• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Deprem uzmanı Şener Üşümezsoy arkasında kim olduğunu açıkladı: Tehdit edemiyorlar çünkü arkam dolu

Deprem uzmanı Şener Üşümezsoy arkasında kim olduğunu açıkladı: Tehdit edemiyorlar çünkü arkam dolu

6 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

OKUMUŞ OLMAK, CAHİLLİKTEN KURTULMAK MIDIR? İnsan bazen yıllarca okur, üniversiteler bitirir, akademik unvanlar kazanır, profesör olur ama ne yazık ki cehaletini yenemez. Çünkü cehalet, yalnızca okuma yazma bilmemek değildir. Asıl cehalet, insanın sahip olduğu bilgiye rağmen doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan, hukuku güçten ayıramamasıdır. Diploma insana meslek kazandırabilir, makam ve unvan sağlayabilir; fakat akıl, irfan, vicdan ve medeni bir anlayış kazandırmaya her zaman yetmeyebilir. Geçtiğimiz günlerde deprem konusundaki açıklamalarıyla sık sık gündeme gelen Prof. Dr. Şener Üşümezsoy'un bir sözüne rastladım. Kendisine tehdit edilip edilmediği sorulduğunda, arkasının sağlam olduğunu ifade ederek Sedat Peker'le olan tanışıklığından söz etmiş. Doğrusu okuyunca içim acıdı. Bir profesörün, kendisini güvende hissetmesini hukuk devletinin güvencesinden ziyade böyle bir isimle olan yakınlığı üzerinden anlatması beni derinden düşündürdü. Şimdi sormak gerekmez mi? Bir ülkede profesör unvanı taşıyan insan, güvenliğinin teminatını devletin hukuk düzeninde değil de sokaktaki güç ilişkilerinde arıyorsa, biz nerede yanlış yaptık? Yıllarca verilen eğitim, kazanılan akademik unvanlar, yazılan kitaplar, yapılan bilimsel çalışmalar insana hukukun üstünlüğünü benimsetememişse, o eğitimin bir tarafı eksik kalmış demektir. Elbette herkesin istediği insanla tanışma, görüşme ve dostluk kurma hakkı vardır. Kimsenin geçmişteki tanışıklıkları üzerinden peşinen suçlanması doğru değildir. Ancak burada mesele bir dostluk meselesi değildir. Mesele, bir bilim insanının kendisini güvende hissetmesinin gerekçesi olarak neyi öne çıkardığıdır. Çünkü bir hukuk devletinde vatandaşın arkasında bir kabadayıya, nüfuzlu bir kişiye, siyasetçiye veya güçlü bir çevreye ihtiyaç duymaması gerekir. Onun arkasında anayasa, kanunlar, adalet ve devletin kurumları bulunmalıdır. İşte medeniyet dediğimiz şey de budur. Medeni toplumlarda insanlar, kimin kimi tanıdığına göre değil, herkes için geçerli olan hukuk kurallarına göre yaşarlar. Güçlü tanıdıkları olanın korkmadığı, kimsesi olmayanın ise kendisini sahipsiz hissettiği bir düzen, hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz. Böyle bir anlayışın yaygınlaşması, toplumun adalete olan güvenini de zamanla aşındırır. Beni asıl üzen, bu sözlerin sıradan bir vatandaşın ağzından değil, toplumun önünde bulunan bir akademisyenin ağzından çıkmış olmasıdır. Çünkü profesörlük yalnızca bilimsel bilgiye sahip olmayı değil, toplum karşısında belli bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Bir akademisyenin her sözü elbette doğru olmak zorunda değildir. Fakat ondan beklenen, gücün değil hukukun, korkunun değil özgür düşüncenin, kişisel nüfuzun değil adaletin yanında durmasıdır. Ne yazık ki ülkemizde zaman zaman unvanlara gereğinden fazla değer veriyoruz. Bir insanın adının önünde profesör, doktor, mühendis veya başka bir sıfat bulunmasını, onun her konuda doğru düşündüğünün delili sayabiliyoruz. Oysa bilimsel uzmanlık başka, toplumsal olgunluk başka şeydir. Bir insan kendi alanında son derece bilgili olabilir ama hukuk, ahlak, demokrasi ve insan ilişkileri konusunda ciddi yanlışlara düşebilir. Bilgi sahibi olmakla irfan sahibi olmak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. Bizim toplum olarak en büyük yanılgılarımızdan biri, diplomayı bilgeliğin, makamı liyakatin, şöhreti de saygınlığın kesin ölçüsü kabul etmemizdir. Oysa