Mahkemenin CHP kararı: Hukukun tokmağı siyasetin enkazı
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 36. Hukuk Dairesi’nin Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayı ve İstanbul İl Kongresi’ne ilişkin verdiği “mutlak butlan” kararı, daha önce benzerine hiç rastlanmayan ezberleri bozan ve hukuki sonuçları itibarıyla sadece bir partiyi değil, Türk siyasi hayatını sarsacak nitelikte bir karar olmuştur. Bu karar , “irade”, “kamu düzeni” ve “siyasi partilerin demokratik denetimi” kavramlarını yeniden masaya yatırmamızı artık zorunlu kılıyor.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Mahkemenin kararını ve sonuçlarını pek çok açıdan analiz etmek zarureti bulunmaktadır.
1. Hukuki Boyut: “İptal” Değil “Yokluk”, “Mutlak” Sakatlık
Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemenin de sığındığı “sonraki kurultaylar nedeniyle davanın konusuz kalması” tezini kabul etmedi. Siyasetin pragmatik yapısı, “Atı alan Üsküdar’ı geçti, yeni kurultay yapıldı, eski defterler kapandı” mantığıyla işlemeye alışıktır. Ancak Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, verdiği kararla hukukun evrensel bir ilkesini hatırlatarak: “Zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur. Sakat temel üzerine sağlam bina inşa edilemez” demiştir.
Kararın püf noktası ise, usulsüzlükleri basit birer “iptal” sebebi olarak değil, “mutlak butlan” yani kamu düzenini ilgilendiren, baştan itibaren ölü doğmuş, kesin hükümsüz ve yok hükmünde bir hukuki işlem olarak tanımlamasıdır.
Mahkeme bu kararı ile diyor ki: Bir siyasi partinin en üst karar organı (Genel Başkanlık ve Genel Merkez Yönetim Kurulu ve Organları), Anayasa’nın 69. maddesi ve Siyasi Partiler Kanunu’nun (SPK) emredici hükümlerine aykırı oluşmuşsa, o organdan sadır olan her eylem, her kurultay ve her yetkilendirme de zincirleme olarak sakattır. Sonradan yapılan olağanüstü kurultaylar, kurucu iradenin üzerindeki bu “kara lekeyi” temizlemeye yetmez.
Fakat asıl çarpıcı olan, mahkemenin bu ağır karara varırken kullandığı delil sepetidir. MASAK raporları, ceza fezlekeleri, kurum yazışmaları, ifadeler, itiraflar, tanık beyanları ve “oy pusulasının fotoğrafını çekip gönderme” zorunluluğu gibi somut veriler, mahkemenin “delege iradesinin fesada uğratıldığı” kanaatini muhkem kılmıştır. Hukuk, gizli oy-açık tasnif gibi seçimlerin en önemli ilkelerinin sadece genel seçimlerde değil, partilerin iç işleyişinde de demokrasinin ve kamu düzeninin bir parçası olduğunu tescil etmiştir.
2. Kararın CHP açısından Siyasi-Politik Sonuçları
Kararın siyasi sonuçları tam anlamıyla bir deprem etkisi yapacak potansiyelde olmuştur. Mahkeme, zamanı adeta 4-5 Kasım 2023 öncesine sararak, Kemal Kılıçdaroğlu ve o dönemki parti organlarının (PM ve MYK) hukuken halen görevde olduğuna hükmetmiştir.
Bu durum, CHP’de siyaset sosyolojisi ve yönetebilirlik açısından devasa bir paradoks ve sorunları beraberinde getiriyor:
İki Başlılık ve Hukuki Kaos: Mevcut yönetim altındaki belediye başkan adaylıkları, ihraç kararları, tüzük değişiklikleri ve hatta mali harcamaların hukuki dayanağı boşa düşmüştür.
Meşruiyet Tartışması: Karar, mevcut CHP yönetimine karşı “Hukuken yok hükmündesiniz” derken, eski yönetime de “Fiilen gücünüz yok ama hukuken patron sizsiniz” demektedir. Bu, bir partinin içine düşebileceği en büyük felaket olan “meşruiyet krizidir”.
Siyaset, boşluk ve belirsizlik kaldırmaz. Mahkemenin “eski yönetime dönüş” formülü, pratik hayatta bir yönetim krizini tetiklerken, parti içi kliklerin savaşı yeniden alevlendirilmiştir.
3. Mahkeme Kararı Siyasi Partiler Demokrasisi İçin Bir “Milat” olabilir mi?
Türkiye’de siyasi partiler, lider sultası ve delege pazarlıklarıyla anılan kapalı kutulardır. Delegelerin iş vaadi, para veya siyasi ikbal karşılığı iradelerini satması “siyasetin doğal akışı” olarak kanıksanmıştır. Yargının, MASAK raporlarını ve somut menfaat ilişkilerini önünüze koyarak, “Durun, burası bir şirket değil, Anayasal bir kurumdur” demesi, parti içi demokrasinin kurumsallaşması adına tarihi bir kamçıdır. “Fotoğraf çekip oy kanıtlama” sefilliğine yargının dur demesi, delege onurunu koruyan bir hamledir.
Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi’nin kararı, Türk siyasetinin halının altına süpürdüğü kirli ilişkileri, “delege mühendisliğini” ve “makyavelist” yöntemleri hukukun tokmağı ile gün yüzüne çıkarmıştır.
Karar ne kadar tartışmalı olursa olsun, ortaya koyduğu gerekçeler -özellikle parayla delege devşirme ve iradeyi gasp etme iddialarının somutlaşması- CHP’nin artık sarsılmaz bir özeleştiri vermesini zorunlu kılmaktadır. Karar hukuken önemli sonuçlar doğururken, siyasette ise ciddi bir güven krizini görünür hale getirdi.
CHP Genel Merkezi’nde yaşanan kaos, koridorlara ve sokaklara taşan kavgalar ise bu ahlaki ve hukuki enkazın fiili bir dışavurumudur. Kararın ardından partinin yönetim binalarında CHP’lilerin kendi aralarında baş gösteren bu hırgür, CHP’nin kurumsal aklını da nasıl kaybettiğini açıkça ilan etmektedir.
CHP; Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Özgür Özel’in ihtiraslarına ve yeni yönetimin tecrübesizliğine kurban edilmektedir. Kişisel kariyer planları ve klik savaşları, partiyi yönetilemez bir kaosa sürüklemiştir. CHP, yönetememe ve yönetilememe sorunu yaşamaktadır.
Bundan sonra ne Kemal Kılıçdaroğlu dönemi eski gücüyle ihya edilebilir ne de mevcut yönetim bu lekeyle rahatça yoluna devam edebilir. Türk siyaseti, “hukukun üstünlüğü” ile “siyasetin gerçekleri” arasında sıkışmıştır. Genelde Türk Demokrasisinin özelde de CHP’nin içine düştüğü bu meşruiyet krizinden ve genel merkez koridorlarındaki bu savrulmadan ancak kişisel hırsları bir kenara bırakan, gerçek anlamda şeffaf, demokratik ve temiz bir siyasi ahlak yasasıyla çıkılabilir