THY - Adıyaman

Ne oldu bize,neler kaybettik?

07 Şubat 2018 Çarşamba

Tarihimiz “insanlık” dersleriyle doludur. İnsanlık konusunda ninelerimiz ve dedelerimiz zaman zaman o kadar ileri gitmişler ki, Osmanlı toplumunu inceleyen Avrupalı yazarların ve gezginlerin dudakları uçuklamış, “Bu kadar da olmaz!” demek zorunda kalmışlardır. 

Tespitlerine göre: Eski insanımız, “insan-hayvan-bitki ve çevre” sıralaması içinde tüm hayata karşı saygılıydı: Çünkü her varlığın bir “görev”le gönderildiğine inanmışlardı. Bir bakıma varlığın sırrını çözmüşlerdi. Her insanın hakkını bu anlayış içinde gözetiyor, kendisiyle aynı dini, aynı inancı, aynı milliyeti, aynı siyaseti, aynı kıyafeti paylaşmayanlara karşı, yine bu anlayış içinde müsamaha gösteriyordu.

Çünkü “kul” olduğunu biliyordu: İnsanı “efendi”lik makamına yücelten “kulluk şuuru”dur!

İmparatorluk (büyük devlet anlamında) bu şuurla yönetiliyordu. Bunun için de imparatorluğun geniş coğrafyasında kurtla kuzu yürüyordu! Buyurun 1740’ların Türkiye’sini, İngiliz Sefiri olarak onbeş yıl Türkiye’de yaşayan Sir James Porter’den okuyun: “Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde isbat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”

Padişahlar yanında onları ikaz eden hocaları vardı: Hocalar Allah’ın hükmünü dümdüz anlatır, sözlerini asla sakınmazlardı. Fatih’in, Vezir-i Âzam (Başbakan) Mahmud Paşa’ya, Ak Şemsüddin konusunda serzenişi meşhurdur: “Bu pîre () hürmetim ihtiyarsızdır. Yanında heyecanlanırım, ellerim titrer.”

Padişahlar hocalarına böyle derin bir saygı, ince bir endişeyle bağlıydı. 

Fatih Sultan Mehmed’le, meşhur hocası Ak Şemseddin arasında geçen bir hâdiseyi gelin “Şekaayık-ı Nûmâniyye Tercümesi”nden okuyalım: 

“...mülâkat eyledikte Şeyh Hazretleri yan yatur bulunub asla vaziyetini değiştirmedi. Padişah, Şeyh Hazretlerinin elini öpüp, ‘Sana bir hacet içün geldüm ki birkaç gün beni halvete koyup (dersine alıp) irşâd eyleyesün. Bir dem senun dersunde bulunma lezzeti cihan padişahlığından ağlebdur’ (öğrencilikteki lezzet padişahlıktaki lezzetten fazladır) deyicek, Şeyh Hazretleri, Padişahın bu kelâmını sem’-i kabule almayub rıza kulağı ile dinlemedi (Padişahın öğrenciliğe dönme isteğini kabul etmedi). Padişah sâmî-makam, ısrar ve ihrâm idüp üç dört kerre ‘Elbette umup beklediğim hâsıl olıcek ve istedüğüm yerine gelecektür’ dedikte, Şeyh Hazretleri yine raddeyleyüb bu hususa müsaade eylemedi. Nihayet Padişah Hazretleri gazaba gelüb, husûs-ı mezbûr (bahsi geçen husus) için, ‘Bir Türk (herhangi biri) bir kere söylese kabul edüb halvete idhal edersin (dersine alırsın), ben sana nice kere söylemişken sözümü kabul itmezsün’ dedikte Şeyh Hazretleri cevap virüb: ‘Meşâyih-i izâmın halvetinde (şeyhlerinin dersinde) bir lezzet vardır ki, ana dahil olan emr-i saltanat gözünde olmayub, dünya gözünden silinub saltanat geçub gitmek mukarrerdir (Talebelik padişahlıktan daha lezzetlidir. Bunu tadan padişahlıktan kopar). Bu sebeple ahval (durumlar) bozulub, her birimiz bu hale sebeb olmakla Allah’ın gazabına uğrayarak günahkâr olmak lâzım gelür’ dedikten sonra, makamının icabı üzre adl ü insafa, doğruluğa ve saltanat merasimine müteallik âşikar ve malûm olan söz ve nasihatleri ifâde eyledi.”

Kudretin zirvesinde, üstelik yirmi bir yaşında iken öğrenciliği ve dervişliği özlemesi, dünya nimetlerini gözünü bile kırpmadan feda etmesi (nitekim babası Sultan II. Murad, padişahlık nimetini terk edip “dua ve ibadetle iştigal edeceğim” gerekçesiyle Manisa’ya çekilmişti), başlı başına kitaplaştırılması gereken bir konudur. Böyle bir teragat acaba hangimizin nefsine sığar? 

“Padişah-ı Cihan” ve “Roma İmparatoru” sıfatlarını nefsinde toplamış gencecik bir padişahın, hocasını (ve şeyhini) ziyaret etmesi, elini öpmesi, yeniden öğrencisi olmak için âdeta yalvarması, gönül sultanlarının Osmanlı padişahları üstündeki etkilerine sadece bir örnektir (“Padişahların Akıl Hocaları” isimli kitabımda geniş bilgi veriliyor). 

 

YORUM YAZ