• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

28 Ekim 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Bu sözler kulaklarımıza küpe olsun. Sizler için hazırladığımız, Günün Ayet ve Hadisi ile Günün Sözünü, Günün Sözünü istifadelerinize sunuyoruz... (28 Ekim 2026)

1 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

HARAMIN SEFASI OLMAZ, CEFASI OLUR! İnsanoğlu ne garip bir varlık! Bazen bir lokma fazla yemek, bir kuruş fazla kazanmak, biraz daha zengin olmak, nefsinin arzularını tatmin etmek uğruna hem dünyasını hem de ahiretini tehlikeye atabiliyor. Oysa unuttuğumuz çok önemli bir hakikat var: Haram yakıcı bir ateştir. İnsan bazen o ateşin içinde yandığını, ancak kül olmaya başladığında fark eder. Haram mal, haram kazanç, gayrimeşru ilişkiler, alkol, uyuşturucu, kul hakkı, haksızlık, dolandırıcılık ve daha nice kötülük... Bunların başlangıcında insana cazip gelen bir taraf olabilir. Fakat unutmayalım ki her cazip görünen şey hayırlı değildir. Zehir de bazen tatlı bir şerbetin içinde sunulur. Hayatım boyunca nice insanlar gördüm. Haram kazançla servetine servet katanları, başkalarının hakkını yiyerek zenginleşenleri, nefsinin esiri olup ailesini dağıtanları, alkol ve uyuşturucu yüzünden hayatını karartanları... Kimileri yaptıklarının bedelini kendi hayatında ödedi, kimilerinin yanlışlarının acısını eşleri, çocukları ve yakınları çekti. Elbette her felaketi bir günahın cezası olarak değerlendirmek doğru değildir. Ancak insanın yanlış tercihlerinin, bazen yalnız kendisini değil, masum insanları da perişan ettiği inkâr edilemez. Benim yıllardır savunduğum bir düşünce var: Haramın sefası olmaz, cefası olur. Bugün sefasını sürdüğünü zannettiğin bir yanlış, yarın karşına öyle bir pişmanlık çıkarabilir ki dünyanın bütün servetini versen geçmişi geri getiremezsin. Bu konuda bir yakınımın anlattığı, hiç unutamadığım ibretlik bir hadiseyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir aile uzun bir yolculuk sırasında yemek yemek ve biraz dinlenmek için yol kenarındaki güzel bir lokantada mola verir. Yemeklerini yerler, ardından çaylarını içerler. Tam kalkıp gidecekleri sırada lokantanın önüne son derece lüks bir otomobil yanaşır. Arabadan, giyiminden ve hâlinden oldukça varlıklı olduğu anlaşılan bir beyefendi iner. Lokantaya girer ve bir masaya oturur. Aile, zengin adamın ne yiyeceğini merak ederken önüne yalnızca bir tabak haşlanmış patates getirildiğini görür. Tam o sırada garson, çaylarını bitirip kalkmaya hazırlanan ailenin masasına birer porsiyon karışık ızgara getirir. Aile reisi şaşırır: “Evladım, biz böyle bir sipariş vermedik. Herhâlde yanlış masaya getirdin.” Garson gülümseyerek cevap verir: “Hayır efendim, yanlışlık yok. Şu masada oturan beyefendinin sizlere ikramı.” Aile şaşkınlık içinde teşekkür eder. Kendilerine ikram edilen yemekleri yerler. Bir süre sonra zengin beyefendi hesabı ödeyerek lokantadan ayrılır. Merakına yenik düşen aile reisi garsona sorar: “Evladım, bu beyefendi kim? Kendisi yalnızca haşlanmış patates yerken bize neden böyle güzel yemekler ikram etti?” Garsonun verdiği cevap, insanı derinden düşündürecek cinstendir: “Efendim, bu beyefendi çok zengin bir insandır. Ancak ciddi bir rahatsızlığı var. Doktorların koyduğu beslenme kısıtlamaları nedeniyle haşlanmış patates ve yağsız, tuzsuz pirinç lapasından başka bir şey yiyemiyor. Bu yüzden buraya her gelişinde bir aileye güzel yemekler ısmarlar, hesaplarını öder. Kendisi yiyemese de başkalarının yiyip mutlu olmasından huzur duyar.” İşte hayatın insana verdiği en büyük derslerden biri! Düşünebiliyor musunuz? Adamın altında milyonluk otomobil var. Belki bankalarda hesap edemeyeceğimiz kadar parası, dünyanın en güzel yerlerinde evleri var. İstese lokantanın tamamını satın alabilecek maddi güce sahip. Ama önündeki bir tabak haşlanmış patatesten başka bir şey yiyemiyor. Öte yandan, belki cebinde ancak yemek parasını karşılayacak kadar parası bulunan insanlar, Allah'ın kendilerine verdiği sağlık nimeti sayesinde önlerindeki çeşit çeşit yemeklerden afiyetle yiyebiliyor. Şimdi soruyorum: Hangisi daha zengin? Serveti çok olan mı, yoksa sağlığı ve huzuru yerinde olan mı? Elbette bu zengin beyefendinin hastalığını haram kazanca bağlayamayız. Parasını helalinden kazanmış, dürüst ve hayırsever bir insan da olabilir. Zaten bu hadisenin bize verdiği ders, zenginliğin kötülüğü değil; sağlığın, kanaatin ve şükrün paha biçilmez oluşudur. Çünkü insanın gerçek zenginliği yalnızca sahip oldukları değil, sahip olduklarından huzur içinde faydalanabilmesidir. Nice insanlar vardır, yatakları altından olsa da gözlerine uyku girmez. Nice insanlar vardır, sofraları çeşit çeşit yemeklerle doludur ama sağlıkları bunları yemeye elvermez. Nice insanlar vardır, milyonları vardır ama evlerinde huzur, gönüllerinde mutluluk yoktur. Buna karşılık nice insanlar da vardır ki mütevazı bir evde yaşar, helalinden kazandığı ekmeği ailesiyle paylaşır, akşam başını yastığa koyduğunda vicdanı rahat bir şekilde uyur. İşte benim gözümde gerçek zenginlik budur. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin...” (Bakara suresi, 168. ayet) Ne kadar açık, ne kadar anlamlı bir uyarı! Allah bizden yalnızca kazanmamızı değil, helalinden kazanmamızı istiyor. Yalnızca yaşamamızı değil, temiz ve ahlaklı bir hayat sürmemizi istiyor. Öyleyse neden üç günlük dünya için ebedî hayatımızı tehlikeye atalım? Neden bir başkasının hakkını yiyerek çocuklarımıza haram lokma taşıyalım? Neden geçici hevesler uğruna ailemizin huzurunu bozalım? Neden içkiyle, uyuşturucuyla, kumarla hem sağlığımızı hem de geleceğimizi mahvedelim? Dostlarım! Dünyanın bütün serveti sizin olsa neye yarar, sağlığınız yoksa? Saraylarda yaşasanız neye yarar, huzurunuz yoksa? Her istediğinizi satın alabilseniz neye yarar, kaybettiğiniz güveni, sevgiyi ve vicdan rahatlığını geri alamıyorsanız? Para önemlidir, elbette. İnsan çalışmalı, kazanmalı, ailesine güzel bir hayat sunmalıdır. Zenginlik başlı başına kötü değildir. Hatta helal kazançla elde edilen servet, ihtiyaç sahiplerine uzanan bir yardım eli olduğunda büyük bir hayra dönüşebilir. Ama para insanın efendisi değil, hizmetkârı olmalıdır. Hele hele haram kazançla elde edilen servetin insana gerçek huzur getireceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Unutmayalım ki insan dünyaya gelirken yanında hiçbir şey getirmediği gibi giderken de malını, mülkünü, makamını yanında götüremeyecektir. Geride bıraktığı ise yaptığı iyilikler, kazandığı dualar ve insanların gönlünde bıraktığı izler olacaktır. O hâlde kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi? Daha fazla kazanmak için mi yaşıyoruz, yoksa güzel ve anlamlı bir hayat yaşamak için mi çalışıyoruz? Ben Yüce Allah'tan ne ölçüsüz bir servet ne de gösterişli bir hayat istiyorum. Bana ve sevdiklerime helalinden, huzurla yaşayabileceğimiz kadar rızık, sağlık, afiyet ve gönül zenginliği vermesini diliyorum. Çünkü biliyorum ki insanın midesi bir tabak yemekle doyar ama gözü, kanaati öğrenmedikçe dünyalar verilse doymaz. Haramın ateşine yaklaşmayalım. Helal lokmanın bereketini, sağlığın kıymetini, huzurun değerini bilelim. Ve son sözüm şu olsun: DÜNYA SENİN OLSA NEYE YARAR, BİR LOKMAYI HUZURLA YİYEMEDİKTEN SONRA? Allah hepimize helalinden kazanmayı, kazandığımızla yetinmeyi, sağlığımızın kıymetini bilmeyi ve elimizdekileri ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayı nasip etsin. Rabbim bizlere çok mal değil, hayırlı mal; uzun ömür değil, hayırlı ömür; gösterişli hayat değil, huzurlu hayat nasip etsin. Âmin.
  • 3 Saat Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23