--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Mü’min bünyesindeki tahribat!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

İman ve imansızlık iki ayrı cephenin sembolüdür. Küfür cephesinin İslam’a ve Müslümana bakışında hiçbir değişiklik yoktur. On asır önce ne idiyseler bugün aynı durumda ve aynı konumdadırlar. İçlerindeki kin ve nefret aynen devam etmekte, gülücüklü maskeli yüzlerle, diyalog ve hoşgörü kelimeleriyle sürdürülmektedir.

Mü’min, her gününü kaliteli, vasıflı, seviyesini yükseltmek için ‘çalışma günü’ bilmelidir. Zengin parasını dâvâsında kullanarak seviyesini yükseltir. Malı olmayan da bedenini, evini, düşüncelerini dininin hizmetinde tutarak seviyesini yükseltir. Hiçbir şeye muktedir olmayanın da duası vardır en azından. Okuyarak, dinleyerek, görerek ufkunu genişletmesi de yükselme başlangıcıdır. Mü’min, Allah’ın razı olduğu en güzel amelin az bile olsa devamlı olan amel olduğu gerçeğini hiç unutmamalıdır. Ara sıra büyük işleri yapmaktan daha iyisi, devamlı olanı yapmaktır. Peygamber Efendimiz de: ‘Az ama devamlı yapılan ameller, çok ama seyrek yapılandan daha efdaldir’ buyurarak bu hususta da bize yol gösteriyor. 

 Yorulmak da insanidir. Yorulmaya karşı bir tür dinlenme planı hazır olmalıdır. Şu kadar ki dinlenmeyi de bir çalışma çeşidiyle geliştirmek seviyeli bir mü’min halidir. Mü’min, sıradan biri olmaya rıza gösteremez. Sürü olmaz, sürüyü güder. Peygamber Efendimiz de ashabını şahsiyetli, özgüvenli, vakur, cömert, fedakâr, cefakâr, vs. gibi ‘ahlakı hasene’ (ahlakı Muhammedi) ile yetiştirmiştir. Sonuçta o zatlar, ‘Dâvâ Adamı’ olarak yetişmişlerdir.

 Allah Teâlâ’nın tevhid ve şirkten sonra üzerinde en yoğun durduğu konunun, müminlerin kâfirlerle mesafeli durmaları yahut müminlerle mü’min olmayanlar arasında kapatılamaz bir mesafenin bulunma mecburiyeti meselesidir. Mü’minler, kendileri gibi iman etmeyip ‘diğerleri’ tarafında kalanlarla bir arada, onlardan etkilenecek bir ortamda bulunmamalıdır. Müminlerle mü’min olmayanlar bir toplumun içinde beraber yaşayabilirler. Bunun dinî bir engeli yoktur. Aynı vasıtada yolculuk yapabilir, aynı mekanda işyeri işletebilir hatta bir şirketin iki ortağı da olabilirler. Ancak bu hiçbir zaman bir mü’min ile diğer müminin beraberliği gibi olmamalıdır. İman gibi bir fark, onu taşıyanla taşımayan arasında hayatın içinde görülebilecek kıvamda değilse ‘problemli iman’ ihtimali vardır. Bu iman, Allah’ın bizden beklediği iman olmaktan uzaktır.

Rasulüllah’ın Medine dönemi iyi tahlil edilip, bugünkü meselelerimizin çözümünde de değerlendirilmelidir. Kâfirlerin, münafıkların, Mü’minlerin, fâsıkların, Yahudilerin, Hıristiyanların beraberce yaşadıkları bir toplumda; kimliğimizi, kişiliğimizi, aidiyetimizi, mensubiyet ve mümessilliğimizi ‘nasıl koruyup kollamışız, Emri bil maruf nehyi anil münker’i nasıl yapmışız, Müslüman zihnine ve Müslümanca yaşama zemin’ine sahip olmayı da nasıl gerçekleştirmişler?’ düşünülmelidir.

 Yaşadığımız çağın, mü’min bünyesinde açtığı yaralardan biri, küfür ehli ile beraberliğimizi problemsiz, engelsiz duruma getirecek şartlara itilmiş olmamızdır. Öte yandan Kur’an-ı Kerim, kâfirlerle aradaki buzların eritilmesini, önemli bir ‘akide meselesi’ olarak önümüze koymakta, İmanımızı muhafaza etme dikkat ve hassasiyet gösterme hususu bu meseleyi uyarı konusu haline getirmektedir. 

İman ve imansızlık iki ayrı cephenin sembolüdür. Küfür cephesinin İslam’a ve Müslümana bakışında hiçbir değişiklik yoktur. On asır önce ne idiyseler bugün aynı durumda ve aynı konumdadırlar. İçlerindeki kin ve nefret aynen devam etmekte, internet ve bilgisayar teknolojisinin bütün imkanlarını da kullanarak bir imha hareketi, gülücüklü maskeli yüzlerle, diyalog ve hoşgörü kelimeleriyle sürdürülmektedir. O sırıtkan maskeli yüz; basınıyla, medyasıyla, sosyal paylaşım siteleriyle her gün değişen entrikalarıyla devam etmektedir. Onların içlerindeki kin ve imha ruhları değişmemişken hatta daha derin bir şekilde sistemleşip örgütlenmişken, bu emellerini büyük organizelerle dışa vururken biz Mü’minler olarak pasif ve seyirci olarak kalamayız/kalmamalıyız. 

Rablerinin emrine ve ikazına rağmen onlarla arada olması gereken mesafeyi kaldırıp hemhal olmalar, bireysel, sosyal ve aile hayatları bakımından farklılık göstermemeler er veya geç yıkımdır. ‘Dünyevileşme Hastalığı’ sebebiyle hayat tarzımızı Allah ve Rasulü’nün ölçülerine uymadan, o ilahi ölçüler yerine konulanlarla yaşar hale gelmemiz en vahim ve tehlikeli durumdur. Ebedî hayatımızın (imanımızın, ona dayalı amellerimizin) kaybedilme ihtimal ve endişesidir. Rasulüllahın diliyle ‘müflis’ olma tehlikesi! Özellikle siyaset etrafında yoğunlaşan sebeplerden dolayı, müminlerin; küfür ehli ile kaynaşması, kendi değerlerimizin, kültürümüzün; hangi isim altında, hangi mülahaza ile olursa olsun onların kültürleri içinde eriyip gitmesi, akidemizde ‘merdut’ olan düşüncelerin etkisinde kalması sonucunu doğurmuştur. Müslümanları, yaşanan İslam dışı hayata inanma/inandırma konumuna getirilmeye çalışılmaktadır. Mukavemet (direnme) gücümüz zayıfladıkça bizi biz yapan farklılıklar da ortadan kalkmakta, ‘globalleşme/küreselleşme’ adı altında, ‘dünya küçük bir köy haline getiriliyor, artık entegre olma zamanı’ gibi sözlerle de ‘Mü’min Şahsiyeti’ kaybolmakta bundan da bir rahatsızlık duyulmamaktadır. Batılıların ortaya koydukları emperyalist, sömürgeci, işgalci barbarlıkla yaptıkları zulmü hatırımızdan çıkarmayalım. 

Bu toplum, inanç ve hayat tarzlarını teminat altına alacak kuşatıcı ve kucaklayıcı bir medeniyet olan İslâm Medeniyetine muhtaçtır. Bu ülkenin varlık sebebi İslâm’dır. Bizim herkese hayat hakkı tanıyan, insanlığa adalet, hakkaniyet ve sulh armağan eden İslâmî ilkelere dayalı medeniyet tecrübemize insanlık hasrettir. Bu hasreti devam ettirerek İslâm ile insanlığın buluşmasına mani olmaya devam eden Batı (küfür) dünyası, bunun içindir ki ‘İslâmî iddialarımızı red ettirmek ve terk ettirmek’ hedeflerini hep canlı tutmaktadır. Bu düşünceleri hiçbir zaman kaybolmaz. İslâm’dan nefret ettirme, uzaklaştırma İslâm’ı şiddetle, terörle özdeşleştirerek ‘insanlığı İslâm’la buluşturma’ amacımız hep engellenmektedir. Müslümanları ve insanlığı İslâm’dan uzaklaştırmak onların tek hedefleridir. 

İslâm, bütün diriliğini koruyor, Müslüman toplumlara ruh vermeyi sürdürüyor. Bunun içindir ki ‘Sünneti çağa taşıma’ ve insanlıkla İslâm’ı buluşturma/anlatma/anlama/yaşama faaliyetleri kâfirleri tedirgin etmekte, korkutmaktadır. Türkiye lider ülke olduğu müddetçe, hem Türk milletinin hem de Ümmetin, İslâm dünyasının siyasî, fikrî, sosyal ve ahlâkî olarak yeniden toplumu inşa edecektir. Nitekim İbni Abbas, Dinimizi; akaid (inanç)/ahlak/ibadet/muamelat olmak üzere dört kısma ayırmış; kaliteli, seviyeli, nitelikli her Mü’min de hayatını bu dört maddede özetlenen İslam’ı hayat tarzı haline getirmeli. Bu dördünden birini tercih etmeden tamamını yaşayarak/yaşatarak İslâmîleşmenin yapı taşlarını adım adım döşemeliyiz. İnsanlığın önünü açacak bir İslam medeniyeti yolculuğuna çıkılmasını sağlayacak umut ve ufuk vaad eden çok yönlü bir İslâmîleşme gerçekleştirilmeden (hayata yansımadan) kan ve gözyaşı durmaz. 

Her Müslümanın Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde görebileceği iman hakikatlerini gizleme, ‘Allah indinde din İslamdır’ı dillendirmeme ihtiyacı hissedilmesi de bundandır. Nisa suresinin 138, 139. Âyetlerinde; müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler azapla müjdelenmiş münafıklar olarak gösterilmekte ve ardından da ‘Müminleri bırakıp da kâfirlerin dostluğuyla şeref duyanlar, şeref ve itibarı onların yanında mı arıyorlar’ diye sorulmakta ve ‘iyi bilin ki şeref ve itibar tamamen Allah’a aittir’ denilerek müminler ikaz edilmektedir. Âyet, açıkça müminleri bırakıp kâfirlerle iç içeliği münafıklık olarak öne çıkarmaktadır. Elbette buradaki ‘müminleri bırakmak’ ve ‘kâfirleri dost edinmek’ yüzeysel anlaşılabilecek kavramlar değildir. Ama neticede ‘müminleri bırakmak’ olabilecek şeylerin, tutumların bedelinin münafıklardan olmak, Allah’ın azabına müstahak olmak olduğunun da bilinmesi gerekmektedir.

Âli İmran suresinin 28. âyeti ise, müminleri ikaz ederek: ‘Mü’minler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler’ demektedir. Ardından da bunu yapanların Allah’a karşı bir yanlış yaptıklarını bildirmekte, bunu yapanların Allah’tan bütünüyle koptuklarını haber vermektedir. Buradaki yasak; hem siyasi velayeti (dostluğu) hem ahlaki velayeti kapsar. Nitekim Maide suresinin 80, 81. âyetleri de ‘Onlardan birçoğunu küfre saplananlarla sarmaş-dolaş görürsün. Nefsin telkin ettiği şey, öylesine kötüdür ki, Allah’ın hışmına uğramışlardır ve onlar azaba mahkûm olacaklardır’ buyurulmakta, daha önce böyle bir hata içinde olan Yahudilerin durumunu haber vererek akıbetlerine dikkatimizi çekmiştir. Ayrıca Mâide sûresinin 51, 52. âyetleri, isimler vererek müminlerin kâfirlerden uzak durmalarını emretmektedir. Bu iki âyetin ihtiva ettiği hükümleri şu şekilde özetlememiz mümkündür: “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmek yasaklanmıştır. Gerçekte onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Kim onları dost edinirse onlardandır. Allah zalimleri hidayete erdirmez.” Nasıl müminlerin hedefi, bir mü’min daha kazanmak ise onların da şeytanlarından aldıkları talimat ‘bir kâfir daha kazanmak’ şeklindedir. Hangi makyajla kapatmaya çalışılırsa çalışılsın, hakikat budur! Bu hakikat unutulur, gaflete düşülürse; Mü’min de erimeye devam eder. Kimliğiyle, kişiliğiyle, imanıyla, ameliyle… Toplumun yeniden İslâmîleşmesini mümkün kılacak eğitim, kültür, gençlik, medya hayatında büyük atılımlar yaparak bu erimenin önüne geçebiliriz. 

İman ve küfrü iki ayrı cephe olarak görmek, bu cepheler arasındaki sürtüşmenin ebediyete kadar süreceğini, sürtüşmenin genellikle savaşlardan ziyade, ilimle/bilgiyle/kültürle/fikirle/sosyal faaliyetlerle göze, gönle, ruha hitap ile ikna yoluyla olacağını hiç unutmayalım. Bu tesbit ve teşhis de meselenin bir başka yönü. Belki de bu; cihadın diğer bir çeşidi olarak bugün tecelli ediyor. İnsanla İslamı buluşturan her faaliyet, cihad kapsamında ele alınmalı, ilim, irfan boyutu ihmal edilmemeli. Takvayı da şekilden ibaret görmeyip, özüne ruhuna inerek hayat tarzımız haline getirmeliyiz. İlim/amel/ihlas çizgisi de hayat düsturumuz olmalıdır. 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle