• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Batı’nın “insan hakları” söylemi sömürünün meşruiyet aracına dönüştü

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:
Batı’nın "insan hakları" söylemi sömürünün meşruiyet aracına dönüştü

Mehmet Sami Pınar yazdı: Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, insan hakları ve benzeri kavramları Batı merkezli paradigmalarla yeniden yorumlamak değildir. Asıl zorunluluk, bu alanı İslam medeniyetinin adalet, kul hakkı, emanet ve sorumluluk merkezli kavrayışıyla yeniden ele almaktır. Kendi kavramlarımızı kendi zihnimize sonra dünyaya oturtmaya çalışmaktır.

Mehmet Sami Pınar yazdı: Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, insan hakları ve benzeri kavramları Batı merkezli paradigmalarla yeniden yorumlamak değildir. Asıl zorunluluk, bu alanı İslam medeniyetinin adalet, kul hakkı, emanet ve sorumluluk merkezli kavrayışıyla yeniden ele almaktır. Kendi kavramlarımızı kendi zihnimize sonra dünyaya oturtmaya çalışmaktır.
İnsan hakları, demokrasi ve evrensel değerler söylemi, son yetmiş yılda küresel düzeyde ahlâkî bir referans olarak sunulsa da uygulamada bu kavramların geniş coğrafyalar için herhangi bir koruyucu işlev üretmediği apaçık ortada. Özellikle ABD ve Batılı ülkelerin dış politikaları incelendiğinde, insan hakları söyleminin evrensel bir hukuk anlayışından ziyade siyasî ve ekonomik çıkarların meşrulaştırılmasında kullanılan bir araç hâline geldiği dikkat çekiyor.


 

ABD’nin Irak ve Afganistan’da yaptığı katliamlar bu durumun en açık örnekleri arasında yer alıyor. “Demokrasi”, “özgürlük” ve “terörle mücadele” gerekçeleriyle yapılan bu ‘’müdahaleler’’ sonucunda yüz binlerce sivil hayatını kaybetti, milyonlarca insan yerinden edildi ve ülkeler uzun süreli istikrarsızlığa sürüklendi. Irak işgali öncesinde gündeme getirilen “kitle imha silahları” iddiasının asılsız olduğu ortaya çıkarken, ülkedeki enerji kaynaklarının Batılı şirketlerin kontrolüne açılması dikkat çekti. Afganistan’da ise yirmi yıl süren askerî varlık, kalıcı bir siyasî düzen veya insan hakları altyapısı oluşturmadı.

Benzer bir sürecin geçtiğimiz aylarda Venezuela üzerinden yürütüldüğünü herkes film izler gibi izledi. ABD yönetimi, bu ülkeye yönelik baskı ve ambargoları “uyuşturucuyla mücadele” ve “insanî kriz” gerekçeleriyle savunurken, esas hedefin Venezuela’nın petrol kaynakları olduğunu görmemek için kör olmak gerek. Ekonomik yaptırımlar yoluyla halkın hayat şartlarının ağırlaştırılması, ardından “insanî müdahale” söyleminin devreye sokulması, geçmiş tiyatrolarda uygulanan yöntemin tekrarlandığını gösteriyor.


 

Batılı ülkelerin sömürge geçmişi de insan hakları söyleminin seçici biçimde kullanıldığını gösteren örneklerle dolu. Fransa’nın Afrika’daki askerî varlığı, “terörle mücadele” gerekçesiyle sürdürülürken, bölgedeki uranyum ve doğal kaynakların denetimi Fransa’nın kontrolünde kalmaya devam ediyor. İngiltere’nin Hindistan’dan Ortadoğu’ya uzanan sömürge politikaları ise bugün hâlâ devam eden siyasî sınır sorunlarının ve sosyal krizlerin temelini teşkil ediyor.

