• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Avrupa artık 'kumda oynamayı' kabul etmeli!

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:
Avrupa artık 'kumda oynamayı' kabul etmeli!

Sanayi çarkları yavaşlıyor, inovasyon ABD’den, hammadde Çin’den geliyor. Eski kıta artık tarihin direksiyonunda değil. Avrupa’nın 'süper güç' olma hayallerini bir kenara bırakıp, küresel ligin zirvesini değil, 'orta sıranın huzurunu' seçmesi gerektiğini savunuluyor.

Sanayi çarkları yavaşlıyor, inovasyon ABD’den, hammadde Çin’den geliyor. Eski kıta artık tarihin direksiyonunda değil. Avrupa’nın 'süper güç' olma hayallerini bir kenara bırakıp, küresel ligin zirvesini değil, 'orta sıranın huzurunu' seçmesi gerektiğini savunuluyor.

Avrupa bir 'medeniyet beşiği' mi, yoksa sadece ziyaretçilere hizmet eden dev bir 'tatil köyü' mü?

Anton Jäger, The New York Times için kaleme aldığı bu analizde, Avrupa’nın 'taşralılaşmasını' ve ABD ile Çin arasındaki sıkışmışlığını anlatıyor.

Büyüklük sanrıları, 'bahçe-orman' ikilemi ve kemer sıkma politikaları arasında bocalayan eski kıta için tek bir çıkış yolu var: Artık 'tarihin direksiyonunda' olmadığını itiraf etmek.

ABD'nin uşağı olmak mı, yoksa haddini bilen bir 'büyük İsveç'e dönüşmek mi? İşte Avrupa’nın süper güç olma hayallerini bırakıp 'kumda oynamayı' öğrenmesi gerektiğini savunan o makale...

Avrupa Düşüşte. Böylesi Daha İyi.


 

Çağdaş Avrupalı yazarlar arasında romancı Michel Houellebecq iyimserliğiyle tanınmaz. Otuz yıla yayılan eserlerinde sürekli işlediği bir ana tema vardır: İnsanlığın kaçınılmaz düşüşü. Bu düşüş, internet pornosunun kalitesinden tutun da Avrupa medeniyetinin kendisine kadar uzanır. 2014'te şöyle yazmıştı: "Fransa ilerlemeden vazgeçti. Hepimiz artık kendi ülkemizde sadece turist değiliz, aynı zamanda turizmin gönüllü katılımcılarıyız."

Bugün Houellebecq’in yorumları kulağa karanlık bir kehanet gibi geliyor. Kıta genelindeki ekonomik büyüme zaten cılızdı, şimdi ise neredeyse durma noktasına geldi. Hatta sanayi devi Almanya bile tökezliyor. O eski dinamizm kayboldu, yerini acı verici bağımlılıklara bıraktı: Avrupa'nın teknolojisi Amerika'dan, kritik mineralleri Çin'den geliyor. Kıtanın turistler için çorak bir oyun alanına dönüşmesi ve ekonomilerin sadece ziyaretçilere hizmet etmeye odaklanması artık huysuz bir yazarın spekülasyonu değil, gerçeğin ta kendisi.

Bu gelişmeyi yanlış tanımlamamak lazım. Avrupa Birliği'nin kendi Silikon Vadisi'ni yaratamaması veya gayrisafi yurtiçi hasılasının milyarlık nüfusa sahip ülkelerle kıyaslanması, düşüşün adil kanıtları sayılmaz. Ancak Avrupa'nın, Alman filozof Hans-Georg Gadamer'in tabiriyle "taşralılaştığı" inkar edilemez bir gerçek. Ukrayna'daki savaşı bitirme müzakereleri gösteriyor ki, bu blok dünya meselelerinde giderek ikinci sınıf bir aktöre dönüşüyor. Başkan Trump'ın gözünde ise Avrupa "çürüyor" ve "medeniyetin silinmesi" riskiyle karşı karşıya.

Bu durumun en net itirafı geçen yıl eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi'den geldi. Finansal krizden sonra euroyu kurtaran isim olarak bilinen Draghi, sessiz sedasız ama son derece sert bir rapor hazırladı. Raporda Avrupa ekonomisinin dertlerini tek tek sıraladı; rekabet gücü eksikliğinden tutun da gerileyen üretkenliğe kadar her şeyi ortaya döktü.


 

Ancak bugün dolaşımda olan reçetelerin çoğu, tedavi etmeyi vaat ettikleri hastalığı daha da azdıracak gibi duruyor. Aşırı sağ tanıdık bir çözüm sunuyor: Kıtanın etrafına ırksal bir kordon örmek. Avrupa'nın merkezi siyaseti ise yeniden silahlanma ve teknolojik atılımlarla yenilenmeye dair muğlak işaretler veriyor. Sol kesim ise ya Avrupa'nın haddini aşmasına öfkeleniyor ya da kıtanın içine kapanmasını memnuniyetle karşılıyor. İhtiyaç duyulan şey, tarihçi Eric Hobsbawm'dan ödünç alacak olursak, yeni bir "düşüş siyaseti". Hem içeriye hem dışarıya bakan bir siyaset.

