Müslümanlar Dikkat!
Cemaat mensuplarını şartlandırarak, bu saf, temiz insanları, ‘güdümlü mermi’ gibi kullanmak, bunu da ‘itaat ve disiplin’ adına yaptırmak ne kadar hazindir? Kavramlarla oynanmamalı. Şahsiyetleri öldürüp sürü haline getirilmemeli. Âdetler ibadet, ibadetler âdet halini almamalı. Hür iradesini kullanan insanların aklına ve iradesine ipotek koyan, onları kullanamaz hale getiren yapı, sakat bir yapıdır. Bir müçtehid imamımızın buyurduğu gibi ‘Öyle hata yapın ki, hata yaptı desinler, sapıttı demesinler.’ İmam-ı Rabbani Hazretleri bu meseleler üzerinde bir sürü mektubu ile talebelerini uyarmıyor mu? Nedir bu hastalık. Hep mirasyediler gibi üretmeden tüketecek miyiz? O mübarek zatların bize akseden yaşayışları neremizden belli?
Rasulullah Efendimizin vârisleri
hangi özelliklere sahip olmalı?
Mürşit, irşad eden doğruyu gösteren demektir ve sadece tasavvufu ilgilendiren bir kavram değildir. Bilgiyi ve eğitilmeyi gerektiren her alanda mürşit vardır ve olmalıdır. Kısaca diyebiliriz ki, mürşit olmanın birinci şartı âlim olmak, ikinci şartı da ilmini önce kendisi yaşamaktır. Bizim itaat etmemiz istenen otorite; Allah, O’nun Rasulü ve sizden olan ulü’l-emrdir”. Ulü’l-emr de âlimlerdir. Dinde ise mürşide her alandan daha çok ihtiyaç vardır. Tasavvufun kendine has terbiye metodu olan seyr u sülûkü liyakatle tamamlatacak kaç mürşid-i kâmil vardır? Seyr u sülûkü tamamlayacak altyapıya sahip kaç mürid çıkar? Hangi bilgiyle, hangi birikimle, hangi irfanla, hangi ihsanla, hangi zühdle, hangi takvayla, hangi lokmayla, hangi yürekle? “Öbür âlemde şeriattan sorulacak, tasavvuftan değil” sözü de tasavvuf büyüklerine ait. Tasavvuf veya tarikat; vahiy kaynağından nasiplenir, feyizlenir. Mürşid-i Kâmiller de Rasulullah Efendimizin vârisleridir. Tasavvuf kısaca ahlak eğitimidir. İnsanın, Allah’ın istediği gibi bir kul olma çabasıdır. Bazı kimselerin, kendi mürşidine intisap edenlerin doğrudan Cennet’e gidecekleri, şeklinde, şeriata uymayan asılsız, mesnetsiz, hezeyana dönüşmüş taşkınlıklarına rastlanmaktadır. Hakk’ın emirlerine isyan ederek kendisine zulmedeni -Allah dilemedikçe- hiç kimse azaptan kurtaramaz. O mübarek zatlar da, O kaynaktan beslendikleri müddetçe makbuldürler, muteberdirler, muhteremdirler. Aksi halde sıradan insan olarak bile kalamazlar. Dinimize, Kitabımıza hizmet eden/etmeye çalışan herkes beyaz elbise giymiş demektir. Beyaz elbise leke kabul etmez. İmam-ı Rabbani hazretleri ‘Fevkaladelikler (olağanüstülükler) peşinde koşmayınız. Âlemin bildiği bize yeter’ buyurmuyor mu? Peygamber Efendimizin hayatı mucize değil mi? Hizmet eden bütün İslam büyüklerinin hayatları hep çile, mücadele, küfre meydan okuma ile geçmedi mi? Ashabı kiram dini, Kur’an ve Sünnet’ten öğrenip “duyduk ve itaat ettik” dediler. Ahir zamanda sahabenin izini sürmek isteyenler de bu anlayışı, Kur’an ve Sünnet’i kanun kabul edip, bu iki kaynağa tam manasıyla teslim olarak hayata geçirmek mecburiyetindedirler. Yaptıkları ve yapacakları ‘Dinimize Hizmetleri’ni bu ölçüye vurarak yapmaları şarttır. Ashabı kiram, insanlığın hayrı için çıkarılmış bir ümmetin dine ilk hizmet eden adamları olduklarının farkına vararak büyük düşündüler. Biz de yüreklerimizi ümmete açıp asırlık planlar yapacak büyük kafalara sahip olma kararlılığını göstermeliyiz. Ashabı kiram, imandan kaynaklanan kardeşlikleriyle bâtıla karşı tek vücut olarak cemaat ruhuyla yaşadılar. Onları örnek alan bizler de sahabeleşme sürecinde bu usul ve üslubu takip etmeyi kendimize şiar edinmeliyiz. Ashabı kiram fitnelere karşı müteyakkız oldular. Fitneyle karşılaştıklarında da ona teslim olmadılar. 21. yüzyılın mü’minleri olarak bizler de zamanın fitnelerini tespit ederek şeytanın kılıf giydirdiği oyunlara karşı net bir tavır göstereceğiz.
İslâm, hayat tarzımızdır
Cihadsız İslÂm olmaz.
Ashabı kiram da cihadı sadece meydanlarda görmeyip yaşanan her ânın gereğini yaparak gerçekleştirdiler. Onlar kardeşlerine yaptıkları emri bi’l maruf nehyi ani’l münkeri de cihad olarak gördüler. Sahabeyi rehber olarak gören, bizler de Ümmetimizin derdini dert edinip hayatın her alanını cihad meydanı olarak görmek durumundayız. Ashab melek değildi. Onlar, dağların yüklenemediği ‘kulluk yükü’nü taşırken yaptıkları hataları bile ecre dönüştürmeyi bildiler. Cemaat ve klik bağlılığında had aşılırsa, kişilerin düşünceleri, sözleri din hâlini almaz mı? Peygamber Efendimiz: “Beni Meryem oğlu İsa’yı yüceltip uçurdukları gibi beni yüceltip uçurmayın. Ben yalnızca bir kulum. Deyin ki: Allah’ın kulu ve Rasulü.” Yine Peygamberimiz: ‘Kızım Fatıma! Ameline dikkat et. Babanın Peygamber olmasına güvenme!’ buyuruyor. Hz. Aişe: ‘Kim Muhammed yarın ne olacağını bilir zannediyor ise, şüphesiz o, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuştur.’ Çünkü Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman “ben her şeyi bilirim” iddiasında bulunmamıştır. Aksine o “Vallahi yarın nefsime bile ne yapılacağını bilmiyorum” itirafında bulunmuştur.
İlmin gücü madde ile sınırlıdır, aklın gücü de bilgiyle. Duyguların gücü ise sonsuz ve belirsizdir. Duygular, düşünceler vahyin kontrolünde olursa fonksiyonunu sağlıklı olarak icra eder. “Kontrolsüz güç güç değildir, musibettir.” Bu hususta üç değerli ilim adamı ve mutasavvıf, ikaz ediyor. İbnü’l Cevzî’nin Telbîsü İblîs kitabında: “Peygamber Efendimiz zamanında Müslümanlar kendilerini iman ve İslam’a nispet ediyorlardı. Şimdi Allah ve Rasulünden önce filanca cemaate nispet ediliyorsa ‘Rasulullah zamanından farklı bir din oluşturduk’ demektir. Bu da âlimler kanalı ile olmuşsa cinayettir” diyor. İmam-ı Gazâlî Hazretlerinin İhyau Ulûmid-dîn’in Kitabu’l İlm bahsinde: “Sen gerçekten Hakk’ın peşinde isen Hakk’ı bil. Hakk’a göre adam seç! Adama göre Hakk seçersen sapıklık çölünden çıkamazsın” diyor. Şâtıbî’nin İ’tisâm kitabında: “Alimlerin, şeriatın hükmünü öğrenmede vasıta olabilecekleri dışında, hükmün ya da şeriatın kendisi gibi görülmesi sapıklıktır. Son belge ve en üst güç Şeriat’tır” diyor. Mektubat’ta ‘fartı muhabbet’in tehlikesinden bahisle İmam-ı Rabbani Hazretleri tehlikenin boyutuna dikkat çekip talebelerini çeşitli mektuplarıyla ikaz ediyor. Bu ikaz dinlenilmediğinde, insanlar Allah’a itaat eder gibi bir beşere itaat edebiliyorlar. İtaat edilen kişi de hata etmez görülünce, onun yanlışları doğru gibi uygulama imkanı buluyor. Sonra da sapma orada kalmıyor. Şahsî hata olmaktan çıkıyor, yaşadığımız facialar kaçınılmaz oluyor. Hatada hikmet aranıyor. Hele şu mahremiyetin kalmadığı internet, soyal medya ağında.
Din anlayışında daralmaya da mani olmalıyız. İslam, hayatı kuşatan bir din olarak geldi. Mü’mini maddi ve manevi bir zarara uğramaktan korumak da bizim kardeşlik görevleriniz arasında değil mi? Ne olur kavramları kafamıza göre yorumlamasak!
Ümmetin hicranını biliyor muyuz?
Sevdirmiyorsun, nefret ettiriyorsun. Yakınlaştırmıyor, uzaklaştırıyorsun. Kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyorsun. Bağışlamıyor, iftira atıyorsun. Müjdelemiyor, korkutuyorsun. Bütünleştirmiyor, ayırıyorsun. Yaşatmıyor öldürüyorsun. Bu vaziyet, ümmetin hicranıdır. Şahsiyetimizle, vakarımızla istikamet üzere hareket edebiliyor muyuz? Bu ülkenin düşünen insanlarına düşen görevin, “kardeşinin bekçisi” olmaktan geçtiğini hatırlıyor muyuz?
Biz kendimize, kendi içimize, kendi ruhumuza, kendi beynimize, kendi vicdanımıza bakmayı öğrenirsek, öz eleştiriyi başarabilirsek, kendimizi geliştirebiliriz. Böyle yapmak sözümüzün muhatabımız üzerindeki etkisini artıracaktır. Sözü biz söyleriz, tesirini Allah halk eder. İslâm Ahlâkı, “Başkalarını en az kendi nefsi kadar düşünmek” esasına dayanır bunu yapmıyor, yapamıyor iseniz; konuştuklarınız iddiadan ibaret kalır.
Yalama olmuş “hoşgörü”ye de
dikkat edelim
Hoşgörülü olacaksak, Dinimize/mukaddeslerimize karşı yapılanlara değil, dünyamıza ve nefsimize karşı yapılanlar karşısında hoşgörülü olalım.
(Devamı yarın İnşaallah)







