• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

8 Ekim 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
8 Ekim 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Bu sözler kulaklarımıza küpe olsun. Sizler için hazırladığımız, Günün Ayet ve Hadisi ile Günün Sözünü, Günün Fotoğrafını istifadelerinize sunuyoruz... (8 Ekim 2026)

ÂYET - VAHYİN DİLİNDEN:



(١١) وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقٖينَ

Esirgeyen, bağışlayan Allah'ın adıyla  

(11) Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir.

(Ankebût Suresi, 29/11)         (Meâl Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)


  TEFSİRİ:

Allah’ın, insanların kalplerindeki en gizli niyetleri bildiği gibi kimin özü sözü bir, kimin iki yüzlü, kimin sahtekâr olduğunu bildiği uyarısında bulunulmakta; böylece zımnen müminle münafık arasındaki önemli bir farka işaret edilmektedir ki, bu fark da yukarıda belirtilen kişilik yapısına, insanlık idealine ulaşma derecesinde ortaya çıkmaktadır.

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 258-259

HADİS - ALLAH RESÛLÜ'NDEN (Sallellahu Aleyhi ve Sellem)   

“Dünya baştan sonuna kadar yararlanılacak bir geçimdir, ama onun en hayırlı geçimliği saliha kadındır.”

Kaynak: Müslim, Rada 64, (1467); Nesai, Nikah 15 


 

GÜNÜN SÖZÜ:





GÜNÜN FOTOĞRAFI:


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Recep Aydın / Sosyal Bilimci

Zamanın Süzgecinden Geçmek: Yaş Alırken Doğrunun, Bakmanın ve Görmenin Dönüşümü Hayat, durmaksızın akan ve akarken hem akıntısıyla bizi şekillendiren hem de kıyısındaki taşları aşındıran bir nehir gibidir. İnsanoğlu bu nehirde ilerlerken sık sık durup arkasına bakar ve şu kadim soruyu fısıldar: "Neydik, ne olduk, ne olacağız?" Bu soru, yalnızca biyolojik bir yaşlanmanın değil, zihinsel ve ruhsal bir evrimin, yani hamlıktan pişmeye doğru giden bir yolculuğun en yalın ifadesidir. Yaşımız ilerledikçe, bir zamanlar sarsılmaz bir inançla savunduğumuz doğruların yerini şüphelere, mutlak yanlış ilan ettiklerimizin yerini ise derin bir anlayışa bıraktığını görürüz. Bu değişim, doğrunun kendisinin bükülmesinden değil, insanın o doğruya olan mesafesinin ve bakış açısının olgunlaşmasından kaynaklanır. Felsefi bir hakikat olarak, doğru tektir, yanlış ise çok yönlüdür. Bir hedefe ulaşan tek bir düz çizgi varken, o çizgiden sapan sayısız eğri yol mevcuttur. Ancak insan, gençliğin getirdiği o sabırsız ve keskin rüzgârla dünyaya baktığında, doğrunun sadece kendi gördüğü o dar açıdan ibaret olduğunu sanır. Gençlik dönemi, siyah ve beyazın savaşıdır; gri tonlara yer yoktur. O yaşlarda idrak edilen doğrular çoğunlukla ezberlenmiş, toplumsal kabullerle şekillenmiş veya ideallerin heyecanıyla harmanlanmış doğrulardır. Yanlış ise, o anki ideale uymayan her şeydir. Unutmamalı ki, doğrunun tekliği bir kale gibidir; gençlik o kaleye savaş açar, yaşlılık ise sığınır. Fakat yıllar geçip de hayatın tokatları, kayıpları, başarıları ve hayal kırıklıkları ruhumuza dokundukça, o "tek ve mutlak" sandığımız doğruların aslında madalyonun sadece bir yüzü olduğunu anlamaya başlarız. Buradaki en büyük ders şudur: Doğrunun tek olması, onun tek bir boyuttan ibaret olduğu anlamına gelmez. Yaşlandıkça doğrunun özü değişmez, ancak bizim o özü kavrama kapasitemiz genişler. Bu genişleme, bizi hayatın en kritik eşiğine getirir: Bakmakla görmek arasındaki o muazzam fark. Çocukluk ve erken gençlik, dünyaya sadece "baktığımız" dönemlerdir. Gözümüz fiziksel olarak nesneleri, insanları ve olayları kaydeder; bu bir refleks, bir bakıştır. Ancak "görmek", bakışın ardına geçip derinliği, nedeni, sonucu ve manayı kavrama sanatıdır. Çünkü bakmak sadece gözün ışığıdır; görmek ise ruhun fenerini yakmaktır. Yaş ilerledikçe bakmakla görmek arasındaki farkın açılması, tamamen tecrübenin gözümüze taktığı merceklerle ilgilidir. Bu farkı somutlaştırmak gerekirse; yirmili yaşlarındaki bir insan, bir hata yapmış bir yakınına baktığında sadece "suç ve ceza" dengesini görür, keskin bir yargıyla onu silip atabilir. Oysa aynı insan kırklı veya ellili yaşlarına geldiğinde, o hatanın arkasındaki çaresizliği, insan olmanın getirdiği zaafları ve kendi geçmişindeki benzer tökezlemeleri hatırlar; artık sadece hataya bakmaz, insanı tüm çıplaklığıyla görür. Hatalar, yaşlandıkça düşmanımız olmaktan çıkar; bizi hakikate götüren puslu yolların işaret levhalarına dönüşür. Genç bir insan bir ihtiyara baktığında sadece kırışıklıklar ve yavaşlamış adımlar görür; oysa yaş almış bir bilgelik o ihtiyara baktığında bir ömrün yükünü, sabrı, yaşanmış hayal kırıklıklarını ve sessiz bir kabullenişi görür. İlki bakar, ikincisi görür. Zira gençlik dünyayı değiştirmek için bakar; yaşlılık ise dünyayı anlamak için görür. Keza, gençlik heyecanıyla fırtınalı bir denize bakan biri sadece dalgaların coşkusunu ve heyecanını fark ederken, dalgalarla defalarca hırpalanmış bir yaş almışlık o denizde yaklaşan tehlikeyi, sükunetin altındaki akıntıyı ve limanın kıymetini görür. Yaşlandıkça dünyayı daha az yargılamaya, daha çok anlamaya başlarız. Çünkü artık biliriz ki, bir insanların yanlışı, onun o anki görme kusurunun veya hayatın ona sunduğu puslu manzaranın bir sonucudur. Unutulmamalıdır ki,"İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki kendi görüşleridir." İşte yaşlanmak, olayların kendisinden ziyade onlara yüklediğimiz anlamları ayıklama sürecidir. Tasavvuf hırkasını giydiğimizde de bu durum "kesretten vahdete" yani çokluktan tekliğe giden bir görüş netliğidir. Gençliğin çok yönlü yanlışları ve gürültüsü arasından sıyrılıp, yaşlandıkça o tek olan hakikatin sessizliğine gömülürüz. Bu minvalde, "ne olacağız" sorusunun cevabı aslında bu evrimi nasıl göğüsleyeceğimizle mühürlenmiştir. İnsan, yaşlandıkça katılaşan, doğrularını birer dogmaya dönüştüren ve dünyaya gözlerini kapatan bir canlıya da dönüşebilir; ya da her geçen gün daha da esneyen, hatasını kabul eden, "görme" yeteneğini bileyen bir bilgeye de evrilebilir. Doğrularımızın ve yanlışlarımızın değişmesi, omurgasız bir yön değiştirmek değil, aksine hakikate daha doğru bir açıdan yaklaşma çabasıdır. Hayatın bize verdiği en büyük ders, zamanın bizi eksiltmediği, aksine eğer izin verirsek bizi çoğalttığıdır. Sonuç olarak kardeşlerim, geçmişte "neydik" sorausunun pişmanlıkları veya özlemleri, gelecekte "ne olacağız" sorusunun kaygıları içinde kaybolmamalıdır. Önemli olan, "ne olduk" noktasındaki o olgun duruştur. Doğrunun tekliğine sadık kalırken, yanlışın çok yönlülüğüne karşı bir paratoner gibi durabilmek ve her şeyden önemlisi, dünyaya sadece gözlerimizle bakmayı bırakıp, kalbimizle ve aklımızla görmeyi öğrenebilmektir. Çünkü insan, baktığı kadar değil, görebildiği kadar yaşar ve ancak görebildiği kadar tek olan o mutlak doğruya yaklaşır. Rabbim cümlemize hakkı hak bilip ona uymayı, batılı da batıl bilip ondan kaçınmayı; her daim doğru ile yanlış arasındaki farkı ayırt edebilecek keskin bir basiret ve feraset ihsan eylesin. Zihnimizi yanılgılardan, kalbimizi önyargılardan koruyarak bizleri her meseleye adalet, hikmet ve vicdan terazisiyle bakabilenlerden eylesin. Adımlarımızı doğruluk üzere sabit kılmasını, ömrümüzü rızasına uygun hayırlı ve berrak bir istikametle tamamlamayı hepimize nasip etmesini temenni ederim. Selâm, duâ ve basiretle...
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23