Destanın 100. yılı... Dünyayı yenenlerin, yenildiği yer: Çanakkale!

25 Nisan 2015 Cumartesi

Önceki gün, sizlere, sponsorluğunu Turkcell’in yaptığı bir “Çanakkale Zaferi Haritası” verdik... “100 yıl geçer, Çanakkale geçilmez” başlığıyla sunduğumuz o haritayı mutlaka incelemiş ve dedelerimizin hangi noktalarda nasıl bir direniş gösterdiklerini, Çanakkale’yi nasıl “geçilmez” kıldıklarını herhalde görmüşsünüzdür...

Ben, yine de o haritadaki “kritik nokta”larda neler yaşandığına dair, kısa bilgiler aktarmak istiyorum...

Çanakkale Onsekiz Mayıs Üniversitesi Çanakkale Savaşları Araştırma Merkezi Müdürü Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir’in verdiği “bilgi”lerden de yararlanıp, sizleri “100 yıl öncesi”ne götürmek istiyorum...

Evet, “100 yıl öncesi”ne...

İLK ATEŞ 3 KASIM 1914’TE

“Hiç teçhizatı kalmamış, yokluk ve açlık içindeki insanların, dünyanın en büyük güçlerine, dünyanın yenilmezlerine, nasıl bir hezimet yaşatıldığı tarih olan 1915 yılına!..”

Araştırmacılara göre;

Çanakkale’de ilk ateş, 3 Kasım 1914’te İngiliz ve Fransız donanmaları tarafından Seddülbahir Kalesi’ne açılır...

O gün; “81 er ve 5 subayımız şehit” düşer... Bu “ilk ateş”tir ama, “Çanakkale Cephesi”nin açılışı 19 Şubat 1915 günü olacaktır!..

O gün ve müteakip günlerde, İngiliz donanması; boğazı koruyan tabyaları susturmak ve mayınları temizlemek için harekata başlar... Hedef,  peyderpey boğazı koruyan tabyaları susturmak ve asıl Çanakkale Muharebeleri’nin nihai hedefi İstanbul’u ele geçirmektir. Tabiî, sadece İstanbul’u değil, daha sonra da Bağdat’ı, Şam’ı, Mekke ve Medine’yi ele geçirip, “İslâm toprakları”na hakim olmayı plânlamaktadırlar!..

19 ve 25 Şubat’taki bu bombardımanlarda boğazın dışındaki Kumkale ve Orhaniye Tabyaları ile karşılarındaki Ertuğrul ve Seddülbahir Tabyaları susturulacaktır. Hedefin ikinci aşamasında ise Boğaz’ın iç tabyalarını susturmak için harekat devam eder. 

NUSRET OLMASAYDI

Hemen her gün Boğaz’a girip bombardıman yaparlar, işte bu Çanakkale Muharebeleri’nde denizden saldırı aşamasında “dönüm noktası” olarak tanımlayabileceğimiz çok büyük bir hadise gerçekleşir...

İngiliz ve Fransız donanması, boğaza her girişinde Erenköy Koyu’nda “manevra” yapar... Bu durum; boğazı savunan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa ve kurmay subaylarının gözünden kaçmaz... Öyle ya; “hep aynı yerde manevra” yapmaktadırlar!..

Görürler ve anlarlar ki; bu durumda, Nusret Mayın Gemisi’ne büyük görev düşmektedir.

İngiliz donanması batırılacaktır!..

Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey ve Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, kendilerine verilen görevi yerine getirmek için, “7 Mart’ı, 8 Mart’a bağlayan gece” harekete geçerler...

“Boğaz’ın, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği” noktasına, yani İngiliz ve Fransız donanmalarının hemen her gün “manevra” yaptıkları Erenköy Koyu’na “26 mayın” döşerler!..

Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği o 26 mayın, “savaşın seyri”ni değiştirir...  Çünkü, İngilizlerin 3 büyük zırhlısı; 18 Mart günü, Nusret’in döşediği o mayınlara çarpar ve batar... Diğerleri de, “ağır yara” alarak çekilirler!..

Doğrusunu söylemek gerekirse; Nusret, o gün; “Türk ve dünya tarihine geçecek çok önemli bir vazife” ifa etmiştir...

Eğer Nusret; o gün “mayın”ları döşememiş olsaydı; kara muharebeleri muhtemelen olmayacak, müstahkem mevkinin her iki tarafındaki savunma düşecek, mayınlar temizlenecek ve İngilizler kendilerine belirledikleri hedefe yani İstanbul’a ulaşabilecekti!.. Tabiî oradan da Bağdat, Şam, Mekke ve Medine’ye!..

VE KARA SAVAŞI

Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlara çarparak “ilk yenilgi”sini alan İngiliz ve Fransızlar, daha sonra “kara savaşı”na yönelirler...

Kara savaşları da, 25 Nisan 1915’te başlayıp, 9 Ocak 1916’ya kadar devam eder.

25 Nisan günü;

Çok güzel ve güneşli bir hava vardır...

Harekâtın “temel saldırı planı”nda ise İngilizlerin yarımadanın belli noktalarına sabah erken saatlerde çıkarma yapmaları vardır. 

Bu çıkarmanın ilki Kabatepe bölgesine sabah çok erken saatte sessiz şekilde gerçekleşecektir. İkinci çıkarma bölgesi ise yarımadanın uç noktası Seddülbahir kesimidir.

Buraya 25 Nisan sabahı Arıburnu’ndaki çıkarmanın hemen ardından 5 ana sahilden çıkarma yapılacaktır.

Burada hedef şudur:

Birlikler, hızlı şekilde kendilerine verilen vazife çerçevesinde hemen çıkarma yapacak, yarımadanın en yüksek tepelerinden ikmal noktalarını kontrol eden şu anki Alçıtepe’ye ulaşacaktır. Harekatın ikinci hedefi ise, Kilitbahir Platosu’nu ele geçirmektir.

Özellikle “Anzaklar”ın çıkarma yapacağı Arıburnu’ndaki birliklerin hızlı hareket edip platoyu ele geçirmesi hedeflenmiştir..

Ne var ki;

“Bir-iki günde bozguna uğratacaklarını” zannettikleri “Ümmet’in askerleri”, öyle bir “direniş” gösterirler, öyle “taarruz”larda bulunurlar ki; “Londra ve Paris’te yapılan hesapların, Çanakkale’ye uymayacağını” gösterirler!..

“253 bin şehit” verirler ama,

“Çanakkale’nin geçilemeyeceğini” gösterirler!..

DÜNYAYI YENENLER YENİLDİ

Bütün bunlar, “Çanakkale Muharebesi’nin askeri tarafı”dır!.. Ama, unutmayalım ki, askerler de birer “insan”dır ve bu muharebe, aynı zamanda “insan hikâyeleri” ile de doludur!..

O topraklarda; “3 kıtadan gelerek, Osmanlı Sancağını yere düşürmemek için şehit olan”lar yatmaktadır.

Evet, Çanakkale;

“Dünyayı yenenlerin yenildiği” ve de “etin, kemiğin çeliğe galip geldiği”, dahası; merhum Mehmet Akif Ersoy’un, “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor, bir hilâl uğruna Yarab ne güneşler batıyor” dediği, “253 bin şehidimiz”in son uykularını uyudukları, “millî birliğimizin çimentosu” olan bir yerdir...

Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Çerkez’in, Arnavut’un, Boşnak’ın, Hintli’nin, Afganlı’nın, Pakistanlı’nın, hasılı kelâm “3 Kıta’dan gelen Müslümanlar”ın şehit olup, koyun koyuna yattığı yerdir Çanakkale...

Evet, orada; Seyyid Onbaşı gibi, rahmetle andığımız nice “şehit”lerimiz var...

Acaba bu “şehit” ve “gazi”lerimiz olmasaydı, “Türkiye” olur muydu?..

Bugünkü “Türkiye”yi onlara borçluyuz!..

Allah, onlardan razı olsun, mekânlarını “cennet” eylesin...

ÖNCE HELALLEŞTİLER, SONRA!

“Çanakkale Savaşı” deyince; Yarbay Hüseyin Avni’den, Yahya Çavuş’tan ve hele hele Seyit Ali Onbaşı’dan bahsetmeden geçmek olmaz... 

Onlarda nasıl bir “ruh” vardı, biliyor musunuz... Seyit Onbaşı’ya, “275 kilo ağırlığındaki top mermisi”ni kaldırtan ruh, nasıl bir ruhtu biliyor musunuz?..

Buyrun, bir hatıra daha:

Kocadere Köyü’nde büyük bir sargı yeri... Yaralıların kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli... Çok sayıda yaralı, derman beklemekte...

İçlerinden biri Lapseki’nin Beybaş Köyü’nden Halil... Son nefesinde komutana; “Ben... Ben, köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan bir mecidiye borç almıştım. Kendisini göremedim; ölmek üzereyim. Ölürsem söyleyin, hakkını helâl etsin” der ve ruhunu teslim eder...

Ertesi gün, gelen yaralılardan şehit olanların künyeleri ve üzerinden çıkan eşyalar komutana ulaştırılmıştır... Şehit künyelerinden Lapsekili İbrahim Onbaşı’nın künyesi ve yanındaki not, komutanın dikkatini çeker...

Notta der ki;

“Ben, Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e bir mecidiye borç vermiştim. Arkadaşıma söyleyin, hakkımı helâl ettim.”

Çanakkale Savaşı’nı zafere dönüştüren ruh, işte bu ruh, bu inanç, bu imandır.

Hani, merhum Mehmet Akif’in yazdığı “Çanakkale Destanı” için, “Şiirdi, şuur oldu” demiştik ya, gerçekten de Çanakkale, Türkiye için bir “şuur” oldu, bir “çimento” oldu.

Ne olur, bu şuuru yaşatalım.

Japonların Hiroşima’sı, Nagazaki’si varsa, unutmayalım; bizim de Çanakkale’miz var.

Gidelim Çanakkale’ye...

“Ben” gidelim, “biz” dönelim...

SAVAŞ’TAN... BARIŞ’A

100 yıl önce; bunlar gibi, nice “insan hikâyesi” yaşandı, nice “kardeşlik, mertlik ve dayanışma” örnekleri sergilendi... O kadar ki, “yaralı düşman askeri”ni bile kucaklarına alıp, “tedavi”ye götürdü bizim askerimiz...

Onun içindir ki;

Çanakkale Abidesi, aynı zamanda bir “insanlık abidesi”dir!..

Ve, “100 yıl sonra” dün, işte bu Çanakkale Abidesi’nin etrafında, anma töreni yapıldı... 100 yıl önce, “savaşmak” için Çanakkale’ye gelen İngiliz, Fransız ve Anzak’ların torunları, dün “barış” için Çanakkale’deydiler...

Çanakkale’deki “coşkulu tören”leri, televizyonlardan “canlı” olarak izlemiş olmalısınız... Ya da, ayrıntıları bugün “Akit’in manşeti”nde okuyacaksınız...

İzlediğiniz veya okuyacağınız gibi; törende konuşan İngiltere Veliaht Prensi Charles, özetle dedi ki;

“Her iki tarafta da dünyanın değişik bölgelerindeki şehirlerinden, köylerinden ve çiftliklerinden ailelerini arkada bırakarak gelmiş ve savaşın vahşetini göğüslemiş, pek çok örnekte olduğu gibi bir daha sevdiklerini görememiş olanların sergilediği kahramanlığı ve insanlığı hatırlamamız gerekiyor.”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise, “anlamlı mesajlar” verip, şunları söyledi:

l ‘’Ortak acıları, yeni düşmanlıklar üretme değil dostluğun, sevginin, barışın aracı haline dönüştürme konusunda Çanakkale’nin tüm dünyaya, tüm toplumlara örnek olmasını temenni ediyorum. Küresel istikrar ve refah için, buradaki hoşgörü ve dostluk ikliminin tüm ülkeler, tüm uluslararası kuruluşlar, tüm toplumlar tarafından desteklenmesi gerekiyor. Terörizmin, ırkçılığın, İslamofobinin ve her türlü nefret içeren akımın çaresi, işte buradadır.’’

l “Bu küçük yarımadada, burada yatan yüz binlerce gencin aziz hatırası önünde, hepimizin adına, barışın, huzurun, refahın tüm dünyaya hakim olmasını sağlamak için çalışma kararlılığımızı bir kez daha ifade ediyorum.’’

Gerçek de bu değil mi?..

100 yıl önce “savaşmak” için Çanakkale’ye gelen askerlerin torunları, bugün “barış mesajları” veriyorsa ve Çanakkale Abidesi, aynı zamanda bir “Barış Abidesi” olarak orada duruyorsa, bu “nefret” niye, bu “düşmanlık” ve “İslâm karşıtlığı” niye?..

Yoksa, hâlâ;

“Çanakkale’nin intikamı”nı mı almak istiyorlar... Yoksa, hâlâ “Çanakkale’nin acısı”nı mı yaşıyorlar?..

Değilse;

Bu “Türkiye düşmanlığı” niye?..

Ama, bütün dünya bilsin ki;

“Aradan 100 yıl da geçse,

Çanakkale asla geçilmez!”

 **********************************************************************************

2015 yılındayız... Hâlâ bu “zırva”ları mı dinleyeceğiz?

Dün, “Çanakkale Zaferi’nin 100. yılı” dolayısıyla coşkulu bir tören yapıldı... Önceki gün de, “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” dolayısıyla, bütün yurtta törenler yapıldı...

Elbette, o da “coşkulu” geçti ama “gönülleri yaralayan” sahneler de yoktu değil...

Bazı il ve ilçelerdeki törenlerde yapılan konuşmalarda; “İşte bugün Padişah kovuldu” denildiğine dair duyumlar aldım ki, birçok insan; bazı öğretmenlerin bu “patavatsızlık” ve “densizlik”lerinden tiksinmiş, iğrenmiş, incinmiş!..

“Gösteri müzikleri”nde ise;

“Akşama gelecem, hacı baban evde mi?.. Hacıya da şarap içirmişem, dünyasından geçirmişem!”

Ya da “Yakalarsam mucuk mucuk” tarzı şarkı-türküler kullanılmış ki, merak ediyorum; acaba bunlar “Yeni Türkiye”ye yakışıyor mu?..

Çocukların oynatılacağı başka “şarkı-türkü” kalmadı mı ki, bu “sapık ve saçma” şarkılar seslendiriliyor?.

Olan oldu...

Ama bundan sonra; Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, “daha fazla hassasiyet” göstereceğini, bu “saçmalık”lara karşı gereken uyarıları yapacağını umuyorum!..

“İnsanların hassasiyetleri”yle oynamaya kimsenin hakkı yok.. “Okul müdürleri”nin de, “öğretmenler”in de...

2015 yılındayız...Hâlâ bu “zırva”ları mı dinleyeceğiz?!?..

Günün Özeti

YORUM YAZ