'İnsanlık tarihi boyunca hakikat, önce alkışlanmadı; önce taşlandı.Çünkü hakikat, çıkarı rahatsız eder.' Mehmet Sebbah Yiğit Haber Vakti'nde yazdı...
'İnsanlık tarihi boyunca hakikat, önce alkışlanmadı; önce taşlandı.Çünkü hakikat, çıkarı rahatsız eder.' Mehmet Sebbah Yiğit Haber Vakti'nde yazdı...
Adalet, imtiyazı korkutur.
Eşitlik, zulmün düzenini bozar.
Allah, yeryüzünde kendi emirlerini insanlara ulaştırmaları için peygamberler seçti. Fakat neredeyse her toplumda aynı sahne tekrar etti: İnsanlar, peygamberleri dinledikleri sürece sorun yoktu; ne zaman ki peygamberler düzenin çürümüş taraflarına dokundu, işte o zaman savaş başladı.
Çünkü peygamberler yalnızca ibadet anlatmadı.
Bir düzen eleştirisi getirdiler.
Bir ahlak devrimi başlattılar.
Nitekim son peygamber Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bunun en büyük örneğidir.
O, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesine karşı çıktı.
Kadını bir eşya değil, insan olarak tanımladı.
Köleliği ortadan kaldıracak kapıları açtı.
Faizi ve tefeciliği ayaklarının altına aldığını ilan etti.
Kumarı, içkiyi, haksız kazancı yasakladı.
Bir insanın başka bir insanı sömürmesine karşı çıktı.
Kabile üstünlüğünü reddetti.
“Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” diyerek çağının ırkçı sistemine meydan okudu.
Asıl mesele buydu.
Bugün bazı çevrelerin anlattığı gibi mesele yalnızca bir inanç meselesi değildi. Aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasal bir başkaldırıydı. Çünkü peygamberin çağrısı büyüdükçe; faiz düzeni çökecek, sömürü bitecek, ayrıcalıklı sınıflar güç kaybedecekti.
Bu yüzden dönemin elitleri ona gelip şunu söylediler:
“Vazgeç bu davadan…
Sana liderlik verelim.
Sana makam verelim.
Sana saltanat verelim.”
Fakat o, tarihe geçen o büyük duruşu sergiledi:
“Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz yine davamdan vazgeçmem.”
Çünkü o dava; sadece bir din anlatısı değil, insanın yeniden insan olma davasıydı.
İşte tam burada dönüp bugüne bakmak gerekiyor.
Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda ne görüyoruz?
Faiz var.
Tefecilik var.
Kadının ezilmesi var.
Çocuğa şiddet var.
Yolsuzluk var.
Lüks içinde yaşayan yöneticiler var.
Haksız kazanç var.
Adaletin sustuğu, vicdanın yorulduğu toplumlar var.
Yani peygamberin mücadele ettiği ne varsa, büyük kısmı bugün yeniden karşımızda duruyor.
Sonra dönüp bütün öfkemizi Batı’ya yöneltiyoruz.
Oysa Batı, kendi medeniyet anlayışına göre davranıyor. Güç merkezli düşünüyor, çıkar odaklı hareket ediyor. Eğer peygamberin ortaya koyduğu ahlaki ölçüleri tam anlamıyla kabul etmiş olsaydı, zaten başka bir medeniyet olurdu.
Bu yüzden asıl soru şu değildir:
“Batı neden böyle?”
Asıl soru şudur:
“Biz neden peygamberin öğrettiklerinden bu kadar uzaklaştık?”
Bugün mesele sadece başkalarını suçlamak değildir.
Mesele aynaya bakabilmektir.
Çünkü belki de en ağır soru şudur:
Eğer peygamber bugün bizim sokağımıza girseydi…
Kaçımız ona tabi olurduk?
Kaçımız ona savaş açardık?
Faize dokunduğunda kaç kişi rahatsız olurdu?
Haksız kazancı eleştirdiğinde kaç kişi onu susturmak isterdi?
Gösterişi, kibri, israfı eleştirdiğinde kaç kişi onu “düzeni bozmakla” suçlardı?
Kadına şiddete karşı çıktığında, çocuk hakkını savunduğunda, yoksulun yanında durduğunda kaç kişi gerçekten onun safında yer alırdı?
Bugün herkes peygamberi sevdiğini söylüyor.
Fakat mesele sevgi cümleleri değil; hayat biçimidir.
Çünkü peygamberi sevmek;
yalnızca adını anmak değil,
onun rahatsız ettiği kötülüklerden rahatsız olmaktır.
Haksızlığa sessiz kalan bir toplumun, sadece sloganlarla peygamberin ümmeti olduğunu iddia etmesi yeterli değildir. Zira bazen insan, peygambere savaş açanların tarafında olduğunu fark etmeden yaşar.
Hak ile batılın savaşı hâlâ sürüyor.
Ama artık savaş meydanı dışarıdan önce insanın kendi içidir.
Belki de bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur:
“Ben gerçekten peygamberin yanında mıyım,
yoksa çıkarlarım tehdit edildiğinde onu yalnız bırakacak olanlardan mı?”