--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Vahim olayın düşündürdükleri

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Ordudaki bu ihanet uygulayıcıları birkaç grubun ittifakıyla olmuştur. Dini taraflı gözükenler Allah ve Rasulü yerine kendi hocalarını, onun ilke ve prensiplerini din haline getirenler ile vatan/millet/devlet/bayrak/vs. gibi değerlerini kaybeden mukaddes değerler yerine kendi hayat tarzlarını, çevrelerini, yetiştirildikleri ortamı ‘kutsal’ haline getirenlerin sebebiyet verdikleri vahim bir olaydır. Kur’an hiçbir inancı ve mensuplarını sırf mensubiyetlerinden dolayı ne toptan mahkûm eder ne de aklar.

Bu söylediklerimizi 27 Mayıs 1960 ihtilali, 63’deki idamla sonuçlanan ordudaki ihtilal teşebbüsleri 12 Mart 1971’deki bir başka ihtilal eylemleri, 12 Eylül 1980’deki ihtilal ve hâlâ o kanunlarla idare edilişimiz. O dönem konan genelge ve talimatların günümüzde uygulanan haller, içinde bulunduğumuz perişanlığı gösterir. Bunlarla mücadele edilmediği, askerin kışlasının dışında bir siyasi gibi hareket edip hiçbir caydırıcı ceza görmeyip rağbette tutuldukları, okullarındaki eğitimin din dışı olması, İmam Hatip Okullarına gidenlerden (mezunlardan) hiçbir talebenin alınmayışı gibi bir sürü sebepler bugün yaşadığımız vahim teşebbüslere götürmüştür. Halkımız iradesine canı pahasına bile olsa sahip çıkmıştır.
  15 Temmuz Cuma gecesi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın davetiyle halkın sokağa dökülüp, milli iradeye sahip çıkışıyla yön değişmiş, ilk defa halk, askerin fevri harekâtına iradesine sahip çıkarak önemli ve gerekli cevabı vermiştir. CHP milletvekillerinin meclise gelip Başbakanın davetine icabet etmesi, bazı tabipler odası, mühendisler birliği, barolar vs. gibi kurulduğundan beri milletin değerlerine ve iradesine karşı halleri değişmemiştir. Ortalık biraz sakinleşince yaptıkları yorumlar, değerlendirmeler bu milleti silahlarla öldüren, bu milletin Meclisini bombalayanlara karşı mücadele veren insanımızın tavırlarını tenkit etmeye cüret eder hale gelmişlerdir. Bu kadar insanımızın nahak yere öldürülüp, yaralandığı bu vahim olayı yapanlara gül mü verilecekti? Keza aydın geçinen, yazar-çizer geçinen nicelerinin halleri de ortadadır. 80’den beri anayasanın değişmesi için bir araya gelemeyen, senelerce Genelkurmay Başkanlarının; utanmadan sıkılmadan yaptıklarına, verdikleri siyasî beyanatlarına bir tavır koyup orduyu kışlasına, kendi meşguliyet sahalarına gönderemeyen, önemli toplantılarda Cumhurbaşkanının yanına kurulan bu adamları, olması gereken yere koyamayan, bu yapının değişmesi için hiçbir gayret göstermeyen, gösterenlerin yanında bulunmayanların bir öz eleştiri yapmaları şarttır. 27 Nisan Muhtırasına verdikleri manidar cevapla, 28 Şubat’taki mücadeleleriyle ordunun bugünküne benzer müdahalesini o zaman yapılması gerek siyasî tavrıyla, kısmen çözülmesini sağladıklarından dolayı AK parti tebriği, teşekkürü ve takdiri hak etmiştir. Muhterem Cumhurbaşkanımız da ‘örnek lider’liğini göstererek bu büyüyecek katliamı önlemiştir. 

Yapılanlarla hiçbir ilgisi olmadığı halde TV programlarına çıkanların laiklik meselesinde konuşmaları, seviyesizlikleri, kavramların yanlış yanlış anlaşılmaya sebebiyet veren konuşmalara da dikkat etmek icab eder. Yine ordudaki talebelikleri devam eden “Kuleli” gibi okullardaki öğrencilerin bu olaya karışmaları 60 ihtilalinden beri ordudaki eğitim sisteminin sonucunun bu vahim olaylara karışan gençleri yetiştirmeleri, âcilen (olanların olmaması) için eğitim sistemi değişmelidir. Uğrunda öleceği ve öldüreceği değerleri bilmeyen, öğretilmeyen, kavramlara yabancı olup, sloganların kavram haline getirildiği bir eğitim sisteminden bu millete hiçbir fayda gelmez. 

