmek değil, üretim ekonomisiyle konuşabilmek. Çünkü gerçek ve kalıcı dönüşüm, akademiyle sanayinin, kamu ile piyasanın ortak akılla hareket ettiği yerde olur. Bu proje tüketiciyi korumaya odaklanırken üretim tarafının dinamizminin ve etkisinin ne kadar farkındasınız, çünkü çözüm için sadece regülasyon değil, ürünün yeniden tasarımı da gerekiyor.
Gıda sektörü dışarıdan yalnız tüketim olarak görünür; içeriden bakınca tarımdır, teknolojidir, lojistiktir, kültürdür, sorumluluktur. FOODPATH aracı Food EPI Türkiye, bu bütünün önemli bir kısmını anlatıyor. Ama bir adım ilerisinde gıda sistemini sadece düzeltilmesi gereken bir sorun olarak değil, birlikte geliştirilecek bir değer zinciri olarak görmeliyiz.
Ayrıca araştırma sağlıklı gıda çevresi oluşturmayı devlet tasarımıyla kurulacak bir mimari olarak varsayıyor. Oysa gıda sanayi açısından bakınca; neden çözümler arasında gönüllü dönüşüm, ürün inovasyonu, reformülasyonda sektör öncülüğü, özel sektör kamu ortak modelleri bir alternatif, ek çözüm olarak alınmamış. Bizim perspektifimizden daha çok regülasyon gereği değil, doğru teşvik mimarisi çözümdür.
Mesele aslında FOOFPATH’in örtük olarak taşıdığı yapısal determinizm; sağlıksız beslenmenin nedeni neredeyse bütünüyle sistem olarak okunuyor. Bu yaklaşım önemli ama eksik, çünkü kültür, alışkanlık, aile, damak zevki, gelir davranışı, hatta gündelik mikro kararlar gıda sisteminin parçasıdır. İnsan sadece sistemin nesnesi değildir, aynı zamanda aktörüdür. Bu fark oldukça kritik.
İlginç olan çalışmadaki eşitlik çerçevesi. Eşitsizlik azaltmak çok değerli, fakat bazı önerilerde buyurucu bir ton var. İnsanlar yanlış tercih yapıyor, sistem onları korumalı, yaklaşımıyla insanların daha iyi tercih yapmasını mümkün kılacak kapasiteyi güçlendirelim, yaklaşımı aynı şey değildir. Birincisi korumacı; ikincisi güçlendiricidir.
Kıyas mantığı ile Finlandiya, Norveç, Portekiz gibi modeller “iyi uygulama” kabul ediliyor. İyi uygulama evrensel midir, bağlamsal mı? Türkiye’nin tarım yapısı, fiyat hassasiyetleri, kayıt dışılık, perakende dokusu, tüketici kültürü farklıysa kıyas ne derece doğru olacaktır. Ama Türkiye’nin gıda kültürü, üretim yapısı ve tüketim dinamikleri kendi bağlamında çözüm üretme kapasitesine sahiptir. İyi politika yalnız ithal edilen model değildir; yerelden öğrenen modeldir.
Bir başka alan çocuklara yönelik pazarlama için kamu sağlığı mantığı ile çıkarılan regülasyonlar; sorun sadece reklam sınırlamak değil, çocuklara sağlıklı alternatifleri cazip kılacak yaratıcı pazar tasarımı da olmalı! Yasak bazen tek araç gibi sunuluyor; o vakit inovasyon geri planda kalıyor.
Vergi önerileri konusunda ise sağlıklı gıdada vergi indirimi önerisi olumlu görünüyor. Ancak sadece fiyat müdahalesi yeterli olur mu; üretim teşvikleri, tedarik zinciri verimliliği, tarımsal üretim dönüşümü olmadan fiyat araç olarak ne kadar etkili olabilir?
Makale kamusal sağlık açısından gıda sistemini regülasyon nesnesi olarak görüyor, inovasyon ve değer yaratmak kabiliyetini göz ardı ediyor. Sağlıklı gıda çevresi yalnız devletin daha çok kural koymasıyla değil; kamunun, gıda sanayinin, inovasyonun ve tüketici davranışının birlikte yeniden tasarlanmasıyla oluşur. Daha sağlıklı gıda sistemleri için gerçekten daha fazla regülasyon gerekmiyor, tüm paydaşların yer aldığı daha akıllı çalışan bir ekosistem gerekli.
Ben meseleyi yalnız regülasyon eksikliği olarak görmüyorum. Çünkü gıda sistemleri yalnız kamu otoritesinin düzenlediği alanlar değildir; aynı zamanda inovasyonun, rekabetin, girişimciliğin ve ortak değer yaratımının da alanıdır. Eğer çözüm olarak vergi, kısıtlama ve kontrol mekanizmaları ele alınırsa gıda sistemlerinin dönüştürücü potansiyelinin önemli kısmını dışarıda bırakmış oluruz.
Sağlıklı gıda çevresi dediğimiz şey sadece daha az şeker, daha az tuz, daha sıkı reklam kuralları değildir. Aynı zamanda daha iyi ürün inovasyonu, daha erişilebilir besleyici alternatifler, daha verimli tarım sistemleri ve tüketiciyi güçlendiren tercihler mimarisidir. Reformülasyon yalnız regülasyon baskısıyla değil, piyasadaki rekabet ve yenilik baskısıyla olur. Hatta çoğu zaman böyle daha hızlı, daha iyi olur.
Bu nedenle gıda sanayisini yalnız düzenlenmesi gereken bir risk alanı olarak değil, çözümün parçası olarak görmek gerekir. Kamu ve özel sektör arasında kurulan akıllı ortaklıklar, bazen yeni yasaların tek başına yapabileceğinden daha büyük etki üretir. Sağlıklı atıştırmalık inovasyonu, daha iyi porsiyon mimarileri, çocuklara yönelik yaratıcı beslenme eğitimleri, tarımsal değer zincirlerinin yeniden tasarımı, bunların hepsi regülasyonla birlikte ele alınmalıdır.
Bana göre sorun, insanları daha az kötü seçenekle çevrelemekten çok, daha çok iyi seçenekle buluşturmak. Bu ikisi aynı şey değildir.
Çocuk beslenmesi, obezite ve halk sağlığı konusunda toplumsal hassasiyetin artmasını son derece önemli buluyorum. Ancak bu hassasiyetin inovasyonu boğan değil, inovasyonu yönlendiren biçimde kurulması gerekir. Yasaklar bazen gereklidir; ama kalıcı dönüşüm çoğu zaman yaratıcı piyasa tasarımlarından gelir. Benim için mesele “regülasyon mu serbest piyasa mı” ikiliği değil. Mesele akıllı ekosistem tasarımı. Kamu standart koyar, özel sektör yenilik üretir, tüketici güçlenir; sağlıklı gıda sistemleri böyle kurulur. Çünkü sağlıklı gıda sistemleri daha fazla regülasyonla değil yalnızca daha akıllı işleyen ekosistemlerle inşa edilir.
AYRICA, yerli yersiz bilhassa sosyal medyada sorulan gıda ve beslenme konusundaki çeşitli vesilelerle gündeme gelen hatta daha önce de yayınladığım soruları ve cevaplarımı buraya ekliyorum.
SORU CEVAPLAR
1.Kamuoyunda sıkça tartışılan palm yağı kullanımı hususunda; İngiltere’deki üretim bantlarınızda kullandığınız yağ profili ile Türkiye’deki eşdeğer ürünlerinizde kullandığınız yağ profili birebir aynı mıdır? Türkiye’de ayçiçek yağı veya tereyağı yerine doymuş yağ oranı yüksek palm yağının tercih edilmesinin sebebi, teknolojik zorunluluk mu yoksa sadece maliyet optimizasyonu mudur?
pladis olarak, dünyadaki tüm operasyonlarımızda olduğu gibi en büyük üretim üslerimiz olan Türkiye ve Birleşik Krallık’ta da palm yağı kullanıyoruz. Bunun yanında, farklı ülkelerdeki tedarik imkanlarına bağlı olarak Ayçiçek yağı, kanola yağı, pamuk yağı, shea yağı, tereyağı ve zeytinyağı gibi farklı yağlar da kullanılabiliyor.
Türkiye ve Birleşik Krallık’ta kullanılan palm yağı spesifikasyonları birbirleriyle uyumludur. Her iki bölgede de kalite, gıda güvenliği ve sürdürülebilir tedarik açısından ortak standartlar uygulanmaktadır.
ESG yani çevre ve sürdürülebilirlik yaklaşımımız açısından da benzer standartlar uyguluyoruz. 2026 yılından itibaren kullandığımız tüm yağlar için TTP yani plantasyona kadar izlenebilirlik sistemine geçmiş bulunuyoruz.
Ayçiçek Yağı veya Tereyağına kıyasla Türkiye’de palm yağının tercih edilmesinin başlıca nedenleri ikame ürünlere kıyasla maliyet avantajı, işlevsellik ve teknolojik rolleridir. Zaten kendisine yeterli miktarda yağ üretemeyen ülkemizde diğer yağların yeterli miktarda temini kabil değildir.
Fonksiyonellik açısından palm yağı şunları sağlar:
Fırıncılık ve bisküvi uygulamaları için yani hamur işleri için gereken yoğurulabilirlik
Güvenilir raf ömrü
İşleme sırasında ısıya dayanıklılık (bu nedenle kızartma yağlarında daha sağlıklı olduğu araştırmalarla kanıtlanmıştır)
Ayçiçek yağı, kanola, zeytinyağı ve tereyağı ile benzer hamur işlerinin üretimi, yurt çapında dağıtımı ve ihracatı mümkün olmaz.
Ayrıca, %70 doymuş yağ içeren tereyağı, palm yağından daha yüksek doymuş yağ seviyesine sahiptir; keza zeytinyağında ise doymuş yağ oranı %12-15 civarındadır. Dolayısıyla burada asıl mesele, ürünün besinsel yapısı, teknolojik ihtiyacı, tedarik sürekliliği ve kullanım amacının birlikte değerlendirilerek en uygun yağ profilinin belirlenmesidir.
Biz de bu doğrultuda, kullandığımız yağlarımızın performans ve temin imkanlarını ülkemiz lehine geliştirmek için karışımlar geliştiriyor ve birçok Ar-Ge projesi yapıyoruz. Mesela ülkemizde üretilen likit nebati yağların üretimini geliştirmek için Tarım Bakanlığı ile birlikte çalışıyoruz. Hedefimiz ülkemizde yağlı tohum ekimini artırarak palm yağı ithalatını azaltmaktır. Çünkü bizim ürünlerimizde likit nebati yağ kullanımı tercihimizdir.
2.Ülkemizdeki şeker pancarı üreticilerini desteklemek stratejik bir öneme sahiptir. Ancak ürünlerinizin birçoğunda maliyeti daha düşük olan Glukoz-Fruktoz şurubu veya glikoz şurubu kullanıldığını görüyoruz. Türkiye’deki tüketicilere sunduğunuz ürünlerde nişasta bazlı şeker kullanım oranınız nedir?
Ülkemizdeki şeker pancarı üreticilerini desteklemek bizim için stratejik öneme sahiptir. Bu doğrultuda, yıllar önce alınan idari kararlar doğrultusunda, ürünlerimizden glukoz şurubu çıkarılmıştır.
2025 yılı verilerine göre, Türkiye’de satışa sunduğumuz Ülker ve Godiva markalı ürünler içinde nişasta bazlı şeker içeren ürünlerin toplam tonajı yaklaşık 5.000 tondur. Bu miktar, yaklaşık 400 bin tonluk toplam üretim hacmimizin yalnızca %1,22’sine karşılık gelmektedir.
Nişasta bazlı şeker, portföyümüzde sadece belirli fonksiyonel gereklilikleri olan sınırlı sayıdaki üründe kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, ürünlerimizin %98’inde ana şeker kaynağı olarak şeker pancarı tercih edilmektedir.
Dolayısıyla, ürünlerimizin neredeyse tamamında temin edilebildiği takdirde şeker kaynağı olarak pancar şekeri tercih edilmekte; nişasta bazlı şeker ise yalnızca özel teknik gereklilik bulunan sınırlı ürünlerde, kontrollü oranlarda yer almaktadır.
3.Sofra şekeri ile nişasta bazlı şekerin insanların sağlığı üzerindeki etkisinin aynı olduğuna inanıyor musunuz? Eğer aynı ise, geçmişte bebek bisküvilerinizde glikoz şurubu kullanırken, daha sonra neden bunu kaldırdınız?
Sakkaroz (çay şekeri), glukoz, fruktoz (meyve şekeri) ve laktoz (süt şekeri) en yaygın bilinen şeker türleridir. Nişasta ise yapısında şeker birimleri bulunan, suda çözünmeyen kompleks bir karbonhidrattır. Bu kompleks yapı, vücutta kullanılabilir hale gelebilmesi için sindirim yoluyla parçalanır. Sanayide ise nişasta bazlı şekerler, mısır veya buğday gibi bitkilerde bulunan nişastanın endüstriyel işlemlerle parçalanması sonucu elde edilir.
Şekerler farklı kaynaklardan elde edilse ve farklı isimlerle anılsa da vücutta sindirilip enerjiye dönüştürülürken benzer şekilde metabolize edilir. Bu nedenle, pancar şekeri ile nişasta bazlı şekerlerin sağladığı enerji miktarı aynıdır. Şekerlerin çoğu, farklı oranlarda glukoz ve fruktozdan oluşur. Örneğin pancardan elde edilen şeker yani sakkaroz %50 glukoz ve %50 fruktoz içerirken, mısır nişastasından elde edilen şeker yani yüksek fruktozlu mısır şurubu yaygın olarak yaklaşık %45 glukoz ve %55 fruktozdan oluşmaktadır.
Sonuç olarak, şekerler metabolize edilirken vücut açısından belirleyici olan, toplam alınan şeker miktarıdır. Bilimsel veriler, bir şeker türünün diğerinden mutlak olarak daha iyi olduğu yönünde bir değerlendirmeyi desteklememektedir. Zaten vücutta sindirim yoluyla metabolize olan tüm şekerler glukoza dönüşmekte ve kan içinde muhtelif hücrelere ulaşmaktadır. Bu nedenle şekerlerin kaynağından bağımsız olarak, önerilen alım düzeyleri çerçevesinde sınırlandırılması en doğru yaklaşımdır.
Mevcut ürünlerimizde ve yeni ürünlerimizi geliştirirken temel referansımız bilimsel veriler ve yürürlükteki mevzuatlardır. Kararlarımızı kişisel inançlara göre değil, gıda biliminin ve düzenlemelerin ortaya koyduğu gerçeklere göre alıyoruz.
Elbette bazı teknik konuları tüketiciye anlatmak her zaman kolay olmayabiliyor. Örneğin tatlı atıştırmalık ürünlerde kullanılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) hakkında zaman zaman yanlış bir algı oluşabiliyor. Bazı tüketiciler bunun yalnızca maliyeti düşürmek amacıyla kullanıldığını düşünebiliyor. Oysa bisküvi formülasyonlarında kullanılan NBŞ miktarı oldukça düşüktür. Bir bisküvinin toplam şeker oranı genellikle %16–32 civarındadır ve bunun yalnızca yaklaşık %2–2,5’lik kısmı NBŞ olabilir.
Biz bisküvilerde pişerken renk alması, üründe şekerin zamanla kristallenmemesi için enterverti şeker kullanıyoruz. Bunu da pancar şekerinden imal ediyoruz.
Bu küçük miktar kullanılan enterverti şeker, evde annelerimizin reçel pişirirken içine limon sıkması gibi bilinen basit bir şekilde yapılagelmektedir; yani maliyet avantajı için değil teknolojik bir amaç için kullanılır, yoksa mesela reçel şekerlenir. Bisküvinin de pişme sırasında doğru şekilde kızarmasını sağlamak, renginin ve aromasının gelişmesine katkıda bulunmak için bu bileşen kullanılmadığında ürün yeterince kızarmayabilir ve tüketici bisküviyi iyi pişmemiş olarak algılayabilir. Bizim hedefimiz tüketicinin her lokmada keyif aldığı, beklediği kaliteyi sunan ürünler üretmektir.
Bununla birlikte tüketici beklentilerini de yakından takip ediyoruz. Örneğin sosyal medya tezviratına karşı bebek bisküvilerimizde, tüketiciler NBŞ kullanılmasını tercih etmediği için bu bileşeni formülasyondan çıkardık. Yerine yukarıda izah ettiğimiz şekilde pancar şekerinden elde edilen enterverti şeker kullanıyoruz.
Kısacası ürün geliştirme yaklaşımımız; bilimsel temellere dayanan, mevzuata uygun ve aynı zamanda tüketici beklentilerini dikkate alan dengeli bir anlayış üzerine kuruludur.
4.Ürünlerinizde palm yağı ve türevlerinin kullanımının yoğun olduğu görülüyor. Palm yağını nereden tedarik ediyorsunuz? Ürünlerinizde ayçiçek yağı veya zeytinyağı kullanımı oranı nedir? Palm yağı kullanmadığınız bir ürününüz var mı?
Palm yağı, palmiye meyvesinden elde edilen bitkisel bir yağdır. Palmiye ağacı, aslında hurma ağacıdır. Bu yağlık hurma yenmez, meyve ve çekirdek kısmından farklı özelliklere sahip yağlar sıkılır. Doğal yapısı gereği trans yağ içermez ve kolesterol bulunmaz.
Tropik iklim kuşağında yetişen palmiye ağacı, Afrika’nın yerel bir bitkisi iken, endüstriyel amaçla Malezya’da ve civarında yetiştirilmiştir. Bugün dünyada kullanılan yağların üçte biri palm yağıdır. Subtropik bölgelerde yıl boyunca hasat edilebilmesi ve yüksek verimliliği nedeniyle uzun yıllardır yaygın olarak plantasyonlarda üretilmektedir. Yüksek tarımsal verimlilik, palm yağının büyük ölçekte sürdürülebilir ve erişilebilir bir hammadde olmasını sağlamaktadır ve bazı özellikleri nedeniyle gıda endüstrisinde bazı kullanım alanlarında ikamesi bulunmamaktadır.
Bizim kullandığımız palm yağı ve farklı fraksiyonları Malezya’dan ithal edilmektedir. Tedarik süreçlerimizde kalite, sürdürülebilirlik ve izlenebilirlik kriterlerini esas alıyoruz.
Ürünlerimizde tek tip yağ kullanımı söz konusu değildir. Her ürün, kullanım amacı, tüketici beklentisi ve teknik gerekliliklere göre farklı yağ bileşimleriyle özel olarak formüle edilmektedir.
Zeytinyağı özellikle yüksek fiyat nedeniyle margarinlerimizin mevcut reçetelerinde bulunamamaktadır. Ancak, bazen pazar ve tüketici ihtiyaçları durumunda margarinlere eklediğimiz dönemler olmuştur. Luna Zeytinyağlı kase margarin olarak rafta yer alan ürünümüzün içeriğinde kullanılmıştır.
Ürünlerimiz kullanım yerlerine göre özel reçetelere sahiptir, mesela:
Tüketiciler için üretilen çeşitli yağ ürünlerimizden,
Terem sıvı margarinimiz palm yağı içermemektedir. %100 ayçiçek yağı ile üretilmektedir.
Terem, Bizimyağ, Luna kase margarin ürünlerimizin içeriğinde %85’lere varan oranlarda Ayçiçek yağı kullanılmaktadır.
Pasta, baklava, çörek, börek vb için kullanılan yağ ürünlerimiz, kullanım yerine göre %10-%20 likit yağ içermektedir. Ayçiçek, pamuk, kanola oranları sezonluk bulunulabilirlik yani yağ fiyatlarına göre şekillenmektedir.
Gıda sanayi için ürettiğimiz yağlar çoğunlukla %100 palm bazlı reçeteye sahiptir. Bazı ürünlerimizde ise kullanım yerine göre likit yağ içerir. Bunlar ayçiçek, kanola ve pamuk yağı olabilmektedir.
Palm yağı, trigliserid kompozisyonu ve katı yağ içeriği bakımından ayçiçek ve zeytinyağından oldukça farklı özelliklere sahip olup, daha geniş kullanım alanına sahiptir. Mesela yapısı ve kontrollü kristalizasyon davranışı ile gıdada kullanımda önemli katkılar sağlamaktadır:
Hamura ve ürüne yapısını verir.
Gevreklik, kolay çiğnenme ve yumuşaklık sağlar
Bozulmaya dayanıklıdır, ürünün raf ömrü uzun olur.
Hamurda havayı hapseder ve yüksek hacim alır, yani kabarma imkanı sağlar.
Kreması kabarır, hafif olur.
Hızlı kristalize olması, üretimde kullanım kolaylığı sağlar.
Ağızda hızlı erir.
Ayrıca Palm yağı diğer bitkisel yağlara oranla daha yüksek doymuş yağ içerdiği için
Oksidasyona yani bozulmaya karşı daha dirençlidir.
Yüksek sıcaklıkta polimerizasyona daha dayanıklıdır.
Kızartma uygulamalarında daha uzun fritöz ömrü sağlar.
Palm yağı, belirli ürün ve kullanım alanlarında teknik, duyusal ve kalite gerekliliklerini karşılayan önemli bir hammaddedir. Ürünlerimizde yağ seçimi; mevzuat, bilimsel kriterler, ürün fonksiyonu ve tüketici beklentileri birlikte değerlendirilerek yapılmaktadır.
Maliyet ve Tedarikçi Avantajı:
Palm yağı, yüksek verimli tarımsal üretimi sayesinde maliyet avantajı da sunar ve piyasadaki en uygun fiyatlı bitkisel yağlardan biridir. Ayrıca palm yağının bölge ve üretici, tüccar olarak tedarikçisi çoktur.
Palm yağı, palm meyvesinden yani yağlık hurmadan elde edilen bitkisel bir yağdır. Palmiye ağacının yağlık meyve ve çekirdek kısmından farklı özelliklere sahip yağlar üretilmektedir. Günümüzde dünya genelinde en kolay erişilebilen bitkisel yağlardan biridir ve küresel bitkisel yağ üretiminin yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır. Doğal yapısı gereği trans yağ içermez ve kolesterol bulunmaz.
5.Türkiye’de kaç ton margarin satıyorsunuz? Margarin satışını yaparken kaç farklı markanız var? Bu margarinlerin tereyağ ve ayçiçek yağına kıyasla sağlığa etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu ürünlerin tüketiminin orta ve uzun vadede Türk milletinin sağlığına olumsuz etkileri olduğunu düşünüyor musunuz?
Türkiye’de margarin pazarı yaklaşık 300.000 tonluk bir büyüklüğe sahiptir. Bunun yaklaşık 115.000 tonu perakende, 185.000 tonu ise ev dışı tüketimden oluşmaktadır.
Margarin kategorisi Türkiye’de oldukça köklü ve yüksek penetrasyona sahip bir kategoridir. Bugün tüm hanelerin yaklaşık %87’sine ulaşan bir ürün olması, Türk mutfağındaki kullanım alışkanlıklarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Özellikle hamur işleri, pastacılık ve sıcak yemek uygulamalarında sağladığı performans nedeniyle hem ev mutfaklarında hem de profesyonel mutfaklarda yaygın şekilde kullanılmaktadır.
Şirket olarak biz de bu kategoride farklı kullanım ihtiyaçlarına hitap eden Bizim, Terem, Luna, Sabah, Ona, Yayla, Halk, Ustam gibi markalarımızla kase ve paket şeklinde anbalajlarda olmak üzere farklı segmentlerde faaliyet gösteriyoruz. Ev tüketimine yönelik paket formunda, kase formunda sürülebilir, şişe formunda sıvı ürünlerden, pastacılık, catering gibi profesyonel mutfaklarda kullanılan ürünlere kadar geniş bir portföyümüz bulunuyor.
Sağlık açısından bakıldığında, margarin bitkisel yağ bazlı bir üründür ve günümüzde modern üretim teknolojileri sayesinde hidrojene edilmeden trans yağ içermeyen formülasyonlarla üretilmektedir. Ayrıca margarin formülasyonunda doymuş yağ oranı kalp, damar sağlığı, kolesterol seviyeleri ve obezite riskini yönetmeye yarayan doymuş yağ oranı tereyağına, hatta kase margarinlerde zeytinyağına kıyasla daha düşük seviyelerdedir. Bu da özellikle bitkisel bazlı beslenme eğiliminin güçlendiği günümüzde margarini iyi bir bitkisel yağ alternatifi haline getirmektedir, bilhassa kase margarinlerde durum böyledir.
Üretim esnasında margarin yüksek teknoloji ve hijyen standartlarında kullanılan bir gıda ürünüdür ve gıda güvenliği mevzuatı kapsamında düzenli olarak yetkililer tarafından denetlenmektedir. Elbette tüm gıda kategorilerinde olduğu gibi burada da önemli olan dengeli ve çeşitlendirilmiş tüketimdir. Tereyağı, zeytinyağı, ayçiçek yağı ve margarin gibi farklı yağ türlerinin beslenmede farklı yerleri, mutfaklarda farklı kullanım alanları bulunmaktadır. Mevzuat ve maliyet müsaade ettiğinde zeytinyağlı margarinler de zaman içinde üretilmektedir.
6.Bir ürünün mevzuata uygun olması sizin için yeterli bir şart mıdır? Bir ürünün sağlıksız olduğunu bilseniz, sırf mevzuata uygun diye üretir misiniz? Mevzuatın halk sağlığı yararına düzenlenmesi sizce sadece devletin görevi midir? Ülkemizde bu düzenlemeleri engelleyecek veya geciktirecek müdahaleler olduğunu düşünüyor musunuz?
Elbette, bir ürünün mevzuata uygun olması gıda güvenliğinin temel bir şartıdır. Ancak, tek başına hiçbir zaman yeterli değildir. Zira Türkiye’de gıda güvenliğini düzenleyen 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, gıda işletmecisinin sorumluluğunu yalnızca “mevzuata uygun ürün üretmek” le sınırlamaz; aynı zamanda halk sağlığının korunması, risklerin önlenmesi, bilimsel temelli kontrol sistemlerinin işletilmesi ve tüm üretim zincirinde gıda güvenilirliğinin sürekliliğini sağlamayı da yükümlülük olarak tanımlar. Mevzuata uyum asgari gerekliliktir. Risk temelli HACCP’de Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları, bilimsel doğrulama, izlenebilirlik, kriz yönetimi esas sorumluluktur. En önemlisi tüketici sağlığını korumak açısından ihtiyati yaklaşım esastır. Bu yaklaşımın temelinde, ciddi veya geri döndürülemez zarar riski ve bilimsel belirsizlik durumunda, karar vericinin koruyucu ve önleyici tedbirler alması yer almaktadır. Mevzuata uygun ama sağlıksız hatta haram olduğu bilinen bir ürünü sürdürmek bu ilkeyle bağdaşmaz.
Dünya Sağlık Örgütü, gıda güvenliğini paylaşılan sorumluluk olarak tanımlar. Üreticilerin yalnızca üretim öncesinde değil, ürün piyasaya sunulduktan sonra da şikayetlerin izlenmesi, geri çağırma ve reformülasyon gibi süreçleri benimseyerek aktif ve şeffaf bir rol üstlenmesini gerekli görür. Biz de şirket olarak bu bilinçle hareket ediyoruz. Küresel olarak Gıda Güvenliği Kurulumuz teşkilatı ile bunu sağlıyoruz.
Gıda Mevzuatın düzenlenmesi ve güncellenmesi şüphesiz devletin ve yasama organının görevidir. Kamu otoriteleri, bilimsel veriler ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda bu düzenlemeleri yapar. Özel sektörün sorumluluğu ise bu düzenlemelerin etkin bir şekilde uygulanması ve hayata geçirilmesi noktasında başlar.
Türkiye’de ve ürünlerimizi piyasaya sunduğumuz tüm ülkelerde uyguladığımız kendi iç gıda güvenliği standartlarımız bulunmaktadır. Bu standartlar, yetkileri oldukça geniş olan şirket içi küresel Gıda Güvenliği Kurulumuz tarafından, bilimsel temelli kontrol sistemleri izlenebilirlik ve kriz yönetimi esas alınarak belirlenmekte ve aktif şekilde denetlenmektedir. Bu kurul, yalnızca üretim süreçlerimizi değil, aynı zamanda hammadde temin ettiğimiz tedarikçilerimizi de denetleme yetkisine sahiptir. Tüketici sağlığını korumak adına benimsediğimiz ihtiyati yaklaşım, tüm bu süreçlerin temelini oluşturur. Kurucumuz merhum Sabri Ülker bey: Kendim yemediğim, çocuklarıma yedirmediğim hiçbir şeyi çocuklara yedirmem” derken bu ilkeyi vurgulamaktadır.
İhtiyatlı olmak ilkesi, ciddi veya geri döndürülemez bir risk ihtimali bulunduğunda, bilimsel belirsizlik olsa dahi koruyucu ve önleyici tedbirlerin alınmasını öngörür. Bu ilke çerçevesinde, mevzuata uygun olsa bile halk sağlığı açısından risk taşıdığı bilimsel olarak ortaya konmuş bir ürünün sürdürülmesi kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla, hiçbir sorumlu gıda işletmecisi sorunlu bir ürünü yalnızca mevzuata uygun olduğu için üretmeye devam etmez.
Bu nedenle şirket olarak, bu tür düzenlemeleri engellemek veya geciktirmek gibi bir yaklaşım yerine aktif olarak, yurtiçi ve yurtdışında otoritelerle beraber riskleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Mesela ülkemizde yağ sanayi kendi içinde birleşerek ve inisiyatif alarak ürünlerde bulunan trans yağı elimine etmiştir. Bu Türkiye’mizin mesleki gönüllü teşekküllerinin bir başarısıdır. Ancak bundan yıllar sonra Avrupa’da ve ülkemizde bu husus regülasyonlarda düzenlenmiştir. Devletin regülasyon sorumluluğu vardır; ancak Kodeks, Dünya Sağlık Örgütü ve Ekonomik İş Birliği ve Kalınma Örgütü (OECD) çizgisinde özel sektör de bilime dayalı, şeffaf ve özenle yükümlülüğüne uygun biçimde aktif rol almalıdır. Mevzuatın halk sağlığı yararına düzenlenmesi sadece devletin görevi değildir, çok paydaşlı bir yönetişim alanıdır. Biz de bu bilinçle hareket ediyoruz. Bu süreçlerde kamu otoriteleriyle iş birliği içinde çalışıyor, şeffaflık ve özen yükümlülüğüne uygun biçimde üzerimize düşen rolü aktif olarak yerine getiriyoruz ve toplum sağlığı ortak hedefine tam destek veriyoruz.
Mevzuatların güncellenmesi, bilimsel gelişmelerin, halk sağlığı ihtiyaçlarının ve küresel değişimlerin yakından izlenmesini gerektiriyor, çünkü bilimin bulguları ve riskler zamanla değişiyor. Ancak yapılacak her düzenleme, ülkenin ekonomik koşulları, sektörel hazırlık seviyesi ve uygulanabilirlik kapasitesi dikkate alınarak planlanmaktadır. Bu sektörün uluslararası rekabetçi kalabilmesi için şarttır. Uygulama sürelerinin de tüm paydaşların en az etkiyle uyum sağlayabileceği şekilde belirlenmektedir. Bu süreçlerde bizim için vazgeçilmez olanın tarafların koordine olarak toplum sağlığı ve güvenilir gıda arzı hedefine odaklanmak olduğu kritik öneme sahiptir.
