Küresel enerji rekabetinin yeni fay hattı olarak öne çıkan Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeleri Akit’e değerlendiren Prof. Dr. İsmail Şahin, Türkiye’nin diplomasi, askeri caydırıcılık ve enerji altyapısı üzerinden izlediği stratejinin belirleyici olacağını vurguladı.
Sebahattin Ayan İstanbul
Küresel enerji rekabetinin yeni fay hattı olarak öne çıkan Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler, Türkiye açısından hem ciddi riskler hem de stratejik fırsatlar barındırıyor. ABD merkezli enerji şirketleri ve onların yönlendirdiği siyasi–askerî ittifakların bölgedeki etkisi artarken, Türkiye’nin Akdeniz’deki stratejik ve enerji temelli çıkarları da doğrudan hedef hâline geliyor. Enerji paylaşımı, deniz yetki alanları ve büyük güçlerin müdahaleleri üzerinden şekillenen bu çok katmanlı mücadeleyi değerlendiren Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İsmail Şahin, Doğu Akdeniz’de artan gerilimin arka planını, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditleri ve Ankara’nın enerji merkezi olma potansiyelini kapsamlı biçimde analiz etti. Şahin, uluslararası hukukun zaman zaman göz ardı edildiği küresel enerji rekabetinde Doğu Akdeniz’in yeni bir mücadele ve müdahale alanına dönüşme ihtimaline dikkat çekerek, Türkiye’nin diplomasi, askeri caydırıcılık ve enerji altyapısı üzerinden izlediği stratejinin belirleyici olacağını vurguladı.
Küresel enerji paylaşımında Akdeniz yeni bir kırılma noktası olarak görülüyor. Doğu Akdeniz’de son yıllarda artan enerji rekabeti Türkiye açısından nasıl bir tehdit ve fırsat alanı oluşturuyor?
- Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti Türkiye için hem bir stratejik izolasyon tehdidi hem de vazgeçilmez bir enerji merkezi (hub) olma fırsatı sunmaktadır. Türkiye açısından tehdit alanı, özellikle İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) gibi oluşumların dışında bırakılması ve bu ülkeler arasındaki ittifakların Türkiye’nin bölgesel stratejilerine karşı bir denge unsuru olarak kullanılmasıdır. Yunanistan ve GKRY’nin adalar üzerinden yürüttüğü Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) iddiaları, Türkiye’yi deniz yetki alanları konusunda dar bir alana hapsetme riski taşırken, bölgedeki askeri hareketlilik sıcak çatışma riskini artırmaktadır. Diğer taraftan fırsat alanı, Doğu Akdeniz gazının Avrupa pazarlarına ulaştırılması için Türkiye’nin en maliyet-etkin ve teknik olarak uygulanabilir güzergâh olmasından kaynaklanmaktadır. Bu rekabet, Türkiye’ye Rusya ve İran gazına olan dışa bağımlılığını azaltma imkânı verirken, “Mavi Vatan” doktrini ve Libya ile imzalanan deniz yetki alanı anlaşması gibi hamleler Türkiye’nin bölgede oyun kurucu bir aktör olarak stratejik ağırlığını pekiştirmesi için zemin oluşturmaktadır
Nadir elementler ve enerji kaynakları ile ilgili küresel rekabette uluslararası hukuk kurullarının hiçe sayılarak Ukrayna ve Venezuela gibi ülkeler üzerinden gerçekleştirilen emperyalist müdahalelerin benzeri Doğu Akdeniz’de yaşanabilir mi? Bir sonraki mücadele-müdahale alanı Doğu Akdeniz mi?
- Doğu Akdeniz, son yıllarda keşfedilen zengin hidrokarbon rezervleri nedeniyle sadece bölgesel aktörler arasında değil, küresel enerji jeopolitiğinde de önemli bir çekim merkezi haline gelmiştir; doğal gaz ve petrol kaynaklarının üretimi, dağıtımı ve ticaretine yönelik artan talep, bölgeyi büyük güçlerin ilgisinin odak noktası hâline getirmiştir. Bu enerji potansiyeli, kıyıdaş ülkeler arasında deniz yetki alanı anlaşmazlıklarını ve müzakere süreçlerini derinleştirmiş, aynı zamanda ABD, AB ve diğer dış güçlerin diplomatik ve ekonomik çıkar mücadelelerini bölgeye taşımıştır. Bu bağlamda, enerji kaynaklarına erişim ve bunların kontrolü için yürütülen rekabet, Doğu Akdeniz’i sadece ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik mücadele alanı haline getirmektedir ve bu durum uluslararası hukuk normlarının ihlali riskini de beraberinde getirebilmektedir.
Bu çerçevede, Ukrayna veya Venezuela gibi enerji kaynaklarına yönelik küresel rekabetin uluslararası hukuk ve egemenlik ilkelerini gölgede bıraktığı örneklerin benzeri, Doğu Akdeniz’de de yaşanabilir potansiyele sahiptir; bölge hem enerji kaynakları hem de deniz iletişim hatlarının stratejik önemi nedeniyle büyük güçlerin nüfuz mücadelesine açık bir coğrafyadır. Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’in enerji zenginliği ve stratejik konumu, küresel jeopolitik rekabetin bir sonraki odak alanı haline gelme ihtimalini güçlendirmektedir; bu süreçte egemenlik, uluslararası hukuk ve bölgesel istikrarı koruyacak diplomatik çabalar kritik önem taşımaktadır.
Bununla birlikte Doğu Akdeniz, Ukrayna veya Venezuela gibi egemen bir devletin toprak bütünlüğü ve dış müdahale bağlamında açık bir askeri çatışma sahası değildir; burada mücadele daha çok deniz yetki alanları, doğal gaz ve petrol rezervlerinin hukuki çerçevede paylaşımı ve deniz sınırlarının belirlenmesi eksenindedir.
İsrail’in doğalgaz kaynaklarını Avrupa’ya iletmesi konusunda yaşadığı sıkıntı da göz önünde bulundurulduğunda, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanan enerji ve savunma anlaşmaları bölgedeki güç dengesini nasıl etkiler?
- İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında gelişen enerji ve savunma iş birliğinin en önemli amacı, Türkiye’nin bölgesel liderlik pozisyonuna karşı jeopolitik bir blok ve stratejik bir denge oluşturmaktır. İsrail’in doğalgazını Avrupa’ya ulaştırmak için teknik ve mali zorluklara rağmen Türkiye’yi baypas eden EastMed boru hattı ve Türkiye’nin dışlandığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF) gibi girişimler, bu gayeyle yapılmıştır. Dolayısıyla söz konusu üç ülke Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasi alanlarda büyümesini engellemek hem de Türkiye’nin bölgedeki enerji merkezi olma vizyonunu kısıtlama düşüncesiyle aralarındaki bölgesel iş birliklerini artırma arayışı içerisine girmişlerdir. Savunma alanında yapılan iş birliklerinde de bu anlayışı görmek mümkündür.
Ortak askeri tatbikatlar, savunma anlaşmaları, ortak üsler kurma gibi tüm faaliyetlerin odağında, bölgedeki askeri güç dengesini Türkiye aleyhine şekillendirmek ve böylece Yunanistan’dan İsrail’e uzanan hat boyunca Türkiye’yi kuşatma veya çevreleme stratejisi bulunmaktadır. Ancak Türkiye’nin bu ittifaka cevaben Libya ile deniz yetki alanları anlaşması imzalayarak bir “çıkış stratejisi” izlemesi, bölgeye donanma eşliğinde sondaj gemileri göndermesi ve Doğu Akdeniz-Orta Doğu kuşağında daha kapsamlı iş birlikleri tesis etmesiyle bu kuşatma büyük ölçüde işlevsiz hale getirilmiştir.
Türkiye, Mısır ve Libya arasındaki münhasır ekonomik (muğlak olan parseller) çözümü konusunda nasıl bir rol oynayabilir?