İsrail’in Filistin topraklarında, özellikle Gazze’de yürüttüğü baskı, katliam ve soykırım karşısında Batılı ülkelerin ve uluslararası kurumların sorumsuzluğu da yukarıdaki mezkûr meselenin aynısı. Sivil yerleşimlerin hedef alınması ve ağır insani kayıplara rağmen insan hakları söyleminin büyük ölçüde askıya alınması, bu kavramlar İsrail söz konusu olduğunda farklı işletiliyor.

Buradaki asıl sorun çifte standart olmasının ötesinde, bu ihlallerin zamanla normalleşmesi. Sürekli kriz hâli ve benzer görüntülere maruz kalma, küresel ölçekte bir duyarsızlaşmaya yol açıyor. Gazze, Sudan, Myanmar ve benzeri bölgelerde yaşananlar, insan hayatının bazı coğrafyalarda daha “müzakere edilebilir” görüldüğünü akıllara getiriyor.

Bu tablo, insan hakları söyleminin mevcut Batı merkezli anlayış çerçevesinde artık sürdürülemez olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Batı tarafından üretilen ve evrensel değerler olarak sunulan bu kavramsal yapı, Ortadoğu’da, İslâm dünyasında ve üçüncü dünya ülkelerinde ne barış ne istikrar ne de adalet üretebildi. Aksine bu söylem, askerî müdahaleleri meşrulaştıran, ekonomik ambargoları haklılaştıran ve siyasî baskıyı “hukukî” bir zemine oturtan bir işlev gördü. İnsan hakları dili, bu coğrafyalar için bir koruma mekanizması olmadı. Bilakis doğrudan bir baskı ve denetim aracına dönüştü.

Batı’nın ürettiği değerler sistemi, kendi dışındaki toplumları hiçbir zaman eşit özne olarak görmedi. Bu sistemde haklar, güç ilişkilerine göre dağıtıldı. Bazı halkların hayat hakkı vazgeçilmez sayılırken, bazı halklarınki müzakere edilebilir kabul edildi. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de ve benzeri coğrafyalarda yaşananlar, insan hakları söyleminin kime karşı ve ne zaman askıya alındığını açık biçimde gösterdi. Bu durum, insan haklarının evrensel bir ahlâkî ilke değil, Batılı güçlerin çıkarlarına göre şekillenen seçici bir siyasî dil olarak işlediğini ortaya koydu. Nitekim Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” şeklindeki beyanı da bu güçlerin artık meşruiyet üretme ihtiyacı dahi duymadan hareket edebildiklerini ve uluslararası hukuk söyleminin büyük ölçüde bir vitrin işlevi gördüğünü açıkça ortaya koydu.

Epstein hadisesi

Bu açıdan bir de Epstein hadisesine göz atalım. Batı’nın tüm çürümüşlüğünü ortaya çıkaran bu hadise aslında gizlenemez hâle gelen patolojik kimliğinin bir dışavurumudur. Bu kirli ağ, münferit bir suç zinciri değil; asırlardır süregelen bir sömürü, talan ve ifsat zihniyetinin en son ve en pespaye eseridir. Batı, önce coğrafyaları işgal edip yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmüş, kurduğu türlü siyasî ve ekonomik desiselerle koca bir dünyayı mahvın eşiğine sürüklemiştir. Bugün ise modern teknolojiyi ve dijital kuşatmayı birer silah gibi kullanarak insan ruhunu bozmakta; devasa propaganda aygıtlarıyla zihinleri tek tipleştirip iradeleri esir almaktadır. İnsan biyolojisini ve fıtratını bozma pahasına 'LGBT' adı altındaki sapkınlıkları küresel bir dayatmayla içimize sokan, her türlü ahlâksızlığı 'özgürlük' ambalajıyla normalleştirerek sosyal bağlarımızı çözmeye çalışan bu yapı, aslında kendi içindeki çürümeyi dünyaya ihraç etmektedir. Geçmişi kan, sömürge ve gözyaşıyla yoğrulmuş, insanlığı bir metaya indirgemiş bir yerin geleceğinin temiz olması mümkün değildir. Zira bu sistemik dekadansın kökleri; sömürge valilerinin karanlık harem projelerinden, yüzyıllardır süregelen sistematik cinsel istismara ve nihayet kilise bahçelerindeki toplu çocuk mezarlarına kadar uzanan büyük bir pisliğin içindedir.

