--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin Vefatının 63. yılı münasebetiyle…

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
19

 

Hayatını, İslâm’ı insanlarla buluşturmaya adamış, mü’minleri Allah ve Resulünün ölçüleriyle inşa etme gayretiyle son nefesine kadar mücadele ve mücahede etmiş, 16 Eylül 1959’da vefat etmiştir. Sıhhatli nakiller ve hatıralar ışığında belli başlı mütefekkirler Süleyman Efendi’de dört mümeyyiz ve hâkim vasıf tesbit etmişlerdir: İstikamet, ilim, muhabbet ve tefekkür. Münhasıran kerametinden ve mücerret haliyle aksiyonundan bahsetmek, onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. Aksiyon şartlara tâbidir. Başlar, biter, dönüşür. Devamlılık, aksiyona vücut veren ruhtadır, muhtevadadır. Seccadelerini gözyaşlarıyla ıslattılar bu millet için, bu devlet için, bu ümmet için.  “Kızım Fatıma! Babanın Peygamber olmasına güvenme! Ameline dikkat et!” buyuran bir Peygamberin varisi oldukları için talebelerini hiç rehavette bırakmayıp amele teşvik etmişlerdir.  

Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamını okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Resulünün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir. Kur’an’a hizmetini hedef seçti. Kur’an’la oturdu, Kur’an’la kalktı. Kur’an’a hizmet için olduktan sonra büyük iş-küçük iş ayrımı yapmadı. Emredip izlemek yerine, gerekeni yapmak onun tutumu oldu. Çaresizliğe sığınmadı; çare üretti, gayretinin bereketini gördü. “Ehl-i Sünnet” hassasiyetini, “ilmîlik” tarafını, tecdidini, celâdet ve cesaretini, her hal ve şartta dinimizin yaşanabilirliğini, yine her hal ve şartta “talim-terbiye”nin gerçekleştirileceğini, gayret-i diniyyesini kavramadan Süleyman Efendi, anlaşılamaz da, anlatılamaz da. O fetret döneminin muallim, mücahid, müceddit, mürşid ve mürebbî bir dâvâ adamıdır. Talebelerini hayatlarında, daima itidale teşvik etmiş, ifrat ve tefritten uzak kalmalarını sağlamışlardır. Süleyman Efendi, vakur, zahid, abid, âlim kişiliğinden hiç taviz vermedi. Peygamberimizin varisiydi. İlmine varisti, irşadına varisti, tebliğine varisti. Vahyin ulaşmadığı her insan, onun derdiydi, sancısıydı, tasasıydı. İlmi, irfanı, öğretmek, yaşatmak onun aşkıydı. Davası büyüktü. İnsanlığı ancak ümmeti Muhammed’in kurtarabileceğini, bu ümmetin uyanışının insanlığın kurtuluşu olacağını dillendirdi. Böylece Müslümanlara, ‘sadece kendimiz adına değil bütün insanlık adına çalışmalıyız’ mesajı verdi. “Allah’ın dinini dert edinenlerin özel dertlerini Allah üstlenir. Allah’ın dinini dert edinmeyenleri de Allah kendi dertleriyle baş başa bırakır.” Hadis-i şerifiyle de hep amel eden Rabbanî bir âlimdi. Bilen, bildiğiyle amel eden ve bildiğini öğretendi. Merhametli ve nazik bir insan olarak, talebelerinin babası, annesi oldu. Okudu, okuttu. Süleyman Efendi, hayatında şer’i hükümlerin hiçbirisinden zerre kadar taviz vermemiştir. Yakın arkadaşlarının Süleyman Efendi hakkındaki şikâyetleri: “Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat pek fazla müteşerri!” Yani Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat şeriata çok fazla bağlı. Pek tabii bu bir kusur değil, meziyetlerin en büyüğü. Süleyman Efendi, şer’i meselelerde son derece celalli, beşerî münasebetlerinde ise halim, selim ve müşfik idi. Her halükârda ilmîlikten uzaklaşmamış, yapılanları mutlaka ilmî temele oturtmuştur. Umumiyetle şifahî kültüre dayanan tasavvufî yapılanmaları ‘Şeriatsız tasavvuf olmaz!’ ölçüsüne dayandırmıştır. Bunda da, mürşid-i kâmilliği yanında birincilikle bitirdiği Medresetül Mütehassisinin (Süleymaniye Medresesi) Hadis ve Tefsir Şubesi müderrisliğinde bulunmasının payı büyüktür. İlaveten Medresetü’l-Kuzâtta da (Hukuk Fakültesi) tahsilini yapıp diplomasını iyi derece ile alıp kâdılık (hâkimlik) rütbesine de ulaşmışlardır. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde yükselmiştir. Bu özellikleri, belki de tasavvuf büyükleri içinde onu farklı kılmaktadır. Dünya hâdiselerini yakından takip etmeleri, her sabah bir ‘Yeni Sabah’ gazetesi aldırıp, dış politika yazarlarının yorumlarını ve önemli haberleri talebelerine muntazaman okutmaları da mühimdir. Matbuata (Basın ve Yayına) olan alakası takdirleri, teşvikleri ile o günkü şartlarda “Ah bir gazetemiz olsa! Müslüman zenginler bu işin ehemmiyetini kavrasalar da bir gazete çıkarsalar. Gazete, bir milletin gözü, kulağı, dili mesabesindedir” sözleri dikkat çekici olup bugünkülere de ışık tutmaktadır. Okuma, düşünme, sorgulama, yargılama, yorumlama yapmayan, ‘mutlak itaat’ saplantısına düşenlere de ders niteliğindedir. Necip Fazıl’a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, büyük maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rıfat Atilhan’a büyük yardımda bulunmuşlar, kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. O günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua,  tarafından desteklenmiştir. İslam’ın aleyhine çıkabilecek hiçbir hareketin içinde olmamışlardır. Osmanlı ulemasından oldukları için devlet, millet, ümmet şuuru içinde yetişmiş ve yetiştirmiştir. Unutulan sünnetleri ihya, kaybolmaya yüz tutan İslâmî ilimleri ve iman hakikatlerini ‘Ehl-i sünnet vel cemaat’ usulü ve üslubu üzerine tecdid etmiş. Batıllarla, bid’atlarla, Allah ve Din düşmanlarıyla mücadele Süleyman Efendi Hazretlerinin başlıca vazifesi olmuştur. Aynı zamanda ‘Din Adamlığı’nı dininin adamı olarak görmüş, “Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık Allah’ın, Resûlullah’ın, Kitabullah’ın ve din-i mübin-i İslâm’ın tebliğ memurluğudur” diyerek bu ulvi vazifeyi sadece devlet memuriyetinden ibaret görenlere de ders vermişlerdir. Hep vermiş ama almamış talebelerine de hep vermeyi teşvik etmişler; “Evlatlarım! Sizler almayan, verenler olunuz. Böyle yaparsanız ayağa düşmüş din adamlarının itibarını yükseltirsiniz.” Müslümanların meselelerini yakından takip edip yerine göre câmi kürsüsünden dile getirmişlerdir. O devirde birçok vâizler günlük hâdiseleri câmi kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; O, zaman zaman devlet adamlarını ikaz etmişlerdir. Camii kürsülerinde; Fransa işgalindeki Cezayir’le ilgili, “Hükümet Cezayirli Müslümanlara yardım etmiyor, bari biz dualarımızla oradaki kardeşlerimize yardım edelim” diyerek dua etmişlerdir. Keza yine vaazlarında “Ey Menderes Ayasofya’yı aç! Bu şeref size nasip olsun.” hitaplarıyla devrin başbakanını ikazı unutulmamalı. Süleyman Efendi’nin açılmasını hasretle beklediği Ayasofya’nın bugün açılması sevincini yaşamayan, açanlara yardım etmeyenlerin ibretlik halleri üzücüdür.  Necip FAZIL’ın tesbitleri: “Zahiri cephesiyle Süleyman Efendi, gayet güzel bir dış yapı içinde, fevkalade şahsiyetli tavır ve edalara sahip bir zat. Bu zatın yine dış plandaki İslâmî ilimlere nüfuzu, onları iç plandaki hikmetlerine ulaştırıcı çapta derin. İslam vecd ve şevki dışında 71 yıllık ömrüne nisbetle 24 saatlik bir başıboşluk hayatı olabileceğine inanmam. Kendini bir davaya vakfetmiş ve onun dışında hayat ve faaliyet kabul etmemiş olmanın tam misali. Böyle olduğu için de tesir ve sirayet kabiliyeti pek büyük. Dâvâsına o kadar bağlı ve o dâvâ içinde o türlü fâni ve müstehlik (harcanmış) halde ki, bana defalarca şahıs ve nefs kaygısının kendisinde nasıl sıfıra indiğini şöyle ifade etti: Dâvâ muvaffak olsun da isterse bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun!” Ayrıca vasiyetini de unutmayalım.  “Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet davası gütmeyiniz. Ehl-i Sünnet’ten gayri olan yollara sapmayınız. Keramet peşinde koşmayınız. Evlatlarım! Din âlidir, ulvîdir; Din asıldır, diğerleri fer’idir. O halde, dünya ve siyaset, dinin inkişâfına âlet olabilir. Fakat din, dünya menfaatine ve siyasete âlet olamaz!” Bizler de bu seneyi devriye gününde; bugün, küslük/ küskünlük/üstünlük olmasın, takvaca yaşayarak birbirimizi bağrımıza basma gerçekleşsin. Tek adamlık olmasın istişare/şura olsun. Peygamberimizin hayatını gücümüz nisbetinde iyi bilirsek onun vârislerinin hayatını anlayıp idrak edebilir, anlayabiliriz. Bir büyüğün varlığını anlamak ve benimsemek, O’na bağlılık arz etmekle değil, O’nun yolunu takip etmekle olur. Peygamber Efendimizin sünneti çağa taşınarak O’nun vârisleri anlaşılabilir. Böyle Peygamber varislerinin vefatlarının seneyi devriyeleri; bizleri ‘nefs muhasebesi’ne sevk etmeli. Onun mirasına sahip çıkıp geliştireceğiz, mirasyedi olmayacağız. Adam yetiştirip çoğaltacağız, adam harcamayacağız. Kin ve nefretle değil, şefkat, merhamet, iz’an ve insafla hareket edeceğiz. Her grubun, tarikatın, cemaatin ihvan ve ehavatı bizi, “İnnemel mü’mine ihvetün”e (‘Mü’minler muhakkak kardeştir’e) götürmeli.  

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle