• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
  • VAV TV CANLI YAYIN

Azmin zaferi Prof. Dr. Ali Özek! Elmalı'dan Almatı'ya

İlahiyat camiasının önemli isimlerinden Prof. Dr. Ali Özek Hoca 89 yaşında, vefat etti. Doç Dr. Süleyman Doğan, Prof. Dr. Ali Özek hoca ile çocukluğundan başlayıp günümüze uzanan çeşitli konuları içeren söyleşiyi paylaştı.

Yeniakit Publisher
2021-04-18 14:47:00 - 2021-04-18 15:28:54
Azmin zaferi Prof. Dr. Ali Özek! Elmalı'dan Almatı'ya

İlahiyat camiasının önemli isimlerinden Prof. Dr. Ali Özek Hoca 89 yaşında, Hakk'a yürüdü. Doç Dr. Süleyman Doğan, Prof. Dr. Ali Özek hoca ile yaptığı söyleşiyi paylaştı. İşte Prof. Dr. Ali Özek'in hayatı ve o röportaj...

“Master diplomamın altında Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imzası vardı. Hiç unutmam; bu diploma ben Mısır’dan döndükten sonra gelmişti ve konsolosluk törenle bize diplomamızı teslim etmişti. Bugünkü İlahiyat Fakültesi’nin Bağlarbaşı’ndaki yerini kazandıran dönemin Milli Eğitim Bakanı merhum CHP’li Şevket Raşit Hatiboğlu’dur. Hatiboğlu, İmam-Hatip meselesi yüzünden İnönü’ye ters düşmüştü; onun imam-hatiplerin sayısının azaltılması ve hatta bu okulların tamamen kapatılması talimatını dinlememiş, kendisine direnmişti. Dahası, ‘imam hatip okullarını kapatmam, ama yenisini açarım’ demişti.”

Prof. Dr. Ali Özek kimdir?

1932 yılında Muğla'nın Fethiye ilçesinin Doğanlar köyünde doğdu. 1941 yılında Çaltılar İlkokulu'nu bitirdi. Sonra dini bilgiler edinmek ve hafız olmak üzere Antalya'nın Kayabaşı Köyüne gitti. Orada Ömer Ali Hafız'dan Kur'an öğrendi. 1944 senesinde hafız oldu. 1950 senesinde Mısır'a gitti. 1951 senesinde Kahire'deki el-Ezher Üniversitesi'ne girdi. 1955 senesinde Usuluddin Fakültesi'ni bitirdi. 1957'de aynı fakültede Kur'an ve Hadis ilimleri bölümünde mastır yaptı. 1962 yılında İstanbul İmam-Hatip Lisesi'nde öğretmenliğe başladı. 1962-1963 ders yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde Arap Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 1966 da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nü bitirdi. 1973'te edebiyat doktoru unvanını almıştır. Tez konusu: " ez Zemahşeri ve Arap Lügatçiliğindeki Yeri"dir. 1979'da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü'nü üç buçuk yıl yaptı. Bilgi, görgü arttırmak ve dil öğrenmek için 1984 yılında İngiltere'ye gitti ve bir yıl kaldı. Daha sonra 12.11.1986'da doçent, 1991'de profesör oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalında Tefsir ve Belagat dersleri vermekte iken 1998 senesinde emekli oldu. 1994 yılından itibaren Kazakistan'ın Almatı şehrinde, Devlet Dünya Dilleri Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Bu görevi 2002 yılına kadar devam etti. Arapça, İngilizce ve Rusça dillerini bilmektedir. Evli ve üç çocuk babası idi.17 Nisan 2021 Cumartesi günü akşam vefat etmiştir.

Prof. Dr. Ali Özek, İslami Aratınlar Vakfı (İSAV) başkanı ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyesi yazar ve akademisyendir. 17 Nisan 20121’de vefat etmiştir. Allah gani gani rahmet etsin. Kendisi ile yeni çıkan “Profesörler Geçidi” isimli kitabım için uzun bir söyleşi yapmıştım. Kitapta neşredildi. Kitaptaki söyleşiyi siz aziz okurlar için takdim ediyorum.

Prof. Dr. Ali Hocamız ,Osmanlı ve Cumhuriyeti iyi anlamış ve de anlamlandırmış İslami alanda söz sahibi önemli bir bilim insanıdır. Kendisini ilk defa 1987 yılında bir söyleşi vesilesiyle tanımıştım. O günden bugüne hocamızla irtibatımı kesmedim. Aydınlık düşüncelerinden istifade ettim. İstanbul Fatih’te 1970’li yıllarda bir grup arkadaşıyla birlikte kurduğu İslâmî İlimler Araştırma Vakfı’nın (İSAV) merkezinde ilim ve fikir adamlarına hep yol gösteren Prof. Dr. Ali Özek, ufuk sahibi, çalışkan, disiplinli ve ileri görüşlü bir portre çizmektedir.

Ali Özek, 1932’de Muğla’nın Fethiye kazasına bağlı Doğanlar köyünde doğmuş.  Babası Hacı Şakir Bey,  annesi Nazmiye Hatun. Sülaleleri Mucuklar diye bilinirmiş. Mucuklar bölgeye Çankırı dolaylarından, oraya da Türkistan’dan gelmişler. Önce Antalya/Elmalı’nın Eskihisar köyüne yerleşmişler. Dedesi Mucuk Ali Efendi Elmalı medreselerinden mezunmuş ve köyünde medrese açmış. Doğup büyüdüğü Doğanlar köyü Muğla-Antalya-Burdur il sınırının tam kesişme noktasında yer alıyormuş. Merhum Elmalılı Hamdi’nin köyü  Yazır da köylerine çok yakınmış. Kendi köyünde ilkokul olmadığından Çaltılar İlkokuluna kaydolup 1941’de bu okuldan mezun olan Ali Özek, dini bilgiler öğrenmek amacıyla Antalya’nın Kayabaşı köyüne gelmiş ve Ömer Ali Hafız’dan Kur'ân öğrenmeye başlamış. Daha sonra yaya olarak dört gün yol tepmek sûretiyle Antalya’ya geçmiş ve Kur’ân eğitimini orada sürdürerek 1944’te hıfzını tamamlamış. Prof. Dr. Ali Özek hoca ile çocukluğundan başlayıp günümüze uzanan çeşitli konuları içeren ilginç bir söyleşi gerçekleştirdi.

İşte o röportaj:

Hocam, ilim yolunda çileli ama mutlu yıllarınızı nasıl hatırlarsınız?

Evet. Sizin de ifade ettiğiniz gibi ilim tahsil etmek yolunda çileli ama mutlu yıllar geçirdim. Şimdi bir buçuk saate gidilen o yolu dört günde gidebilmiştik. Merkeplerin sırtına eşyalar yükleniyor, insanlar da yaya olarak yola revan oluyordu. Sonra Ömer Ali Hafız’ın, Antalya’nın kenar mahallesindeki arsasına bir ev yani mini Kur’ân kursu yapmış, Kur’ân öğrenmeye orada devam etmiştik.

Hocam, bahsettiğiniz bölgede çok önemli bilim insanları yetişmiş değil mi?

Elmalı, büyük bir ilim havzasıdır. Çok sayıda medreseye sahipti. Birçok ünlü İslâm âlimi burada yetişmiştir. Sinân-ı Ümmî’ler, Niyazi-i Mısrî’ler bu medreselerde okumuşlar. Elmalı’daki Sinân-ı Ümmî medresesi oldukça meşhurmuş. Sadece medreseleri değil, camileri de meşhurdur. Elmalı’nın Paşa Camii de çok meşhur. Osmanlı şehzadesi Korkut (ki Antalya’nın bir kazasının adı  Korkuteli’dir) zamanında bu bölgeye çok önem verilmiş. Hak Dini-Kur’ân Dili isimli tefsirin müellifi merhum Hamdi Yazır Hoca’ya ‘Elmalılı’ unvanının verilmesi de bu medreselerde yetişmiş olmasından kaynaklanır.

Hocam, siz dil alanında da kafa yoran çalışan bir bilim insanısınız. Bu nasıl oldu?

Yedi yıl Ezher’e ilaveten İstanbul Edebiyat Fakültesinin Arap-Fars Dilleri bölümünü bitirip doktoramı da orada tamamladım. Bu nedenle kelimeleri, kavramları çok dikkatli kullanıyor ve zaman zaman bazı kelimelerin köklerine, etimolojik yapısına inme lüzumunu hissediyorum. Mesela; atalarımız olan Mucuklar sülalesin; “alâ vezn-i buçuk, uçuk… gibi eski Türkçe bir kelime” olduğu sonucuna vardım. Yine, Elmalı’ya gelince; Kazakistan’ın Almatı şehrinin adı Elmalı ile aynıdır. Kazakça’daki ‘tı’ eki, Türkçe’deki ‘lı’ eki karşılığıdır. Zaten o bölge, elma’sı ile meşhurdur. Orada yetişen büyük ve çok nefis kokulu, hafif mayhoş elmanın aynısı bizim bölgede de yetişiyor. Yani Türkler Orta asya’dan buralara gelirken kültürlerini, yer adlarını, nehir adlarını (mesela Seyhun adını Seyhan’a, Ceyhun adını Ceyhan’a vermek gibi), elma-armudunu vesairesini de getirmişlerdir.

Büyük bir tevafuka bakın ki Elmalı’dan başlayan yaşamınız Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’da üniversite açılmasına kadar gitti. Güzel bir rastlantı olsa gerek?

Evet. Tevâfuka bakın ki, Elmalı’da ilim tahsiline başladım, şimdi Almatı’da kurduğumuz Uluslararası Yabancı Diller Üniversitesi ve aynı şehir merkezinde ve civarında beş tane caminin yapılmasına da öncülük ettik. Bazı insanlar ‘ben düşündüm, planladım ve başardım’ derler; halbuki, hakikat başkadır: Akaid-i Nesefiye’de ‘herkes rızkını tüketir’ diye bir kaide vardır. Demek ki, orada yiyecek rızkımız varmış. Yani sizin bir yerlerde bulunup iş yapmanızı sağlayan, yönlendiren irade var aslında. Takdir-i İlahi dediğimiz de bu. Benim Kazakistan’a gidişim de tamamen takdîr-i ilâhi. Bir şeyler vesile oldu ve kader beni çekti götürdü oraya.

Kazakistan’da Üniversite. Kazakistan’a nasıl gittiniz?

Rahmetli Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı zamanında bir davet üzerine, biz bir heyetle birlikte Kazakistan’ı gezmeye gittik. Ülkenin önemli yerlerini, meselâ Yese şehrini -ki Ahmed Yesevi hazretlerinin türbesi var orda- filan ziyaret ettik, gezdik, gördük. O arada başkent Almatı’daki Müftülüğü de ziyaret ettik. Müftü Efendi bizi eski ve küçük bir camiye götürdü ve o caminin yanındaki kazılmış, ama henüz hiçbir şey yapılmamış yeni bir cami yeri gösterdi. Geziden döndüğümüzde vakıfta (İSAV) bir toplantı yaptık. Ben bu caminin halinden de söz ettim. Bazı işadamları, kendi aralarında para toplayıp camiye yardım etmeye karar verdiler. Paralar toplandı toplanmasına ama, oraya gidip bu işi takip edecek birine ihtiyaç var. Israrla benim üzerimde duruyorlar, ama ben o zaman İlahiyat Fakültesinde hocayım, gitmem mümkün değil. Fakat ısrar sürdü. O sırada profesör olmam hasebiyle, konferans, ders, araştırma vb. gibi gerekçelerle üç ay maaşlı izin alarak yurt dışına çıkma hakkım vardı. Dediler ki, bu tür vesilelerden istifade edebilirsiniz. Nihayet, dayanamayıp kabul ettim. Söylediğim gibi,nasip kısmetmiş. Hani Arapça bir deyim vardır: Nasîbuke yusîbuke ve lev kâne tahte’l-bahr; yani denizin altında da olsa, nasibin gelir seni bulur.