7.Godiva ve McVitie’s gibi global markalarınızın, Londra veya Brüksel’de satılan versiyonları ile İstanbul’da satılan versiyonları karşılaştırıldığında katkı maddeleri veya şeker miktarında Türkiye aleyhine bir artış söz konusu mudur? Türk halkının tükettiği ürünler, Avrupa standartlarına göre ‘daha az doğal’ içeriklere mi sahiptir?
Çikolata ve Unlu Mamuller başta olmak üzere tüm kategorilerde, Türkiye’de üretilen ve farklı bölgelere sevk edilen Ülker, Godiva, McVitie’s ve sair markalı ürünlerimizde temel prensibimiz tek reçete ve tek teknik spesifikasyonun uygulanmasıdır. Aynı ürünün birden fazla ülkede satışa sunulması bu yaklaşımı değiştirmemekte olup, tüketicilerimiz aleyhine ve bilhassa Türkiye aleyhine herhangi bir uygulama söz konusu değildir. Ancak ürünün tadında ve yemek kalitesine gösterilen özen bazı hallerde istenen hammaddelerin temin sorunu nedeniyle farklılık göstermektedir.
Ürünün farklı ülkelere satılması durumunda, ilgili bölgesel regülasyonlar ve yasal gereklilikler doğrultusunda, mevzuata uyum amacıyla az seviyede teknik uyarlamalar ve etiketlemelerinde aynı bileşenler için mevzuata uygun olarak farklı isimler kullanılabilmektedir. Bu ülkelerin uyguladığı farklı mevzuatlardan kaynaklanmaktadır.
8.Her gün 2 milyon gofret satıyoruz demiştiniz, bu ürettiğiniz gofrette palm yağı ve şeker var. Bu ürünlerin sağlığa yararlı ürünler olduğunu düşünüyor musunuz? Sağlığa yararlı ürünler satmak gibi bir iddianız var mı? Bu ürünlerin hammadde tedariğini nerelerden sağlıyorsunuz?
Ürettiğimiz tüm ürünler yasal mevzuatlara uygun olarak yasal otoritelerin belirlediği standartlar dahilinde üretiliyor ve insan sağlığına doğrudan zararlı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış hiçbir bileşen içermemektedir. Palm yağı, bitkisel bir yağ olup oda sıcaklığında yarı katı formuyla; ürünlerde istenilen gevreklik, ağızda kolay dağılma ve ideal doku özelliklerini sağlamada önemli bir rol oynar. Özellikle trans yağ içermemesi nedeniyle palm yağı, ürünlerde arzu edilen yapının oluşturulmasında uygun alternatiflerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Bireylerin tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak palm yağı içerdiği doymuş yağdan ötürü ve enerji kaynağı olarak şekerin metabolik etkisini göz önünde bulunduruyor, çalışmalarımızı, ürün sunumlarımızı bu çerçevede şekillendiriyoruz. Ürünlerimizi dengeli beslenme ilkeleri doğrultusunda değerlendirerek; tüketicilerin bilinçli tercihler yapmalarını destekleyecek şekilde uygun porsiyonlarda sunuyoruz.
Yeni ürün çeşitlerimizle, hatta yeni kategorilerle dengeli ve sağlıklı beslenmenin parçası olan lif, tam tahıl, protein gibi müspet besin elementlerini artırdığımız ürünlerimizi tüketici ile buluşturduk, çalışmalarımıza devam ediyoruz. Bunlarla birlikte Tübitak ile iş birliği çerçevesinde geliştirdiğimiz farklı vitamin ve mineraller içeren, özel tüketim okazyonları için ürünlerimiz de raflarda yer almaktadır. Tüketicilere fonksiyonel fayda sağlayan yani probiyotik, vitamin, mineral vb ürün içerikleri üzerinde üniversiteler ile iş birliği içinde çalışmaya devam ediyoruz. Bu hammaddeleri Türkiye’de ve Avrupa’da alanında öncü teknik yetkinliği yüksek endüstriyel partnerlerimizden tedarik ediyoruz.
9.Godiva ürünlerini nerede üretiyorsunuz? Silivri’de ürettiğiniz ürünleri Belçika’da üretiliyor gibi satmanızın sebebi ticari bir strateji midir? Bunun tüketici üzerinde aldatıcı bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Bununla alakalı yurtdışında herhangi bir yaptırıma veya engele maruz kaldınız mı?
Godiva çikolata ürünlerini Belçika, Kuzey Amerika (Reading), Türkiye (Silivri), Cidde (Arabistan) ve Çin’de üretiyoruz. Buna ek olarak, Godiva Café taze ürünleri kek ve pastacılık ürünleri, Café lokasyonlarına yerel olarak üretiliyor.
Godiva ürünlerini, Belçika’da üretilmedikleri halde orada üretilmiş gibi pazarlamıyor ve satmıyoruz. Etiketlememiz tamamen şeffaftır ve portföyümüzdeki her bir ürünün menşe ülkesini açıkça belirtir. Ayrıca bu uygulamanın tüketicileri yanılttığına inanmıyoruz. Godiva ürünleri, üretim tesisinden bağımsız olarak, Belçika’nın çikolata mirasıyla ilişkilendirilen imzalı kaliteyi, sanatı ve lezzet profilini garanti eden aynı titiz standartlarda üretilmektedir. Bu durum, dünya çapında tutarlı “Godiva’ya layık Belçika kalitesini” sürdürmeye odaklanan ürün tasarım stratejimizle de pekiştirilmektedir.
“Godiva Belçika 1926” ifadesinin yanıltıcı olduğunu iddia edenler olmaktadır. Halbuki bu hususlar teknik olarak markanın ayrılmaz bir özelliğidir. Tıpkı Almanya’da nesillerdir yaşayan soydaşlarımızın ad, soyadlarının Türkçe ve kendilerinin de Türk olmaları gibi. Birçok ülkede tüketiciyi koruma yasalarının güçlendirilmesiyle, pazarlama beyanları, gerçeklere dayalı olsalar bile kritik edilmekte ve şikayet konusu olmaktadır. Bizim için vaki olan şikayet ve mahkemeler ABD’de dahi lehimize neticelenmiştir.
Keza global dağıtımı olan bir markanın pazardaki benzerleri için bir zaruri hakikat olan birçok lokasyonda üretimi gereklidir. Bu durum global gıda şirketleri için oldukça yaygın bir üretim modelidir. Uluslararası markalar, farklı pazarlara daha hızlı erişebilmek, rekabetçi olabilmek adına tedarik zincirini verimli yönetebilmek için üretimlerini çeşitli ülkelerdeki tesislerinde gerçekleştirmektedir. Belçika ibaresi markanın altında, kuruluş yerine ve yılına atıf yapacak şekilde global marka pazarlamasının genel geçer uygulamalarında olduğu gibi markadan daha küçük puntolarla konumlandırılmıştır. Ancak markada yer alan şirketin mirasına atıf yapan bu kullanım haricinde, ürünlerin etiketlemesinde, reklamlarında Belçika’da üretilmiştir gibi ifadeler kullanılmamaktadır. Ürünlerin üreticisi halihazırda ambalajlarda açıkça yer almakta, ürünlerin nerde üretildiği şeksiz, şüphesiz tüketicilerin bilgisine sunulmaktadır; zaten mevzuatın genel hükmü de bu yöndedir.
10.Son dönemde tüketici şikayetlerinde artış gösteren ‘gramaj düşürmek’ uygulamalarınızda; ambalaj boyutu aynı kalırken adet, ebat veya ağırlığın azaltılmasını ‘tüketiciyi yanıltıcı’ bir ticari hamle olarak değerlendiriyor musunuz? Bu uygulamaların birim maliyet/kâr marjı üzerindeki etkisi kamuoyu ile şeffafça paylaşılmakta mıdır?
Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği kapsamında, Ticaret Bakanlığı tarafından 2021 yılında “gramaj düşürmek” uygulamalarına ilişkin bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemeye göre; ambalaj boyutu aynı kalırken ürün gramajının düşürülmesi durumunda, söz konusu değişikliğin tüketici tarafından fark edilemeyecek şekilde sunulması açıkça “yanıltıcı” uygulama olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla gramaj düşürülmesi veya gramaj değişikliği yapılması yasak değildir; yasak olan bu değişikliğin tüketiciyi yanıltacak biçimde uygulanmasıdır.
Ambalaj üzerinde net miktarın açık ve doğru şekilde belirtilmesi, Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği kapsamında zorunlu bir yükümlülüktür. Bu çerçevede, bir ürünün gramajında değişikliğe gidilmesi hâlinde, bu bilginin tüketiciye açık ve anlaşılır biçimde sunulması ilave bir yükümlülük olarak tanımlanmıştır. Uygulamada bu bilgilendirme, ambalaj üzerinde net miktar bilgisinin yanında veya üzerinde yer alan “yeni gramaj” ifadesiyle yapılmaktadır.
Diğer yandan, mevzuat kapsamında işletmelerin kâr marjlarını açıklama yükümlülüğü bulunmamaktadır; bu bilgiler ticari sır niteliği taşımaktadır. Ancak mevzuatın öngördüğü şeffaflık, ürün miktarındaki değişikliklerin açık biçimde beyan edilmesini kapsamaktadır. Tüketicinin, satın aldığı ürünün miktarını bilmesi ve fiyat etiketi üzerinden birim fiyat ile satış fiyatına erişebilmesi halinde, bilinçli karar vermek süreci korunmuş olur. Bu hususlar, Fiyat Etiketi Yönetmeliği ile güvence altına alınmıştır.
Sonuç olarak, gramaj düşürmek uygulamaları mevzuata uygun ve şeffaf biçimde beyan edildiği sürece yasaldır. Bu alandaki temel ilke; tüketicinin doğru, açık, anlaşılır ve yanıltıcı olmayan bilgiyle korunmasıdır.
Gramaj değişiklikleri hızlı tüketim ürünlerinin genelinde kullanılan bir uygulamadır.
Dünyadaki enflasyonist gelişmeler kaynaklı bazen artan hammadde ve enerji maliyetlerinden tüketicilerimizin etkilenmemesi için kaliteden feragat etmeden ürünlerimizi ulaşılabilir kılmak için gramaj, ebat veya adet değişiklikleri yaptığımız ürünlerde ilgili mevzuata uygun olarak gramajın değiştiğini ön yüzde görünür şekilde belirtiyoruz. Zaten ürünlerimiz beslenme kriterleri açısından incelendiğinde birden fazla porsiyon ihtiva ediyor. Bu değişiklikler sunulan porsiyon miktarını azaltıyor, ürünü ulaşılabilir kılıyor.
11.Ambalaj ön yüzünde büyük puntolarla ‘fındıklı’, ‘fıstıklı’, ‘muzlu’ vb. ibareler yer alırken; içindekiler kısmında bu maddelerin eser miktarda veya bindeli oranda bulunması ve tadın aroma vericilerle sağlanması, sizce ‘dürüst ticaret’ ilkesiyle ne kadar örtüşmektedir? Mevzuatın buna izin veriyor olması sizin için yeterli bir ilkesel duruş mudur?
Tüketicilerimizin en üst düzeyde korunması ve doğru bilgilendirilmesi, şirket olarak en temel görevimiz ve önceliklerimizdendir. Bu yaklaşımımızın yasal çerçevesini, Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliği oluşturmaktadır. Bu yönetmeliğin temel amacı, bir ürünün bileşimi, miktarı ve doğası gibi özellikleri hakkında tüketicinin yanlış bir algıya kapılmasını önlemektir. Yönetmelik, ambalaj ve tanıtımın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini, aroma ile tatlandırılan ürünlerde “aromalı” ibaresinin ambalajın ana görüş alanında açıkça belirtilmesini ve aroma verici kullanılan ürünlerde o bileşene ait yanıltıcı görsellerin kullanılmamasını kesin kurallara bağlamıştır. Bileşenin kendisi ile birlikte aroma verici kullanılan ürünlerde de bütüncül bir yaklaşımla değerlendirme yapılıp ürün adına ve kullanılacak görsellere, ifadelere yer verilmesini zorunlu kılar. Ön plana çıkarılan bileşenin kullanım oranının yüzde (%) olarak beyan edilmesi de zorunluluktur. Tüketicinin aldatılmasını önlemeyi ve bilinçli tercih yapabilmesini sağlamayı amaçlar.
Gıda üretiminin tabii ki bazı teknolojik ve duyusal gerçeklikleri bulunmaktadır. Örneğin tarçın, nane veya damla sakızı gibi yoğun aromatik bileşenlerin yüksek oranlarda kullanımı, ürünün tat dengesini bozabilmektedir. Kullanım miktarları sınırlı tutulur, miktar bir kriter olmaktan çıkar. Benzer şekilde, bazı meyve ve sebze içeren ürünlerde ilave aroma verici kullanımı da söz konusu olabilmektedir. Bu uygulama; ürünlerin lezzet standardizasyonunun sağlanması ve raf ömrü boyunca aynı tat profilinin korunması amacıyla mevzuata uygun olarak, ürünlerimizin aynı lezzette kalmasını sağlamak amacıyla aroma vericiler destekleyici bir rol oynar. Bu tat destekleyici hammaddeler doğadan gelen mevsimsel ve bölgesel farklılıkları giderir, tüketicinin beklentilerini karşılar.
Bu noktada bizim için temel ilke, her koşulda tüketiciye karşı tam bir şeffaflık ve dürüstlük sergilemektir. Tüketicilerin markalarını, ürünlerini göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürede değiştirebildikleri bir çağda şeffaf ya da dürüst olmayan, güven vermeyen şirketlerin hayatta kalması mümkün değildir. Şirket politikamız gereği, teknolojik olarak mümkün olan her üründe gerçek bileşen kullanımını belirli bir minimum seviyenin altına düşürmüyor, aroma vericileri sadece stabilite ve standardizasyon amacıyla destekleyici unsur olarak kullanıyoruz. Tüketicilerimizi yanıltabilecek ifade veya görsellere yer vermiyoruz. Böylece hem yasal yükümlülüklerimizi yerine getiriyor hem de dürüst ticaret ve tüketici güveni ilkesine sıkı şekilde bağlı kalıyoruz.
12.Türkiye’deki enflasyonist ortam göz önüne alındığında; Türkiye pazarındaki operasyonel kâr marjınız ile İngiltere veya ABD pazarındaki kâr marjınız arasında nasıl bir fark vardır? Türkiye’deki üretim maliyetlerinin düşüklüğü (işçilik, enerji vb.) son ürün fiyatına tüketici lehine yansıtılmakta mıdır?
Mevzuat kapsamında işletmelerin detaylı kâr marjlarını açıklama yükümlülüğü bulunmamaktadır; bu bilgiler ticari sır niteliği taşımaktadır.
Türkiye ve Birleşik Krallık’ta üretim yapan şirketlerimizin Kâr/Zarar tablolarına atıfta bulunarak, faaliyet kârı marjlarını karşılaştırdığımızda, benzer kategoriler için tüketici birim fiyatlarının daha yüksek olduğu Birleşik Krallık ve İrlanda’da Türkiye’den bir miktar yüksek olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla, maliyetin tüketiciye makul ve benzer bir faaliyet kârı marjı ile yansıtılması konusunda aynı disiplinin uygulandığı sonucuna varabiliriz.
13.Dünyanın en büyük fındık üreticisi olan Türkiye’de faaliyet gösteren bir firma olarak; ihraç ettiğiniz ürünlerde Türk fındığı ve buğdayını kullanmak taahhüdünüz nedir? Ürünlerinizdeki buğdayın ne kadarını yerli olarak temin ediyorsunuz?
Fındık için hem ihraç edilen hem de iç pazarda satılan tüm ürünlerde %100 oranında yerli kaynaklı Türk fındığı kullanılmaktadır. Hatta yurtdışındaki imalatlarımızda da Türk fındığı kullanılmaktadır.