insanı değerli kılan yalnızca ne kadar okuduğu değil, okuduklarından ne öğrendiği ve öğrendiklerini hayatına ne ölçüde yansıttığıdır. Kitapların arasında ömür tüketip insan olmanın erdemini kavrayamayanlar da vardır; okul yüzü görmediği hâlde adaletin, merhametin ve hakkaniyetin kıymetini bilenler de. Bir insanın cehaleti, bazen bilmediği şeylerde değil, bildiğini sandığı şeylerde gizlidir. Üstelik unvan sahibi insanların yanlışları, toplum üzerinde daha derin izler bırakabilir. Çünkü onların sözleri örnek alınır, düşünceleri önemsenir, davranışları meşrulaştırılabilir. İşte bu nedenle okumuş insanın sorumluluğu, okumamış insana göre daha ağırdır. Şunu da unutmamak gerekir: Hukuka güvenmek, her şeyin kusursuz işlediğini iddia etmek değildir. Ülkemizde adalet sistemine yönelik eleştiriler olabilir, insanlar zaman zaman kendilerini güvencesiz hissedebilir. Ancak çözüm, hukukun yerine kişisel güç odaklarını koymak değildir. Tam tersine, hukukun herkese eşit güvence sağlayacağı bir düzeni savunmaktır. Çünkü bugün bir güçlü kişinin himayesine ihtiyaç duyan anlayış, yarın başka bir güçlü kişinin karşısında çaresiz kalabilir. Ben bir ülkede en büyük gücün hukuk olmasını isterim. Bir profesörün de bir işçinin de bir çiftçinin de bir emeklinin de aynı güven duygusuyla yaşayabilmesini isterim. Hiç kimsenin, "Benim arkamda şu kişi var" deme ihtiyacı duymadığı bir Türkiye hayal ederim. Çünkü gerçek devlet, güçlü tanıdıkları olanların değil, kimsesi olmayanların da güven içinde yaşayabildiği devlettir. Bugün dönüp eğitim sistemimize de bakmamız gerekiyor. Biz çocuklarımıza sınav kazanmayı, diploma almayı, meslek sahibi olmayı öğretiyoruz. Peki, hakkı savunmayı, hukuka saygı duymayı, güç karşısında eğilmemeyi, adaleti her şeyin üzerinde tutmayı ne kadar öğretebiliyoruz? Eğitim yalnızca zihni bilgiyle doldurmaksa, ortaya diplomalı insanlar çıkar. Ama eğitim insanı olgunlaştırmak, vicdanını geliştirmek ve karakterini güçlendirmekse, işte o zaman gerçek anlamda aydın insanlar yetişir. Unutmayalım ki cehaletin en tehlikeli hâli, kendisini bilgi ve unvanın arkasına gizleyenidir. Çünkü bilgisiz insan bilmediğinin farkına varabilir; fakat unvanına güvenerek her düşüncesini doğru kabul eden insanın kendi yanlışını görmesi çok daha zor olabilir. Bir profesörün açıklamasından hareketle bütün akademisyenleri aynı kefeye koymak elbette haksızlık olur. Bu ülkede onuruyla yaşayan, bilimin ve hukukun üstünlüğünü savunan, hiçbir güç odağına yaslanmadan doğruları söyleyen nice değerli bilim insanımız vardır. Onların hakkını teslim etmek de vicdani bir sorumluluktur. Ancak yanlış gördüğümüz bir anlayışı, sahibinin unvanına bakarak eleştirmekten vazgeçmemeliyiz. Son sözüm şudur: Bir ülkenin gerçek zenginliği, kaç profesöre sahip olduğu değil, ne kadar aydın, vicdanlı, adaletli ve hukuka bağlı insan yetiştirdiğidir. Diploma duvara asılır, unvan ismin önüne yazılır; fakat insanın gerçek değeri düşüncesinde, duruşunda ve karakterinde ortaya çıkar. Bir bilim insanının arkasında hukuktan başka bir güç aramasını düşündükçe insanın içinden yalnızca şu sözler geçiyor: Vah ülkem vah! Demek ki okumakla cehalet her zaman bitmiyor. Bazen insan profesör oluyor ama zihnindeki cehaleti mezun edemiyor.
  • 1 Saat Önce

Taras

Tehdit etmiyorlar diyor koruma ihtiyacı yok devlet ne için koruyacak
  • 1 Saat Önce

ziyaretçi

Bence arkan çok sağlam değil, daha sağlam bir arka bulsan devlet gibi mesela iyi olur.
  • 2 Saat Önce

Serhat

Başlığı görünce arkamdaAllah var veya millet var diyecek zannettim.
  • 2 Saat Önce

Vatandaşlara tavsiyem

Canınıza ve cebinize sahip çıkın..Ülke çürümüşluk içinde..

Vay vay

Ülkenin haline bakın..Devlet bilim insanını koruyamıyor mu
  • 2 Saat Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23