TV programlarına katılan, entelektüel geçinen, üniversite camiasından, yazar-çizer takımından, bazı parti temsilcilerinden hep laik eğitimden bahsetmeleri çok ayıp ve çirkindir. Zaten tâ 1923 Cumhuriyetten beri ufak-tefek rötuşlarla aynı eğitim sistemi devam ediyor. Bir tane örnekle yetineyim: Katıldığı TV programında Mustafa Balbay, Fikret Bila pervasızca laik eğitimden bahsetmekte ve diğer katılanlara da “kendi sloganik cümleleri”ni tasdik ettirmeye devam ediyor. Hayatın dışına çekilen, dinin emir ve yasaklarını tehlikeli gösteren yahut kendi haramlarla iç içe yaşamlarına müdahale olarak gören, dini vicdanlara hapsettirten bu yapı, olumsuz sonuçları tenkit ederken bizi buraya getiren usulleri eğitim-öğretimi metotlarını niçin konuşmazlar? En güzel yemek yapan aşçı yaptığı yemediği yemediği müddetçe aşçılığı kendisini açlıktan kurtaramaz. Dinimiz İslam; kitabı Kuran-ı Kerim’deki ayetlerle (vahiylerle) pratiği uygulayıcısı Peygamberimizin sünneti (hadisleri) o kaynaklardan hüküm çıkaran müctehidleri/mezhep imamları ile uymamız gereken hayat tarzımızın prensipleridir. Papazların elinde oyuncak durumuna getirilmiş, tahrif edilmiş, reform yapılmış Hıristiyanlık, din ile ilim çatıştığı, ilmi gelişmelere imkân ve fırsat vermeyip müdahale eden yapıyı laiklikle kendi problemlerini çözmeye çalışanları utanmadan, sıkılmadan bizlere örnek diye yutturanlara hâlâ meydanı boş mu bırakacağız? Batı ile; ilim yolunda ölene bile “şehit” diyen bir dini (İslâm’ı) aynı gören bu zihniyetle mutlaka mücadele edilmelidir. Kezâ sanatçı geçinenler nerede? Bir tavır, bir protesto gerekmez mi? Taksim Gezi olaylarında meydanı boş bırakmayanlar diğer gruplar nerede? Yazıklar olsun!

Bir diğer hata da kavramlarla ilgili. Sadece bir örnekle yetineceğim. 

Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın “Meclis demokrasinin mabedidir” sözü çok çirkindir. Meclis milli iradeyle seçilen milletvekillerinin, milletin emrinde onların arzu ve isteklerinin yerine getirildiği ve temsilcilerinin toplandığı yerdir. Bu milletin mabedi mesciddir/camidir. Futbol seyircilerinin toplandığı stadyumlar için de “futbolun mabedi” denmiştir. Kavram kelimelerine çok dikkat edilmelidir. Şu ayetlere ve hadislere düşünen kafaları davet ediyor, kafasızların konuşmalarına itibar edilmeyip mutlaka gereken cevabın verilmesinin elzem olduğunu beyan ediyorum. “…Siz ey iman edenler! Eğer siz bir iyiliğe ulaşırsanız buna üzülürler, yok eğer başınıza bir kötülük gelirse buna da sevinirler. Ama eğer zorluklara direnir ve sorumluluk bilincini kuşanırsanız onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Zira Allah, yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.”(2 Bakara Suresinde 118-120 mealleri dikkat ve ibretle okunmalıdır.) Kur’an’ın daveti isimlere mensubiyet değil, Allah’a teslimiyettir. Peygamberlerin vasıfları arasında sayılan iyiliği emredip kötülükten sakındırma işi aslında Kur’an’ın inşa etmek istediği insan tipinin bir özelliğidir. “…Size gönderdiğimiz mesajı hayata uygulayın ve artık hakikati duyurun!..” (De ki onlara! Bozuk inancınız, size ne fena şeyler yaptırıyor? Eğer gerçekten inansaydınız böyle yapmazdınız.) Aslında iman, keşfedilmemiş defineye benzer. Onun sahibine faydası ancak keşfedilmesiyle mümkündür. İmanın keşfi ise, sahibini iyiye, doğruya ve güzele götürecek. Bu davranışa sahip olmasıyla kendini belli eder. İnanç, mücerret/soyut olarak her zaman sahibine yararlı bir unsur değildir. Sahibini kötü yola götüren inancı da vardır. Bu sebeple asıl olan bir inancın sahibi olmak değil, sahibine doğruyu, iyiyi, güzeli, hak ve hakikati emreden bir imana sahip olmaktır. Benliğini bütün sübjektif yargılardan, kendi görüşlerinden arındırıp iman (inanç) alanında yalnızca hakikati isteyen ve ona bütün benliğiyle teslim olan kimse olunmalıdır.

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle