Müslümanlar Dikkat!
Sevmemekle düşmanlık yapmak, veren olmakla alan olmak, sosyal ilişkiler içinde olmakla onların kültüründe erimek arasındaki çizgiyi koruyamamanın sıkıntısını yaşıyoruz. Hatta daha da ileri gidip, kültürle akideyi, ibadetle onların hayat tarzını, ticaretle sömürülmeyi karıştırır hale geldik. Bu hercümerc içinde mutedil ve müstakim olmaya mecburuz.
Her türlü ihtilafta, Allah ve Rasulünü hakem tayin etmek, nefsimize ağır gelse de ona razı olmak, mucibince amel etmek bizi kendimize, aslımıza döndürecek, âdet haline getirdiğimiz ibadetlerimize yeniden bir ruh kazandırmış olacaktır. “Müslüman”lık, her önüne gelenin içini doldurduğu içi boş bir kavram değildir. Bu kavram İslam’a ve Kur’an’a ait bir kavramdır ve içini de Kur’an doldurmuştur: “Allah’a kayıtsız şartsız teslim olan” anlamına gelir. İslam, teslimiyettir. Adı gereği, birinin kendisi hakkında ne dediği değil, Allah’ın onun hakkında ne dediği geçerlidir.
Takva tek üstünlük
ölçüsüdür
‘İman kardeşliği’ ilkesinden yola çıkılarak, söz, en geniş kardeşlik zemini olan ‘insan kardeşliğine’ getirilir. İşte o evrensel ilke burada yer alır: “Elbet Allah katında en üstün olanınız, en çok takva sahibi (en sorumlu) davrananınızdır” (49, 13) Takva tek üstünlük ölçüsüdür. Takvadan başka hiçbir üstünlük ölçüsü yoktur. Takva dışında her hangi bir üstünlük ölçüsü koymak, asabiyettir. Peygamber Efendimiz: “Kim asabiyete çağırırsa o bizden değildir.” Takvanın üstünlük ölçüsü olması, takvalı insanın kendini başkalarından üstün sayması manasını taşımaz. Zaten takva kendine başkalarının üstünde paye vermemektir. Tevazu takvanın bir boyutudur. Mahviyet takvanın bir boyutudur. Kibir ve gurur takvanın ölümüdür. Takva, kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları şuurlu tercihi ifade eder. (Buna Allah korkusu da dahildir.) Ne kadar sorumlu davranırsak o kadar üstün oluruz. Mutlak manada mensubiyet ve aidiyet bir kıymet ifade etmez. Onların hakkının verilmesi icap eder. Ameliyle, ahlakıyla, hal ve hareketiyle, takvasıyla… Birinin İslam cemaatine aidiyeti, onun gerçek bir mümin olduğu manasına gelmez. Müminin müminlik ölçüsü, cemaat aidiyeti ve sosyal konumu değil, kalbinin Allah’a karşı duruşudur. Önemli olan, sizin kendi imanınız hakkında ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin imanınız hakkında ne dediğidir. Takva, Allah korkusunu esas alarak yaşamanın adıdır. Haramlara düşmeden yaşamak, cehenneme girme endişesini mütemadiyen göz önünde bulundurmak, nimetlere karşı şımarmamak takvadır. İbadetlerde ciddi olmak takvadır. Kul hakkına riayet etmek takvadır. Siyasi çalkantılardan, akidevî ayrılıklara kadar her alanda bir numaralı kılavuz takvadır. Allah’tan korkmak kurtuluştur. Kaostan ve endişeden uzak kalmaktır. Dünyevileşip erime sürecine karşı teminat takvadadır. Şeytanın hilelerine karşı da sığınak takvadadır. Takva bütün zaman ve mekânlar için geçerli bir öğüttür. Takva, Kâbe’nin gölgesinde de ölçüdür, dağ başında da ölçüdür. Üstünlüğün takvadan başka mihengi olamaz.
Allah’a iman etmemiz yetmez, takvalı olmaya da hakkıyla çaba göstermelisiniz. Takva, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmekle kulun kendisini korumasıdır.
Kur’an ve sünnete samimi
bir şekilde sarılmalıyız
Müslüman oluruz ama Müslüman kalabilmeniz için, Allah’ın ipine, yani Kur’an-ı Kerim’e cemaat olarak sarılmamız gerekir. Mezhepler, meşrepler, kişisel görüşler, birilerinin yazdıkları kitaplar asla ümmetin ortak paydası olamaz. ‘Falancanın yazdıklarında ve anlattıklarında birleşelim’ denirse kendi fırkasına çağırmış olunur.
‘Siz ey iman edenler! Fâsığın (sorumsuzun) biri size önemli bir haberle geldiğinde durup hakikati araştırın; değilse istemeden birilerini rencide eder, ardından da yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.’ Hucurat sûresi 6. Ayette buyrulan, hatırlatılan husus bu! (Ayette haber denilmiyor nebe geçiyor. Haber, önemli/önemsiz her şey. Nebe ise, sadece önemli olan haber için kullanılır. Sonuçlarıyla sahibi için değerli olan, sahibini sevindiren veya üzen haber.) Bu manayı bugüne taşırsak, Müslümanların şeref ve itibarını örseleyecek haberlere karşı müteyakkız olun! Olumsuz haberlere inanmaya yatkın hastalıklı tavırlar göstermeyin! Medyalar tarafından kolaylıkla kandırılan ahmak bir güruh olmayın! İman kardeşliğimiz zedelenmemeli, çözülmemeli. Şu âyeti de unutmayalım: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere karşı gönlümüzde en küçük bir kin bırakma!’ (59 Haşr 10) İlahi hitaba dikkat kesilmek mecburiyetindeyiz. Meselenin özü şudur: Fitneler, kafa karışıklıkları kesinlikle mukadderdir. Mü’min için bütün asırlardaki çare, ilk neslin çaresidir. O da Kur’an ve sünnete samimi bir şekilde sarılmaktır. Sünnet ve cemaate bağlı olanlar (ehlisünnet ve’l-cemaat) ifadesindeki sünnet, Peygamberimizin anlattığı, yaşadığı ve yetiştirdiği örnek nesil vasıtasıyla daha sonraki zamanlarda yaşayacak olana nesillere örnek almalarını hararetle tavsiye ettiği İslam anlayış ve uygulamasıdır.
Ümmeti Muhammed’in geçmişinde şerefli, itibarlı, haysiyetli yaşamanın sergilendiği dönemlerin en bariz özelliği, Kur’an ve sünnetle yaşanan, bir Halife’nin ismi altında kenetlenilen dönemler olmasıdır. Kâfirlerin yanında izzet arayışları zilletin ta kendisidir. Emri bi’l maruf ve nehyi anil münker yapmayan, hakkı tutup batılı atamayan, izzetten uzak kalmaya mahkûmdur. Allah’ın ipine sarılmayı, Kur’an ve sünnet etrafında kenetlenmiş olmakla gerçekleştirebiliriz. Dininin, kâfirlerin tuzaklarına karşı muhafazasında görev üstlenmeyen, evinde, işinde, sokak ve meydanında hakkı dillendiremeyen, batılın boş sözlerinin yükselişi altında ezilmeye mecburdur.
Dünyevî hiçbir şey
imanımızdan
daha değerli değildir
Hiçbir ırkın, cemaatin, devletin veya gücün İslam adına kaybolması diye bir şey yoktur, olamaz da. Allah’ın her gün için bir fidanı muhakkak vardır. Kullarının bu hakikati bilmemelerinin değiştirebileceği bir sonuç da yoktur. Bir türlü gündemden düşmeyen son hadiseler, bütün Müslümanları üzerinde düşünmeye sevk edip ‘niçin bu hallere düşüldü?’ sualine cevaba zorlamalıdır. İçine düşülen bu girdabın sebeplerine kafa yorulmalıdır. Diğer cemaatler de, benzer durumların kendilerinde yaşanıp yaşanılmadığı hususunda iç dünyalarına dönüp bir ‘nefs muhasebesi’ yapmalıdır. Din namına, İslâm’a hizmet namına ortaya kim çıkarsa çıksın; hassasiyet göstermek, dikkat etmek, zararlı olmamak, aleyhte kullanılacak malzeme vermemek durumundadır. Yaşanan olaylar, şuurları iğdiş etti. Kafalar, gönüller karıştı. İnanan insanların ruh dünyası ile oynandı. Güven bunalımı doğdu. Emin olan, güvenilir bilinen ‘Mü’min şahsiyeti’ yaralandı. Sadece buna sebebiyet verenlerle kalmadı, büyük kitleler zan altında bırakıldı. Bunalıma, tedirginliğe kapı açıldı. Şimdi de kapat kapatabilirsen… Dünyevî hiçbir şey imanımızdan daha değerli değil! Allah adına konuşmaktan daha ağır bir sorumluluk olmadığı halde, Allah adına konuşmak bu kadar hafif mi görülmeliydi?
Her ifrat, yoldan
uzaklaştırır
Bir işin Allah adına olması yani ondan sevap beklenmesi, bizim temennilerimizle değil Allah’ın kabulü ile mümkündür. İmanın yolu, istikamet yoludur. İslâm’ın ölçüleri, istikamet ölçüleridir. Bu ölçüler bize Kitabımızla, Peygamberimizle bildirilmiştir. Bize düşen, bildirilmiş ölçüler üzerinde amel etmektir, tefekkür etmektir; onların yerine yeni ölçüler ikame etmeye çalışmak, yorumda bulunmak değil.
Allah Rasulü’nün yaşadığı “model hayat” hiçbir sahteliğe izin vermeyecek kadar gerçek ve açık olarak ortadadır. Rasulüllah Efendimiz’in hayatı hep ifrat ve tefritten uzak, ‘itidal hayatı’dır. Bir tek tavrını, sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidal’i, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’ önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Niyeti ne olursa olsun her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı ve ‘laf ebeliği’ lüzumsuz savunmaya geçme, üzerine alınma yerine kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalıdır. Kur’an’ın uygulayıcısı Rasulullah’ın ilk neslin iç dünyasında inşa ettiği usul ve üsluba, bugünün Müslümanı (her türlü imkana sahip olduğu halde) muhtaçtır. İmanımızın icabı yaptığımız her amelin tasdikden geçmesi, Ayet veya hadise yahut Sünneti Seniyyeye mutabık olması ile ilgilidir. Sadece bir tarikat penceresinden, bir vakıf bülteninden, bir önderin izinden, bir siyasinin görüşünden bakılacak kadar küçük bir alanda değiliz. Düşünmeye, kıyaslamaya, sorgulamaya, özeleştiriye, beşerî zaaflarımızı ve şuuraltımızı bir denge noktasında kıvamlandırıp fazilet ve güzellik hâline dönüştürmeye o kadar ihtiyacımız var ki… Maalesef buna mecalimiz de cesaretimiz de yok! Son yaşadığımız bütün olayları herkes kendi düşünce ve tasavvurlarına göre değerlendiremez. Allah ve Rasulü’nün koyduğu ölçüler doğrultusunda değerlendirmeli, ona göre hareket etmelidir.
Müminlerin yerine kâfirleri dost edinip destekleyenler; Allah’ın kesin emrine rağmen örtünmeyi ret ve terk edenler; müminlerin olmazsa olmaz özelliklerinden olan emri bi’l maruf ve nehyi anil münkeri iptal edip hoşgörüyü ilkeleştirenler; İslam’ın kesinlikle men ettiği yalanı, iftirayı, insanların mahremiyetlerine girmeyi, hukuklarına tecavüz etmeyi hedeflerine ulaşmada ahlak ve metot edinenler; ikbal ve iktidarları için kendileri gibi düşünmeyen masumları genç yaşlı, çoluk çocuk, kadın erkek ayırt etmeksizin tankların paletleri altında ezecek kadar vahşileşenler Allah’ı bırakıp kimi rab edindiklerini ve Mevla’ya kul olmanın yerine kimin köleliğine düştüklerini acaba ölmeden önce idrak edebilecekler mi? (Devam edeceğiz İnşaallah…)