Batı, bugün kendi içindeki bu irini faş ederken aslında genetiğinde var olan o karanlık mirası da teyit etmektedir. Dün "uygarlık" maskesi altında dünyanın kaynaklarını talan eden bu zihniyet, bugün o maskenin altından sarkan ahlâkî sefaletiyle apaçık ortadadır. Bu tablo karşısında hâlâ Batı güzellemesi yapanların, hayranlık duydukları vitrinin arkasındaki bu devasa enkazı bir kez daha sorgulaması gerekmektedir.

Batı’nın dünyaya dayattığı uluslararası hukuk, insan hakları ve demokrasi gibi parıltılı söylemlerin miadı artık dolmuştur. Bu kavramların, yalnızca Batılı elitlerin hegemonya araçları olduğu Epstein gibi sapkınlıklarla da tescillenmiştir. Bu krizin asıl müsebbibi, hayatı yalnızca maddî ve haz odaklı bir düzleme indirgeyen dinsizlik ve manevi boşluktur. Batı, kendi içindeki bu dinsizlik virüsünü ve ahlâkî erozyonu, modernleşme adı altında bizim toplumlarımıza da aşılamaya çalışmakta, kendi çürümüşlüğünü küreselleştirerek normalleştirmeyi hedeflemektedir.


 

Ancak bu manzara, Müslümanlar için tarihî bir zorunluluğu da beraberinde getirmektedir: Artık Batı’nın kavramlarıyla konuşmayı bırakıp; medyadan akademiye, sanattan siyasete kadar her alanda kendi dilimizi, kendi kavram dünyamızı ve ahlâk merkezli insan tasavvurumuzu yeniden inşa etmeliyiz.

Bugün yeryüzünde İslâm’ın ve onun fıtrî değerlerinin daha gür bir sesle yankılanmaya başlaması, Batı’nın sunduğu sahte cennetlerin iflas etmesiyle doğrudan ilintilidir. Batı merkezli değerler sistemi çökerken, kendi toplumumuzdaki yansımalarını da dikkatle tasfiye etmeli ve bize "evrensel" diye yutturulan bu kokuşmuş yapının bir parçası olmayı reddetmeliyiz. Zira insanlık, artık güçlünün zayıfı istismar ettiği, çocukların ve masumların kurban edildiği bu karanlık tünelden çıkış aramaktadır. Müslüman entelektüeller ve toplum önderleri için bu süreç, Batı’nın sahte hukuk söylemlerinin arkasına sığınmak değil, adaleti ve ahlâkı merkeze alan özgün bir medeniyet dilini tüm dünyaya yeniden teklif etme vaktidir. Batı’nın kendi eliyle faş ettiği bu kirli tarih, bizler için kendi köklerimize dönmenin ve kendi değerlerimizle ayağa kalkmanın en somut işaret fişeğidir.

***

Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, insan hakları ve benzeri kavramları Batı merkezli paradigmalarla yeniden yorumlamak değildir. Asıl zorunluluk, bu alanı İslam medeniyetinin adalet, kul hakkı, emanet ve sorumluluk merkezli kavrayışıyla yeniden ele almaktır. Kendi kavramlarımızı kendi zihnimize sonra dünyaya oturtmaya çalışmaktır. Büyük Doğu–İbda fikriyatı da bu çerçevede, Batı’nın dayattığı kavramlara eklemlenmek yerine, kendi dilini, kendi ölçülerini ve kendi adalet anlayışını kurma iradesini ortaya koymaktadır. Bugün gelinen aşamada mesele, Batı’nın ürettiği kavramları “düzeltmek” değil; kendi kavramlarımızı yeniden dünyaya söyleme mecburiyetidir. Bu, yaşanan küresel adaletsizlikler karşısında tarihî, fikrî ve ahlâkî bir sorumluluk olarak kendini dayatmaktadır.

Aylık Baran Dergisi 49. Sayı Mart 2026

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23