Eda Topar Baran Haber'de yazdı: Günümüz dünyasının en belirgin özelliği, gerçek ile taklidin ayırt edilemeyecek derecede iç içe geçmesi.
Eda Topar Baran Haber'de yazdı: Günümüz dünyasının en belirgin özelliği, gerçek ile taklidin ayırt edilemeyecek derecede iç içe geçmesi. Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın, “hiper-gerçeklik” kavramıyla tarif ettiği bu durum, yalnızca medya ya da tüketim dünyasıyla sınırlı değil; eğitim de bu dönüşümden fazlasıyla payını almış durumda. Bugün sormamız gereken soru şu: Modern eğitim sistemi, gerçek hayatın içerisinde aktif olarak rol oynuyor mu yoksa yalnızca iyi kurgulanmış bir simülasyonu eğitim mi zannediyoruz?
Sanayi devriminin akabinde, insan ve nesne arasındaki bağın gittikçe daha katı bir hâl aldığı ve yalnızca maddî kâr mülahazasına indirgendiği inkâr edilemez bir gerçektir. Geleneksel dönemlerde herhangi bir ürün ortaya koymak, bir zanaat sahibi olmak, bilgi ve tecrübe gerektirirken; bugün üretim sürecinde küçük bir katkısı olan birey, ortaya çıkan nesneyi ne tanıyor ne de onun bilgisine gerçekten sahip. Elbette takdire şayan bir şekilde mühendislik harikaları bizleri oldukça gururlandırıyor. Fakat niceliksel keşifler sürecinde anlamsal bir kopuşla yüz yüze bulunduğumuz aşikâr. İşte bu kopuş, yalnızca üretimde değil, eğitimde de kendini gösteriyor. Ezberlenen bilgiler, sınavlardan geçmeye yarıyor olabilir; fakat insanın hayatla kurduğu irtibatı güçlendirme hususunda oldukça zayıf görünüyor.
Oysa eğitim dediğimiz şey, yalnızca bilgi aktarmak değildir. Rousseau’nun yüzyıllar önce işaret ettiği gibi, gerçek eğitim tecrübeyle, doğayla ve hayatın kendisiyle temas ederek gerçekleşir. Bugün ise çocuklar, hayata hazırlanmak yerine hayattan kaçırılıyor. Gerçek hayatta neden tökezliyoruz? Sorusunun cevabı tam da burada gizli: Aileler, çocuklarının ihtiyaçlarını değil ihtiraslarını merkeze alıyor; okullar ise bu durumu destekler nitelikte, “başarılı ama kırılgan” bireyler yetiştirmeye öncülük ediyor.
Modern eğitim sisteminin en büyük problemlerinden biri, okul ve eğitim arasındaki farkın görmezden gelinmesi. Ivan Illich’in sert eleştirisi burada anlam kazanıyor: Okullar, bireyleri hayata hazırlamak yerine, onları rekabetin içine hapsediyor. Diploma, sertifika ve puanlar; bilginin yerini alıyor. Eğitim, bireyin iç âlemini inşâ eden bir süreç olmaktan ziyade, piyasanın taleplerine cevap veren bir vitrine dönüşüyor.
Bu vitrinin ışıltısı arttıkça, eğitim de eğlenceye yaklaşıyor. Neticede her şeyin eğlenceli hâle gelmesi, ciddiyet kaybını da beraberinde getiriyor. Bugün derslikler, kütüphaneler ve kampüsler; bilgi üreten mekânlar olmaktan çok, tüketim merkezlerini andırıyor. Alışveriş merkezlerine taşınan kurslar, sertifika programları ve “hızlandırılmış başarı” vaatleri, eğitimin hiper-gerçeklik alanına ne kadar derinlemesine nüfuz ettiğini açıkça gösteriyor.
Nurettin Topçu’nun, eğitim meselesine dair yıllar önce dile getirdiği endişe hâlâ güncelliğini koruyor: Hayalden ve idealdan kopmuş bir eğitim anlayışının, ahlâkî bir çöküşü beraberinde getireceği muhakkaktır. Bugün insan ruhuna dokunmayan, erdemi merkeze almayan bir eğitim anlayışıyla karşı karşıyayız. Rekabetin kutsandığı bir sistemde vicdan, sabır ve derinlik kendine yer bulamıyor.
John Taylor Gatto’nun ifadesiyle okul, çocuklara düşünmeyi değil, itaat etmeyi öğretiyor. Onları şahıs olmaya değil, sisteme uygun bireyler olmaya hazırlıyor. Oysa gerçek eğitim, hayatla barışık ve erdemli şahıslar yetiştirmeyi ve bu minvalde her şahsa, kendi özgün yolunu göstermeye yardımcı olmakla yükümlüdür. Bugün çocuklar ve gençler, sürekli meşgul edilerek bu imkândan mahrum bırakılıyor.
Belki de asıl dikkat kesilmemiz gereken sorun şu: Eğitim, artık insanı merkeze almıyor. Bilgi, bir değer üretmek için değil, piyasanın işleyişine katkı sağlamak amacıyla kullanılıyor ve tüketim nesnesine dönüşüyor: Sahip olduğumuz değil, bize sahip olan bir şeye... Baudrillard’ın dediği gibi, “artık bilgi üretilmiyor; dolaşıma sokuluyor.”
Bu yüzden, bilhassa modern ve post-modern süreçleri gözden geçirirken, en çok da eğitim üzerine yeniden düşünmek ve kafa yormak zorundayız. Daha fazla teknoloji, daha fazla diploma ya da daha fazla rekabet değil; daha fazla anlam, daha fazla insan ve daha fazla hakikat için…
Çünkü eğitim simülasyona kurban verildiğinde, geriye yalnızca niceliksel başarılar kalır. Niteliksiz niceliğin kutsandığı toplumlarda insan kaybolur.
Sonuç: İnsansız dünya...