Buğday için, ülkemiz topraklarına, iklim şartlarına uygun yerli tohum geliştiriyoruz ve kullanıyoruz. Buğday için yerel tedarik prensibimizdir. Ülkemizdeki buğday cinsi ve kalitesi yeterlidir. Eğer idare ithalat izni verirse bu durum ya sezonsal ya da yıllık hasat/verim koşulları gibi çeşitli faktörlere bağlı olmaktadır. Ayrıca Türkiye çok miktarda un ve unlu mamüller ihraç etmektedir. Sanayi ihraç kayıtlı buğday kullanmakta ve hatta bazen verim ve fiyat açısından makarna gibi bazı ürünlerde ithal buğday tercih etmektedir.
14.Sizce maliyet düşürmek adına ithal ikame hammadde kullanımı, yerli tarımın sürdürülebilirliğine zarar vermekte midir?
Yıldız Holding şirketleri ve tabii Ülker olarak sürdürülebilirlik stratejimizin temel unsurlarından biri, hammaddelerimizi yerli ve milli kaynaklardan tedarik ederek hem ülkemizin tarımsal üretimini desteklemek hem de tedarik zincirimizin dayanıklılığını artırmaktır. Bugün kullandığımız hammaddelerin %86’sını (kakao ve palm yağı hariç) yerli üreticilerden sağlıyor, bu oranı artırmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Mesela 10 hammadde için yerel tedarikçi geliştirme projelerini tamamladık. Ayrıca bazı emülgatör ve gıda katkı maddelerini yerlileştirmek için Ar-Ge çalışmaları yürütüyoruz. Aliağa Bisküvilik Buğdayı Projesi kapsamında, bisküvi üretimine uygun, yüksek verimli, hastalıklara ve iklim değişikliğine dayanıklı yerli bir buğday türünü ülkemize kazandırdık. Yeni yerli buğday türleri geliştirilmesi ile ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Yerli tedarikçilerimizi güçlendirmek ve sürdürülebilir kaynak kullanımını desteklemek amacıyla, 2000’li yıllardan beri fındık, mısır, buğdayın yanında meyve ve sebze için de Tedarikçi Sürdürülebilirlik Programı yürütüyoruz. Program, yerli tedarikçilerin kapasitesini, sürdürülebilirlik performansını ve uzun vadeli iş birliği potansiyelini sistematik olarak geliştirmeyi hedefliyor. Böylece hem ülke ekonomisine katkı sağlıyor hem de değer zincirimizde çevresel sürdürülebilirliği güçlendiriyoruz.
15.Sağlık Bakanlığı’nın obezite ve diyabetle mücadele eylem planları kapsamında; özellikle çocuklara yönelik ürünlerinizde tuz, şeker ve doymuş yağ oranlarını gönüllü olarak düşürmek için somut bir ‘reformülasyon’ takviminiz var mıdır, yoksa sadece yasal zorunluluk sınırlarında mı kalmayı tercih ediyorsunuz?
pladis Türkiye olarak ürünlerimizde yasal gerekliliklere ve sınırlamalara uymaktayız. Proaktif davranarak portföyümüzdeki şeker, tuz ve yağ oranlarını düşürmek çabalarımızı sürdürüyoruz ve müspet neticeler alıyoruz. Sonuçlar Yıllık Sürdürülebilirlik Raporlarımızda yayımlanmaktadır; kamuoyu erişimine açıktır, altta üç örnek madde bulabilirsiniz:
2020’den bu yana portföy genelinde 28 ton tuz ve 549 ton yağ azaltımı sağlanmıştır.
2016’dan bu yana portföy genelinde 5706 ton şeker azaltımı sağlanmıştır.
2030 Sürdürülebilirlik Hedefleri: 3000 ton şeker, 50 ton tuz ve 1000 ton yağ azaltmayı hedefliyoruz.
Ülker ürünlerinden glikoz şurubunu çıkardık ve ürünlerimiz trans yağ içermemektedir. 2026 yılında portföyden hidrojene yağların çıkarılması planlanmaktadır. Bu konularda mevzuatın önünde ilerlemeyi hedefliyoruz. Sağlık Bakanlığı özellikle şekerin azaltılması konusuna odaklanmaktadır. Aşağıdaki adımlarla şeker azaltma çalışmalarımıza devam ediyoruz:
Mevcut ürünlerimizdeki şeker oranını yeniden formülasyon yoluyla azaltmak.
Tadını meyveden alan, besin değeri yüksek yeni ‘Şeker İlavesiz’ ürünler geliştirmek.
Tüketicilerin az şekerli, şeker ilavesiz veya şekersiz seçenekleri tercih etmesini teşvik etmek için en çok satan ürünlerimizin ‘Şekersiz veya Şeker İlavesiz’ versiyonlarını geliştirmek.
Porsiyon başına tüketilen şeker miktarını ve/veya porsiyon boyutlarını azaltmak.
Mesela yeni geliştirdiğimiz çocuk ürünleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Sodyum hedeflerine ulaşacaktır. Bu ürünler yapay renklendirici ve koruyucu içermeyecek, ayrıca tatlandırıcı bulundurmayacaktır.
Sivil Toplum Kuruluşları ile özellikle Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) ile yakın iş birliği içinde, Sağlık Bakanlığı ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın gıda ve sağlıklı beslenme konusundaki stratejileriyle uyum sağlamak için aktif olarak çalışıyoruz. TGDF’nin Şeker Azaltma Çalışma Grubu’nun bir üyesi olarak, politika geliştirme süreçlerine katkıda bulunuyor ve Bakanlıklar tarafından yürütülen çalışmaları proaktif olarak destekliyoruz.
Bakanlık tarafından yürütülen sağlıklı beslenme çalışmalarını tüm imalat kategorilerimiz için yakından takip ediyoruz. Geçmiş yıllarda margarin kategorisi özelinde yürütülen istişare süreçlerine görüşlerimizle katkı sunduk. Bugün iç piyasaya sunduğumuz margarin portföyümüzde, Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen 2023 tuz hedef değerlerini karşılıyoruz; hatta birçok ürünümüzde bu değerlerin oldukça altında seviyelerde bulunuyoruz.
Bunun dışında okul kantinlerine yönelik özel olarak geliştirilmiş ürünlerimiz bulunuyor. Örneğin ton balıklı bakliyat içeren protein değerleri açısından zengin salata gibi kalori ve tuz dengesi gözetilerek formüle edilmiş alternatiflerimiz; simit ve ekmek çeşitlerimiz bulunuyor. Bunun yanında kek, kurabiye ve börek, pizza, tost ürünleri gibi kategorilerde dengeli besin değerlerine sahip yeni ürün formülasyonları üzerinde çalışmalarımız sürüyor.
Yaklaşımımız sadece yasal gereklilikleri karşılamakla sınırlı değildir. Dünyadaki beslenme trendlerini, bilimsel çalışmaları ve tüketici beklentilerini yakından izleyerek ürünlerimizi sürekli geliştiriyoruz.
16.Ürettiğiniz ürünlerin çocuklar için sağlıklı olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer değilse, bu ürünleri sağlık kriterlerine uygun hale getirmek için herhangi bir çalışmanız var mıdır?
Ürettiğimiz her ürün tüm yasal mevzuatlara uygun olarak ve yasal otoritelerin belirlediği standartlar dahilinde üretilmektedir. İnsan sağlığına doğrudan zararlı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış hiçbir bileşen içermemektedir. Çocuklar ve yetişkinler için ürettiğimiz tüm ürünlerimiz; dengeli beslenmenin bir parçası olarak güvenle tüketilebilir atıştırmalıklardır.
Bu konudaki yaklaşımımız yalnızca yasal gereklilikleri karşılamakla sınırlı değildir. pladis Türkiye olarak, özellikle çocuklara yönelik ürünler başta olmak üzere portföyümüzdeki şeker, tuz ve doymuş yağ oranlarını azaltmaya yönelik reformülasyon çalışmalarını uzun süredir sürdürmekteyiz. Bu kapsamda:
2016 yılından bu yana portföy genelinde 5706 ton şeker,
2020 yılından bu yana 28 ton tuz ve 549 ton yağ azaltımı sağlanmıştır.
2030 sürdürülebilirlik hedeflerimiz kapsamında ilave olarak 3000 ton şeker, 50 ton tuz ve 1000 ton yağ azaltımı planlanmaktadır.
Ayrıca ürünlerimizde trans yağ bulunmamakta olup, glikoz şurubu kullanımına son verilmiş, 2026 yılı itibarıyla hidrojene yağların portföyden tamamen çıkarılması hedeflenmiştir. Yeni geliştirilen çocuk ürünlerinde Dünya Sağlık Örgütü’nün sodyum hedefleri dikkate alınmakta; yapay renklendirici, koruyucu ve tatlandırıcı içermeyen formülasyonlar tercih edilmektedir.
Şeker azaltımı konusunda ise; mevcut ürünlerde reformülasyon, şeker ilavesiz veya düşük şekerli alternatiflerin geliştirilmesi, porsiyon kontrolü, tüketiciyi daha dengeli seçeneklere yönlendirme başlıklarında çalışmalar yürütülmektedir.
Sağlık Bakanlığı’nın obezite ve diyabetle mücadele programları doğrultusunda yürütülen çalışmaları yakından takip ediyor, Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) başta olmak üzere ilgili paydaşlarla iş birliği içinde politika geliştirme süreçlerine katkı sağlıyoruz.
Bu doğrultuda hedefimiz, ürünlerimizi yalnızca mevzuata uygun hale getirmek değil; bilimsel gelişmeler, küresel beslenme eğilimleri ve toplum sağlığı beklentileri doğrultusunda sürekli iyileştirmektir.
17.Ürettiğiniz ürünlerin kaçı Sağlık Bilim Kurulu kriterlerine aykırıdır? Kantinlerde satışa uygun ve çocukların sağlığına uygun ürünler ürettiğiniz bir ürün grubunuz var mıdır?
Çocukların tüketimine uygun ürünler olarak şimdilik Tarım ve Orman Bakanlığı’nın “okul gıdası” uygulaması kapsamında kantinlerde satışa uygunluğu onaylanmış 11 farklı Okul Gıdası logolu atıştırmalık ürünümüz bulunmaktadır. Bu ürünler, Bakanlığın belirlediği kriterlere göre değerlendirilmiş ve okul kantinlerinde satışına izin verilmiştir.
Konuyu Yıldız Holding’in tüm kategorilerde ürettiği tüm ürün portföyü açısından ele aldığımızda ise tablonun kapsamı daha geniştir. Örneğin grup şirketlerimizden Besler, dondurulmuş sebze ve meyve ile konserve ton balığı üretmektedir. Taze veya dondurulmuş sebze ve meyveler ile balık ürünleri, uluslararası beslenme rehberlerinde ve reklam düzenlemelerinde genellikle “yeşil kategori” olarak adlandırılan ve tüketimi teşvik edilen gıda grubunda yer alır. Dolayısıyla daha geniş bir perspektiften bakıldığında, çocukların sağlıklı beslenmesine katkı sağlayabilecek pek çok ürünümüz bulunmaktadır.
Özetle, ürün portföyümüz farklı kategorilerden oluşuyor. Bir tarafta atıştırmalık ürünler bulunurken, diğer tarafta çocukların sağlıklı beslenmesine doğrudan katkı sağlayabilecek gıda kategorilerinde üretim yapan şirketlerimiz vardır.
Zaten tüm ürünlerimiz gıda üretiminde yetkili otorite olan Tarım ve Orman Bakanlığı’nca düzenlenmiş tüm yasal mevzuatlara uygun olarak üretilmektedir.
18.Tüketicilerin etiket okuma bilincine ulaşması ve farkındalığının gelişmesi ürünlerinizin satışı üzerinde nasıl etki etmektedir? Tüketicilerin bilinçlenmesini kamusal sağlığın korunması adına önemli buluyor ve bununla ilgili çalışmalar yapıyor musunuz?
Ürün etiketlerimiz, etikette yer alması zorunlu bilgileri düzenleyen ana çatı mevzuat doğrultusunda hazırlanmakta; içerik bilgileri ve beslenme bildirimi uzun yıllardır tüketicilerimizle açık ve şeffaf bir şekilde paylaşılmaktadır. Özellikle tüketicimizin dengeli beslenme için tercihlerini doğru yapabilmesini desteklemek amacı ile; öne çıkan beslenme bilgilerini de ambalaj ön yüzünde beyan etmekteyiz. Bu çerçevede, ürünlerimizle ilgili saklanan, gizlenen ya da tüketiciden bilerek kaçırılan herhangi bir bilginin olmadığını ve yaşadığımız bu şeffaflık çağında olamayacağını da özellikle ifade etmek isteriz. Tüketicisine dürüst olmayan şirketlerin geleceği yoktur. Bugüne kadar etiket içeriği konusunda hiçbir tekil müşteri şikayeti söz konusu olmamıştır.
Tüketicilerin gıda etiketlerini doğru okuma ve anlama becerisinin gelişmesini hem halk sağlığının korunması hem de gıda güvenilirliğinin doğru algılanması açısından son derece önemli buluyoruz. Bilinçli tüketicilerin, bilimsel ve şeffaf biçimde sunulan bilgiler doğrultusunda tercih yapmasının; uzun vadede güven ilişkisini güçlendirdiğine ve sürdürülebilir bir gıda ekosistemine katkı sağladığına inanıyoruz.
Bu doğrultuda, Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, gıda ve beslenme alanında Türkiye’nin önde gelen bilimsel kuruluşlarından biri olarak 15 yılı aşkın süredir gıda okuryazarlığı, sağlıklı beslenme ve doğru bilgiye erişim odağında çalışmalar yürütmektedir. Vakıf bugüne kadar yaklaşık 12,5 milyon kişiye ulaşmış; bilimsel bilgi kirliliğinin azaltılması, toplumun güvenilir bilgiyle buluşturulması ve sağlıklı yaşam farkındalığının artırılması hedefleriyle çok sayıda projeye öncülük etmiştir.
Bu kapsamda yürütülen Yemekte Denge Eğitim Projesi, okul çağındaki çocuklarda sağlıklı beslenme bilincinin erken yaşta kazanılmasını amaçlayan ve uzun yıllardır ulusal ölçekte uygulanan en kapsamlı programlardan biridir. Ayrıca Hacettepe Üniversitesi iş birliğiyle hayata geçirilen Gıda ve Beslenme Okuryazarlığı Uygulama Alanı, üniversite gençliğine yönelik yenilikçi ve uygulamalı bir eğitim modeli sunmaktadır.
Vakıf, bilimsel bilgi paylaşımını desteklemek amacıyla her yıl ulusal ve uluslararası akademisyenlerin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Beslenme, Sağlık Okuryazarlığı ve Eğitim Konferansları ile de önemli bir platform oluşturmaktadır. Bu konferanslarda; gıdada bilgi kirliliği, sosyal medyada yanlış bilgilendirme, çocukluk çağı beslenmesi, kronik hastalıklar ve toplum sağlığına ilişkin güncel bilimsel çalışmalar ele alınmakta, çözüm odaklı yaklaşımlar paylaşılmaktadır.
Bunun yanı sıra, vakfın bilim kurulu desteğiyle hazırlanan çok sayıda bilimsel yayın, eğitim materyali ve dijital içerik toplumun tüm kesimlerine açık olarak sunulmakta; beslenme ve sağlıklı yaşam alanında güvenilir bilgi kaynaklarına erişim sağlanmaktadır. Tüm bu çalışmalar, ulusal ve uluslararası uzmanlarla iş birliği içinde, tamamen bilimsel ve kâr amacı gütmeyen bir yaklaşımla yürütülmektedir.
Ayrıca, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) arasında 2024 yılında imzalanan Gıda Okuryazarlığı Protokolünü; gıdada bilgi kirliliğinin önlenmesi ve tüketicinin doğru bilgiye erişiminin güçlendirilmesi açısından son derece değerli bir kurumsal adım olarak değerlendiriyoruz. TGDF’nin bu çerçevede gıda okuryazarlığını artırmaya ve yanlış iddialarla mücadeleye yönelik etkin çalışmalar yürüteceğine inanıyoruz.
