Ne zaman normalleşeceğiz?
Aydınlarıyla halkının kucaklaştığı, dünü, bugünü yarını; zaman ve mekân üstü bir tefekkür yüceliği ile yorumlayabilme ufkuna sahip insanların bulunduğu bir ülkede yaşamaktan niye rahatsız oluyorsunuz? Dayanışmayı, yardımlaşmayı, bütünleşmeyi, havanın teneffüs edilmesi gibi son derece tabii bir tavır halinde yaşayanların ülkesi… Nefsiyle, inadıyla, öfkesiyle değil; aklıyla, idealiyle, yüreği ile düşünenlerin ülkesi…
İyi insanın hüzünlenmesi hayra alâmet değil...
Zannediyorlar ki İslâm hayattan uzaklaştırır. O’nun için de, ancak yaşlanıp elden ayaktan düşünce dine yönelmeyi planlayarak, şimdilik yaşamaya (!) devam ederler. Halbuki İslâm hayattır, aydınlıktır, berekettir. İnsan İslâm’dan uzaklaştıkça hayattan da uzaklaşır, nefes alıp vermekte olan bir ölü haline gelir. Peygamber Efendimiz, içinde namaz kılınmayan evi kabir’e benzetmiştir. Çünkü İslâm, hayatın nûrudur. Çünkü İslâm’dan kopan, zulmete yuvarlanır ve uyanılmaz uykulara dalar.
Bugün insanlığın içinde bulunduğu meselelerin çözümüne kafa yoranlar “din”leriyle ilgili problemlerini çözmeğe mecburdurlar. Çünkü “İnsan Meselesi’ni ancak İslâm çözer.” İslâm’a davet hayattan uzaklaşma değil, hayatı yaşanır hale getirme davetidir. Hangi insan bir mesele söyleyebilir ki, küçük bir İslam irtibatıyla çözemesin. Bir yabancı, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına da yapmamamızı bildiren ölçüyü duyunca, “Yalnız bu dahi, bütün insanları mutlu etmeye yeter” demiş. Daha nice ölçüler var. Hangi meseleyi, hangi sıkıntıyı dile getirirlerse getirsinler, cevabı gayet kolaydır. Yeter ki gösterilen çareyi uygulayabilmeye takatimiz, liyakatimiz olsun.
Bu millet yarı aydınlarca
hiçbir şeye lâyık görülmüyor
Milli hüviyetimizi muhafaza edelim… Olmaz! “milliliği” budamak ve yavanlaştırmak lâzım, aksi halde tehlike doğar!
İnandığımız gibi yaşayalım… Olmaz! “Tam yaşamak” mahzurludur!
Batı’dan demokrasiyi, lâikliği aldık. Bunlar Batı toplumunun yaşadıkları maceralardan sonra buldukları kendi toplumlarının huzuru için kullanıp ‘kutsallar’ı haline getirdikleri kendi değerleridir. Biz Batı’nın yaşadığı maceraları yaşamadık. Onların ‘din-ilim kavgaları’ bizde olmadı ve hiç olmayacak. Aksine bizde ilimle meşguliyet ibadettir. Bunları anlatalım. Olmaz. Biz başkayız!
Fikir hürriyetini kendi değerlerimizin neşrinde kullanalım. Olmaz! Biz hazmedemeyiz!
Diyanet Teşkilatı’na muhtariyet kazandıralım. Sahih dini bilgileri herkese öğretsin. Olmaz, bizde ters sonuçlar verir!
Peki bu millet neye lâyıktır? Bir ölçü söyleyin de ona göre konuşalım.
İşin aslı şu:
Yarı aydınlar nazarında bu millet her şeyin bozulmuşuna müstahaktır! Öyle kavilleşmişler, öyle gidecekler. İnancın bozulmuşu, eğitimin bozulmuşu, kimliğin bozulmuşu, ekonominin bozulmuşu, sanayileşmenin bozulmuşu, kültürün bozulmuşu, medeniyetin bozulmuşu, dilin bozulmuşu, san’at’ın, musikinin bozulmuşu, demokrasinin bozulmuşu, lâikliğin bozulmuşu, ilmin bozulmuşu, felsefenin bozulmuşu, tasavvufun bozulmuşu, siyasetin bozulmuşu, sporun bozulmuşu… Hatta havanın, suyun, gıdanın bozulmuşu! Millet bunlara lâyık görülüyor.
Aydınlarıyla halkının kucaklaştığı, dünü, bugünü yarını; zaman ve mekân üstü bir tefekkür yüceliği ile yorumlayabilme ufkuna sahip insanların bulunduğu bir ülkede yaşamaktan niye rahatsız oluyorsunuz? Dayanışmayı, yardımlaşmayı, bütünleşmeyi, havanın teneffüs edilmesi gibi son derece tabii bir tavır halinde yaşayanların ülkesi… Nefsiyle, inadıyla, öfkesiyle değil; aklıyla, idealiyle, yüreği ile düşünenlerin ülkesi… Aileyi göz bebeği gibi koruyan, muhtaç olduğu değerleri korumanın aileyi korumakla gerçekleşeceğini bilenlerin ülkesi… Yaşlıların, hastaların, muhtaçların; ilâhi emanetler gibi görüldüğü, onlara yakınlık göstermenin en derin ulvîliklere eriştirici bir imtihan nimeti olarak görüldüğü bir ülke…” haline getirmek için gece/gündüz çalışan insanları hep kötülemek, hep muhalefet etmek, hep yalan söylemek size zevk mi veriyor? Böyle bir ülkeyi, böyle bir ülkede yaşamayı istemiyorsanız ‘menfaatinizin olduğu yere vatan’ diyen insanlar olduğunuz için ‘defolun’’ da insanımız ‘aydın’ olarak yutturulan sizlerden kurtulmuş olsun.
Gücüme gidiyor böyle aydın
geçinen adamlarla yaşamak
Sahiden gücümüze gidiyor. “İyi insanın hüzünlenmesi hayra alâmet değil” sözü boşuna söylenmemiş. Şöyle söyleyelim: Milletin mahzun edilmesi gayretullaha dokunur. Yapmayınız bunu. Geliniz, akılla-fikirle-ilimle ve şu milleti asliyetlere lâyık gören bir gönül zenginliğiyle meselelerimize eğilelim.
İHL’nin çoğalması, Din Derslerine gösterilen hassasiyet, Osmanlıca ve Siyer Derslerinin seçmeli ders haline getirilmeleri gibi çok güzel olan gelişmeler ‘aydın’ geçinenleri rahatsız etmiştir. Buna Abdülhamid Han’a gösterilen alaka ve onun hatırasına yapılan konuşmalar, sergiler, Meclis Başkanı tarafından organize faaliyetler adamları hakaret, iftira, yalan/dolan krizine sokmuştur. Lozan meselesi de ‘Lozan Hezimeti’ni ‘Lozan Zaferi’ söylemleriyle başka bir tarih krizine götürmüş. Bunlar psikolojik olarak ileri derecede hasta oldukları için kafalarındaki düşünceyi ‘mutlak doğru’ olarak görürler. Bir başka ‘mankurtlaşma’ içindeler. Üzücü olan şu, anormal hale gelen bu çığırtkanların hali, bir sürü mesele ile uğraşan devlet adamlarını bir de ‘ne zaman normalleşeceğiz?’ sorusuna cevap arar hale getirmiş.
Edeb ve ahlakımızdan dolayı
bunlara yazdıkları ve konuştukları
ağızdan cevap veremiyoruz
Şunu hatırlatıyorum. Biraz iz’an, insaf kırıntısı kalmışsa, insanlıktan nasipleri varsa Osmanlı’nın çöküş döneminde yüzölçümü 7-8 milyon kilometrekare olan bir Devleti, İttihat ve Terakki mensubu olanlar tarafından Abdülhamid Han’dan sonra 550 yıl bizim olan evladı fatihan nasıl kaybedilmiş, 450 yıl bizim maiyetimizde olan Ortadoğu kan gölü haline getirilmiştir. O muhteşem devletimiz, baklava tepsisindeki dilimler gibi devletçiklere bölünmüştür. Bu zihniyet yüzünden 780 bin kilometrekarelik vatan toprağını zor kurtarmışız.
Elbette ki inandığım gibi düşüneceğim. Düşünceye yön veremeyen inanç, zaten ciddiye alınmaya layık değildir. Niçin yaratıldık? İnsan nedir? Bu hayatın amacı nedir? Ölüm nedir? Ahlak nedir? Nasıl yaşamalıyız? Aile nedir? Mutluluk nedir? Cemiyet nedir? Madde nedir? Tabiat nedir? Akrabalık, dostluk, vefa, sevgi nedir? Tekâmül nedir? Tefekkür nedir? Görev, nasip, sorumluluk nedir? “Madde-ruh” dengesi nasıl sağlanır? Sevinçli-kederli anlarımızda nasıl davranmalıyız? Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz? İnsanlarla olan münasebetlerimizi nasıl düzenlemeliyiz? İşimizi hangi ahlak ölçüsüyle yapmalıyız? Zenginlik-fakirlik meselelerinde neleri gözeteceğiz? Hayat tarzımız ve üslubumuz ne olmalıdır? Bu ve benzerî sorulara cevabımızı fıtratımıza uygun vermemiz gerekir.
Şöyle düşünmemiz şarttır: Benim “kul” olarak görevim, bir nefeslik nasibim kalsa da, kaderi asla değil, bu hayatı ve bu dünyayı değiştirmeye çalışmaktır. Müspet değişim görünce sevinirim, menfi değişim görünce üzülürüm elbet. Her iki halde “itidal” ölçüsüne sarılmak ve sığınmak suretiyle mücadele aşkımı ancak canlı tutabileceğimi de bilirim.
İslami Hayat Görüşü’ne
sahip miyiz, değil miyiz?
Sahip değilsek, Müslümanlığımızda eksik bir taraf var demektir. Bu fark ihmal edilemez ki. İhmal edilirse, kavram yetersizliğine uğrarız ve anlaşabilmemiz çok zorlaşır.
Bir defa temel prensibin ruhundan uzaklaşmışız. O’na dönsek ve sarılsak, fikri gücümüz ve maddi imkânlarımız bütün zorlukları aşmaya yeter. İslâm’ın temel prensiplerinin şuuruna varmadan, gerisini getiremeyiz.
(Devam edeceğiz İnşaallah…)