İçeride, 1990'lardan beri Avrupalı politika yapıcıları esir alan kemer sıkma saplantısından kurtulmak gerekiyor. Ekonomi tarihçisi Adam Tooze'un AB teknokratlarını "neoliberalizmin bağnazı" olarak nitelemesi boşuna değil; zira piyasa ilkelerinin geçerliliğini yitirdiği ilan edilen bir çağda, bu ilkelere inatla bağlı kalmaya devam ediyorlar.

Siyasi cephede bu, bilinçli bir merkezileşme ve egemenliğin ortak havuzda toplanması anlamına gelir. Bu, alışılagelmiş düzenin tamamen dışına çıkmak demektir: Avrupa'da uzun süredir parçalanmışlık hüküm sürüyor ve bu durum gerçek anlamda kıtasal politikaların geliştirilmesini engelliyor. Ülkelerin ortak bir çaba etrafında birleşmesi hayati önem taşıyor. Ancak burada bir şart var: Avrupa kurumlarının genellikle görmezden geldiği demokratik hesap verebilirlik sağlanmalı. Sonuçta, Avrupa'yı yeniden ayağa kaldırmakla görevlendirilecek yapıların halk desteği olmadan bunu başarması pek mümkün değil.

Dışarıda ise dış politika önceliklerinin iddialı bir şekilde yeniden düşünülmesi gerekiyor. Son on yılda Avrupa Birliği'nin Amerika'dan askeri veya finansal açıdan bir nebze olsun bağımsızlaşabileceği umudunun bir hayalden ibaret olduğu ortaya çıktı. Aksine, kıta Amerika Birleşik Devletleri'ne her geçen gün daha derin bir bağımlılık içine sürüklendi. Ancak bu savrulma, AB liderlerinin yakındığı düşüşü durdurmak bir yana, daha da hızlandıracaktır; örneğin Amerikan silahlarını ve enerjisini topluca satın almak, Avrupa sanayisini yeniden dünya lideri yapmayacaktır.


 

Eğer Avrupa kendini yeniden icat edecekse, daha aykırı yöntemler düşünmek zorunda. En başta da Brüksel'de "tabu" sayılan bir şeyi göze almalı: Çin ile kritik entegrasyon. "Kritik" kelimesi burada her iki anlamıyla da kullanılıyor. Bir yandan, iklim değişikliğiyle mücadele için böyle bir angajman hayati derecede gerekli, çünkü bu çabaya artık büyük ölçüde Çin liderlik ediyor. Diğer yandan bu ilişki şarta bağlı olmalı; ne Pekin'e boyun eğilmeli ne de ticaret veya işçi hakları konusundaki karanlık siciline göz yumulmalı. İhracat kontrolleri, gerektiğinde işbirliğiyle bir arada yürütülebilir.

Avrupa, 20. yüzyıldaki düşüşün bir timsali olan İngiltere'ye kulak vermeli. Savaş sonrası dünyada imparatorluğu dağılırken ülkenin önünde iki yol vardı. Ya ekonomisini ve dış politikasını Amerikan emirlerine bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri'nin bir nevi uşağı olacaktı. Ya da sanayi tabanını, refah devletini ve görece diplomatik özerkliğini koruyarak bir tür "büyük İsveç" olacaktı. Sonunda, yaşanan çekişmelerin ardından İngiltere ilk yolu seçti ve "özel ilişki" uğruna ulusal bağımsızlığından vazgeçti.

Avrupa'nın İngiltere'nin devasa bir versiyonuna dönüşmesine gerek yok. Tarihin direksiyonunda artık onlar oturmuyor, o yüzden şu zarar verici büyüklük sanrılarını bir kenara bırakabilirler. Jeopolitik ve iklim değişikliği konularında artık "yıldız oyuncu" olmasalar bile hedeflerini tutturabilirler. Bu, bazı beklentilerin küçültülmesini gerektirecek: Amaç, lig liderliği değil, İngiliz futbol taraftarlarının dediği gibi "orta sıra istikrarı" olmalı.

Bu, özellikle kıtanın elitleri için yutulması zor bir lokma olacak. Houellebecq başta olmak üzere bazıları gerçekçilik yerine kıyamet senaryolarının cazibesine kapılabilir. Yazar, 2010 tarihli "Harita ve Topraklar" romanında, "bitki örtüsünün zaferinin mutlak olduğu" ve kıtanın fabrikalarının yaban hayatı tarafından yutulduğu bir Avrupa'yı kasvetli bir şekilde tasvir etmişti. Benzer ve çarpıcı bir yankı olarak, eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell Fontelles de Avrupa'yı düşman bir "orman" ile çevrili bir "bahçe" olarak tanımlamıştı.

Kıtanın merkezi ve aşırı sağı, farklılıklarına rağmen bazı temel konularda açıkça anlaşıyorlar. Ancak Avrupa'nın ya bir harabeye ya da güvenlikli lüks bir siteye dönüşmesi Allah'ın emri değil. Boyunun ölçüsünü alan Avrupa, yeni küresel düzenin banliyölerinde kendine ait sevimli bir hobi bahçesinin fazlasıyla yeterli olduğunu keşfedebilir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23