- Türkiye, Mısır ve Libya arasındaki muğlak deniz yetki alanlarını çözmek için hakkaniyet ilkesine dayalı kapsayıcı bir diplomasi ve ortak kalkınma modelleri üzerinden yapıcı bir rol oynayabilir. Mısır ile siyasi ilişkilerin yeniden tesis edilmesi, Yunanistan ile yapılan karşıt anlaşmaların yarattığı tıkanıklığı aşmak ve çakışan alanlarda teknik müzakereleri başlatmak adına kritik bir adımdır. Uluslararası hukukta kabul gören pratik nitelikteki geçici düzenlemeler çerçevesinde, tartışmalı parsellerde ortak işletme bölgeleri (joint development zones) kurulması ve kaynak paylaşımı için ortak komiteler oluşturulması, egemenlik iddialarını saklı tutarak ekonomik faydayı önceleyen bir çözüm sunabilir. Son olarak Türkiye, Libya ile imzaladığı anlaşmadaki ortak kaynak kullanımı vizyonunu Mısır’ı da içerecek şekilde bölgesel bir iş birliği zeminine taşıyarak, bölge gazının en düşük maliyetle uluslararası pazarlara ulaştırılması için kendi transit altyapısını bir uzlaşı aracı olarak kullanabilir.
“Türkiye, ABD’nin kolay bir şekilde gözden çıkarabileceği bir müttefik değildir”
Türkiye’nin Akdeniz’de kurmaya çalıştığı güvenli enerji koridorunun sağlanması konusunda ABD’nin tutumu nedir?
- ABD, Doğu Akdeniz’deki gaz kaynaklarının Avrupa’ya ulaştırılmasını, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltacağı için stratejik bir hedef olarak desteklemektedir. Washington; İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü enerji ve savunma iş birliklerine doğrudan destek verirken, aynı zamanda bu sürecin kilit müttefiki olan Türkiye ile İsrail arasındaki makasın derinleşmemesini ve enerji meselesinin bir çatışma kaynağına dönüşmemesini arzulamaktadır. ABD, İsrail ve GKRY’nin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde kaynak geliştirme haklarını tanısa da siyasi koşullar uygun olduğunda Türkiye’nin de gelecekteki projelere dahil edilmesi gerektiğini savunmakta ve bölgedeki müttefikleri arasında bir denge kurarak askeri bir tırmanışı önlemeye çalışmaktadır. Zira Türkiye, ABD’nin kolay bir şekilde gözden çıkarabileceği bir müttefik değildir.
‘Libya ile Türkiye arasında yapılan anlaşma hukuki olarak geçerlidir’
Libya ile Türkiye arasında yapılan münhasır anlaşmaların Libya Meclisi tarafından hâlâ onaylanmamasının sebebi nedir?
- Türkiye ile Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti (GNA) arasında Kasım 2019’da imzalanan deniz yetki alanları ve askeri iş birliği anlaşmalarının Libya Meclisi tarafından onaylanmamasının temel nedeni, ülkedeki derin siyasi bölünmüşlük ve meclisin rakip bir otoriteye bağlı olmasıdır. Anlaşmalar, Trablus merkezli GNA ile imzalanmış olsa da Libya’nın yasama organı olan Temsilciler Meclisi ülkenin doğusundaki Tobruk’ta bulunmaktadır ve General Halife Hafter liderliğindeki yapı ile müttefiktir. Bu meclis, GNA tarafından imzalanan anlaşmaların meşruiyetini en baştan reddetmiş; bu adımı Libya’nın egemenliğinin ihlali olarak değerlendirmiştir. Ancak uluslararası hukuk açısından bakıldığında, anlaşma Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru hükümet olan GNA tarafından imzalanmış olup, bu durum anlaşmaya hukuki geçerlilik kazandırmaktadır. Bu nedenle meşruiyet tartışması, daha çok Libya iç siyasetindeki bölünmüşlükten kaynaklanmaktadır. Ayrıca, meclisin ana destekçileri olan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Yunanistan ve İsrail de arka planda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’daki nüfuzunu sınırlama yönündeki baskıları dolayısıyla onay sürecini tıkamışlardır. Ancak Türkiye’nin son yıllarda hem Mısır’la hem de Libya’nın doğusuyla geliştirdiği yapıcı ilişkiler sayesinde Tobruk ve Hafter üzerinde kurulan dış baskılar azaltılmış ve böylece onay sürecindeki ciddi engeller aşılmıştır.