Hocam yaptırdığınız camiler hangileri?

O gün, bu gündür, Kazakistan’a sürekli gidip gelmeye devam ediyorum. Son yıllarda sağlığım el vermediği için birkaç yıldan beri gidemiyorum. Ancak Kazakistan’daki rektörümüz Prof. Dr. Sabri Hizmetli hocamız üniversitemizi başarılı bir şeklide eğitim ve öğretimini devam ettiriyor. Şu âna kadar 5 tane cami inşaatını organize ettik. Almatı Merkez Camii, Esik Camii, Uzunağaç Camii, Türgen Camii ve Karakemer Camii. Bu camilerden bazılarının bir bölümü Kur’ân kursu şeklinde düzenlenmiş ve halen faaliyette. Ayrıca, Almatı Üniversitesi’nde Arapça bölümü de açtırdı.

İlim aşkı sizi Mısır’a kadar götürdü. Bunun hikayesi nasıl oldu?

İlim aşkı hiçbir aşka benzemez. 1950’de Mısır/Ezher’e gittim ancak bu hiç de kolay olmadı. O yıllarda hac serbest olmuştu ve gemiyle gidilebiliyordu. Biz hacca gitmek için müracaat ettik; ama asıl niyetimiz Mısır’a gitmek.. Bürokraside etkili Halk Partili bir büyüğümüz vardı, Hacı Raif Bey isminde; o bizim işlerimizin yürümesini sağlıyordu. Pasaportumuzu almak üzere emniyete gittiğimizde, polis şefi bize ters ters baktı ve ‘siz, gerçekten hacca mı gideceksiniz; bu yaşta hacca gidilir mi?!’ diye taaccüp etti. Dedik ki, ‘biz de hacla mükellefiz’. Adam kızdı, ama evrakımızı da imzaladı; çünkü eksiğimiz yok. Pasaportumuzu aldık, fakat iş bununla bitmiyor; iki tane kolera iğnesi olmamız gerekiyor. Bir kliniğe gittik, iğne vurulmaya; ben o zamana kadar hiç doktora gitmemiş olduğumdan, ilk iğneyi yiyince bayılıp kalmışım. Ayıldığımda ikinci iğneyi vurmaya korktular ve vazgeçtiler.

Gemiye nasıl bindiniz?

Nihayet gemiye bineceğiz, ama bir engel daha var: O zaman yurtdışına iki yüz liradan fazla para çıkarmak yasak. Gümrüktekilere, -bize tembih edildiği gibi- ‘biletimiz yemeksiz olduğundan yüz lira da gemide harcamak üzere aldık’ diyerek 300 lira geçtik. O yıllarda, gümrükte insanları didik didik arıyorlar, çırılçıplak soyuyorlar. Aman Allah’ım! Neyse ki, nerede nasıl davranacağımızı, rahmetli  Hacı Raif Bey bize tek tek öğretmişti. Sekiz günlük yolculuktan sonra Atina, Rodos, Kıbrıs, Beyrut üzerinden Mısır’a ulaştık. Sonra el Ezher’e kaydolarak okumaya başladım. 1955’te Usûlü’d-Dîn fakültesinden mezun oldum. 1957’de de aynı fakültenin Kur’ân ve Hadis İlimleri bölümünü de yüksek lisansı tamamladım.

Mısır’a Gidiş! Mısır’da nelerle karşılaştınız?

Mısır’da 4 milyon Türk yaşadığını öğrendim. O sıralar Mısır’da Türkçe gazete çıkıyordu. Sokakta Türkçe konuşan insanlara rastlıyorduk. Tabi, Nasır’ın Arap milliyetçiliği politikası, bunları tamamen bitirdi. Kendisini ‘Türk’ olarak isimlendiren ve fakat Türkçe’yi unutmuş pek çok insanla karşılaşırsınız Mısır’da. Hatta sadece orada değil, 400-500 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmış olan Sudan’da, Suriye’de, Lübnan’da… Bu arada, merhum son Osmanlı Şeyhülislamı  Mustafa Sabri Efendi ve büyük âlim  Zahidü’l-Kevserî gibi, ayrıca Ezher müderrislerinden Konyalı Ali Zeki Efendi ve Trabzonlu Şemseddin Efendi gibi şahsiyetlerle de görüşme fırsatım oldu. Osmanlı hânedânından Şehzade Şevket Bey’in konağında Mustafa Sabri Efendi’yi zaman zaman ziyaret ederdik. Ki o zamanlar seksen küsur yaşında idi.  Zaten biz oradayken vefat etti ve cenazesini kılmak ve mahzene inerek defnetmek bize de nasip oldu.

O yıllarda Türkiye’den resmi olarak gelip gidenler var mıydı? Yani ilişkiler nasıldı?

1955’te Başbakan Adnan Menderes Mısır’a 15 kişilik bir iyi niyet heyeti göndermişti. O sıralar Türkiye, İran, Irak, Pakistan, Afganistan arasında Bağdat Paktı kurma çalışmaları vardı ve Mısır da buna dahil edilmeye çalışılıyordu; fakat Devlet Başkanı Cemal Abdü’n-Nasır buna karşı çıkıyordu. Sanıyorum siyasi havayı biraz yumuşatmak anlamında bir gezi idi bu. Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk heyetinde Ahmet Emin Yalman, Ali Naci Karacan, Mümtaz Faik Fenik gibi gazeteciler de vardı. Ezher’de okuyan Türk öğrencileri temsilen beş kişilik bir heyet seçtik; heyetin kaldığı Inter-Continental oteline gittik ve bir de çiçek yaptırıp yukarı kata gönderdik. Ali Fuat Paşa, çiçeği alır almaz ‘derhal gelsinler’ demiş. Çıktık, tanıştık; kendimizi takdim ettik. Paşa, cerbezeli bir adam. Benim çok iyi Arapça bildiğimi öğrenince dedi ki; ‘gezi boyunca benimle beraber olacaksın ve bize tercümanlık yapacaksın’. Adam asker; emir kipiyle söylüyor. ‘Yapar mısın?’ falan yok. Ve gezi boyunca birlikte dolaştık.

Ali Fuat Cebesoy Kahire’de! Heyette İstiklal Gazisi Ali Fuat Paşa ve gazeteci Ahmet Emin Yalman’da var öyle mi?

Evet. Hatta Yalman gazetesinde bendenizle ilgili iki yazı yazdı. Türkiye heyeti, bizim teklifimizle Ezher Şeyhi Abdurrahman Tâc’ı da ziyaret ettiler. Heyettekiler Şeyh’e hayran kaldılar. Şeyh onlara sigara ikram etti ve kendisi de sigarasını yaktı; gayet rahat ve kendinden emin tavrıyla heyeti gerçekten etkiledi. Biz, gezi sorasında buradaki Türk öğrencilerin sıkıntılarından filan da söz ediyoruz. Dedim ki, ‘Paşam, Revâku’l-Etrâk’a (Türk öğrencilerin kaldığı yurt olup Osmanlı’dan kalan vakıflar tarafından finanse ediliyor) buyurmaz mısınız?’ Hemen kabul etti. Kabul etti ama, bizi aldı bir telâş.. Yatakhanelerimiz darmadağınık; misafir ağırlayacağımız bir yer yok. Neyse, bir arkadaşımızın (Ali Kılınç Alp) odası biraz daha düzenliydi; heyeti orada kabul ettik. Bir şeyler ikram edelim, dedik. Sorduk, ne içersiniz, diye. Paşa ‘kahve yapmayı biliyor musunuz?’ dedi; ‘eğer siz yaparsanız içerim, yoksa içmem’. O arkadaşımız da gerçekten çok güzel kahve yapardı. Böylece kahvemizi içti, sohbet ettik. Paşa, hakikaten oldukça babacan, tatlı sert ve hoşsohbet bir adam; bizi teşvik eden o kadar güzel şeyler söyledi, öylesine yakın davrandı ki, bir İstiklal Savaşı kahramanının -ki rahmetli Menderes kendisini Demokrat Parti’den mebus yapmıştı- bu davranışından biz ziyadesiyle memnun olduk. Bu hatırayı hiç unutmam.

Hasan Ali Yücel:“Bir Saatte Müezzinlik,  Bir Saatte İmamlık Öğretirim”

Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Ali Yücel ile unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Hasan Ali Yücel o yıllarda bakan değildi. Milli Eğitim Bakanlığı, Hasan Ali Yücel’in başkanlığını yaptığı üç kişilik bir teftiş heyetini İstanbul İmam Hatip Okulunu denetlemek üzere gönderdi. Söz konusu heyet 10 günlük bir çalışmadan sonra bir rapor hazırladı. Bu arada hepimizle görüştüler. Nihayet, bir değerlendirme toplantısı tertip ettiler. Heyet başkanı sıfatıyla Hasan Ali Yücel bir konuşma yaptı ve ‘artık Türkiye’de imam-hatiplere bundan böyle ihtiyaç kalmadığını ve bu okulların kapatılmaları gerektiğini’ söyledikten sonra aynen şöyle dedi: ‘Ben bir kişiyi bir saatte müezzin, bir saatte de imam yaparım!’  Toplantıda İmam-Hatip okullarının kuruluşunda büyük katkısı olan İlim Yayma Cemiyeti’nin temsilcileri de vardı. Onlardan biri olan rahmetli Dr. İsmail .Niyazi Kurtulmuş Bey, ayağa kalktı; ‘efendim, mesele imam, müezzin yetiştirme meselesi değil, ilim meselesidir; dinin nasıl öğrenileceği, dinî ihtiyaçlarımızın nasıl karşılanacağı meselesidir’ diye itiraz etti. Hasan Ali Yücel cevaben; ‘Efendim İlahiyat Fakültesi var’ dedi. (Tabi, ilk zamanlar İlahiyat Fakültesi, Yüksek İslâm Enstitüsü’nden biraz farklı idi.) İ. Niyazi Bey ‘hayır efendim, İlahiyat ta okuyanlar da yeterince dini öğrenemiyorlar’ deyince; iki ilahiyat mezunu hoca yerinden fırladı. İtirazlar, sataşmalar, derken ortalık karıştı. Kavgada, sandalyeler havada uçuştu. Tabi toplantı da bitmiş oldu. İşte Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı’na sunduğu ‘artık imam-hatiplere gerek kalmamıştır’ şeklindeki rapor ve bu raporda ileri sürdüğü gerekçeler, o günden itibaren imam hatip okullarına yapılan itirazların dayanağı olmuştur. Çünkü Hasan Ali Yücel, imam hatip okulları aleyhine söylenebilecek ne varsa o rapora yazmıştır.

CHP ve İmam Hatip Okulları!
CHP’li İnönü hükümetinin İmam-Hatip okullarına sahip çıkması nasıl oldu?

İsmet İnönü hükûmeti döneminde Milli Eğitim Bakanı rahmetli Şevket Raşit Hatiboğlu, İmam Hatip okullarına sahip çıkmıştır. Ben kendisini yakînen tanır ve bilirdim. Halk Partili olmasına rağmen imam hatiplere ve Yüksek İslam Enstitüsü’ne çok büyük hizmeti olan bir zât idi. Mesela; Talim Terbiye Kurulu, Ezher diplomalarını reddetmesine rağmen, yetkisini kullanarak beni (E) cetvelinden Arapça muallimi olarak Yüksek İslâm’a tayin etti. Tabi, işin aslına bakılırsa, elimde dünya çapında bir üniversitenin diploması vardı ve hatta master diplomamın altında Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imzası vardı. Hiç unutmam; bu diploma ben Mısır’dan döndükten sonra gelmişti ve konsolosluk törenle bize diplomamızı teslim etmişti. Evet, rahmetli Ş.Raşit Hatiboğlu beni böylece tayin etti ve kendileriyle çok samimi oldum. Ankara’ya her gidişimde kendilerini ziyaret ederdim; o da bize çok değer verirdi. Bugünkü İlahiyat Fakültesi’nin Bağlarbaşı’ndaki yerini kazandıran dönemin Milli Eğitim Bakanı merhum Şevket Raşit Hatiboğlu’dur. Hatiboğlu, İmam-Hatip meselesi yüzünden İnönü’ye ters düşmüştü; onun imam-hatiplerin sayısının azaltılması ve hatta bu okulların tamamen kapatılması talimatını dinlememiş, kendisine direnmişti. Dahası, ‘imam hatip okullarını kapatmam, ama yenisini açarım’ demişti.

İsmet İnönü İmam-Hatip okulları yüzünden bakanı görevden almadı mı?

Evet. Bu yüzden İnönü ile bakan Hatiboğlu’nun arası açıldı ve sonunda İnönü onun istifasını istedi. Görevden ayrılmadan 15-20 gün önce bize bir adam gönderdi; 500 bin liralık bir çekle birlikte. Ben gitmeden ,Yüksek İslâm Enstitüsü için bir yer bulun ve satın alın diye. Nihayet Üsküdar/Bağlarbaşı’ndaki bugünkü yer bulundu, satın alındı ve gereken işlemler yapıldı. Bakan olarak Şevket Raşit Bey de bunu tasdik ettikten sonra istifa etti. Böylece Yüksek İslâm Enstitüsü, Fındıklı’da küçücük bir ilk okulun üst katında faaliyetini sürdürmekte iken, 1966’da bu binalar tamamlandıktan sonra bugünkü yerine taşınmış oldu. Hatiboğlu sonradan Cumhuriyet Halk Partisi’nden de ayrılıp Güven Partisi’ne geçmişti. Şevket Raşit Hatiboğlu rahmetle ve minnetle anılması gereken muhterem bir insandır. İmam-Hatip okulları ve Yüksek İslâm Enstitülerinin ilerlemesini sağlayan kişidir.

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürü olarak oyla seçildiğini biliyoruz. Nasıl oldu?

1979 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünün Müdürü oldum. Daha önce bu tür idari görevlerden -ilme mani olduğu mülahazasıyla- hep uzak dururdum. Şöyle ki: ilk kez o sene öğretim üyelerinin oylarıyla müdür seçimi yapıldı. 28 öğretim üyesinden 27’sinin oyunu olarak İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünün müdürü oldum. Bendeniz ise kendime oy vermedim. İstanbul Yüksek İslâm müdürlüğüm sırasında mimar Ömer Kirazoğlu’nun projesini çizdiği tatbikat caminin inşasını başlattım. Büyük ek bina, yemek salonları, kesimhâne ve soğuk hava deposuna ilaveten kültür merkezinin de projesini hazırlattım. Bütün bunlar halkın yakın desteğiyle gerçekleşti. Bizim milletimizin çok âlicenap ve çok cömert bir millet olduğunu o faaliyetler sırasında bir kez daha gördüm. Müdürlüğüm sırasında bir yandan, Tefsir, Arap Dili ve Belâğat gibi alanlarda ilmî çalışmalarımı sürdürürken, çeşitli konularda ilmî tebliğler sunmak üzere Suûdî Arabistan, Mısır, Sudan, Malezya gibi ülkeleri dolaşırken, diğer yandan da Türkiye’de kalıcı sosyal ve kültürel faaliyetler organize ettim. Bu minvalde, 1970 yılında 48 arkadaşımla birlikte  İslami İlimler Araştırma Vakfı’nı  (İSAV) kurduk. Vakıf, diğer faaliyetlerinin yanında birçok kıymetli İslâmi ve ilmî eser yayınladı.

17 Nisan 2021 akşamı vefat eden Prof. Dr. Ali Özek hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ali Özek hocamız yaptığı eserler ve yazdığı kitaplar ile unutulmayacak ve hayır duası ile anılacak bir ilim ve irfan insanıydı. Ölümüne kadar ilim ile meşgul oldu. Bizlere model oldu vesselam.

Doç Dr. Süleyman Doğan

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23