--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Makam sorumluluğunun idrakinde olamaz mıyız?

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Makam sorumluluğunun idrakinde olanların yapması gereken, birikimini artırmak ve güçlendirmektir. Hangi makamda olursak olalım sükûnete ihtiyacımız var. Gerginlik ve panik gibi haller, insanları da cemiyetleri de aldatıcı bir dinamizm görüntüsü ardında kaskatı bir verimsizliğe sürükler. Bizler, emri bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerle mükellefizdir. Herkes derecesine, kendi seviyesi ölçüsüne göre irşad ve tebliğ yapabilir, ilmi ve kültürü seviyesinde hak ve hakikatleri anlatabilir. Bulunduğu makam bu faaliyetine mani olmamalıdır.

 Eskiden bir makama talip olanlar hem sevinir hem de üzülürlermiş. Sevinmelerinin sebebi belli, makamın sağlayacağı imkanlar, itibarlar, şan, şöhretler... Buna rağmen neden üzülürlermiş? O makam ve mevkiin kendine göre vebal ve sorumluluğunu da düşünürlermiş de ondan. Hatta bu sorumlulukları anlatan hadisleri de sık sık okur hırs ve arzularına çekidüzen verir, davranışlarına da ölçü getirirlermiş. Onların arzu ve hırslarına düzen verip sorumluluklarını hatırlatan bu hadislerden birini arz etmek istiyorum bugün sizlere. Meali şöyle: “Dünyada on kişiye de olsa başlık edenler, mahşerde elleri başlarına bağlı olarak gelecekler, makamının sorumluluğunu yerine getirmişlerse elleri başlarına bağlı olmaktan çözülecek, getirmemişlerse başlarına bağlı olarak görevini yapmayanların gidecekleri yere gönderilecekler!” İşte bu sonuçtan dolayı geçmişin bir makama tayin olanları sevinirken, yetersiz kalma halindeki sorumluluğunu da hatırlayıp endişe duyarlarmış. Nitekim bu endişeyi duyanların başında da Halife Hazreti Ömer’i görmekteyiz. Son anlarını yaşarken oğlunu yerine halife tayin etmesini istemişler. Onun verdiği tek cümlelik cevap, sorumluluk örneğini gösteren şaheser bir cevaptır: “Bir evden bir kurban yeter!” Evet, bulunduğu makamın gereğini yerine getirmekte yetersiz kalırsa, halife de olsa kendini kurban etmiş sayılır. Bir evden ise bir kurban yeter! Şimdilerde görülen odur ki, bir makam ve mevkiye talip olurken böyle bir sorumluluk endişesi pek taşımıyorlar gibi. Sadece makamın getirisini düşünüyor, götürüsüne ise hiç de kafa yormuyorlar. Demek ki o makamda sadece neleri nasıl elde ederler, onu düşünüyorlar, fırsatı ganimet bilme halleri onları sürükleyip götürüyor. Sorumluluğu pek akla getirmiyorlar. Halbuki öyle makamların asıl sahibi bir millettir. O mevkiin gereğini yerine getirmezse bütün milletin hakkını yüklenmiş olmak söz konusudur. Nitekim bunun da canlı örneğini yine Halife Hazreti Ömer vermektedir. Bir gün sahabenin zenginlerinden olan Abdurrahman bin Avf’tan ödünç para ister. Şaşıran Abdurrahman sorar: “Müminlerin emiri, ödünç parayı benden mi istiyor? Halbuki hazine elinin altındadır. Oradan istediği kadarını alabilir. İstediği zaman da ödeyebilir.” Halifenin cevabı sorumluluk duygusunun şaheser bir örneğidir. “Evet, der ey Abdurrahman, ödünç parayı senden istiyorum da elimin altındaki hazine kasasından almıyorum. Çünkü der, hazinede bütün milletin hissesi vardır. Oradan aldığımı ödeyemeden ölürsem bütün bir milletle helalleşmek zorunda kalırım mahşerde. Bu da beni korkutur. Ama senden aldığımı ödeyemeden ölürsem mahşerde bir millete mukabil bir Abdurrahman’la helalleşmek zorunda kalırım. Bu ise ötekine nispetle göze alınabilecek bir helalleşmedir. Onun için ödünç parayı senden istiyorum.” Makamlarda hizmet veren bu hayat tarzına o kadar ihtiyacımız var ki…

Dinimizi sadece ibâdetten ibaret görme alışkanlığımız devam ediyor. Hâlbuki ahlak “din binası”nın imandan sonraki temelidir. Hele incelenmeyen, araştırılmayan, ciddiye alınmayan manevî değerlerimizden uzaklaşma, toplumsal çözülmenin müsebbibi olmuştur. “Örfî dindarlık”ın yaygınlaştığı günümüzde “örnek Müslüman” olma şartlarını taşıyan şahsiyetler oluşturmaya bu toplumun o kadar ihtiyacı var ki! İnsanımız ümitsiz, tedirgin, bunalımlı, yorgun, yalnız, gayesiz. “Güven Toplumu”nun üyesi olmak istiyor. Bu talebi bir tek kişi karşılayabilir: Müslüman! Haliyle, kaaliyle, ahlakıyla, itikadıyla, ameliyle, muamelâtıyla “üsve-i hasene” olan örnek insan! Dillerin susup hallerin İslam’ı konuştuğu “Ahlak-ı Muhammediye”yi sosyal hayata hâkim kılan örnek insan! Fakat nefsimize en ağır gelen şey nedir biliyor musunuz? Düşünmek! Hak ve hakikat aşkıyla ve üstün bir görev sorumluluğu şuuruyla düşünmek, düşünce üretmek. Ayrıca, düşünmenin farz-ı kifayesi yok; herkes düşünecek. Kimden bilgi ve düşünce yardımı alırsa alsın, herkes kendi hayatının ve mahremiyetinin mütefekkiri olmak durumundadır. Kafa konforumuzu bozmak! Aklı, muhakemeyi, iradeyi, (hangi mülahaza ile olursa olsun) başkalarına havale etmemek. Mutlaka yapmamız gereken sorumluluklardan kaçmamak. Kendimizi imtiyazlı olma tehlikesinden kurtarmak. Bu hususta Peygamber Efendimizin “Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Kendini ateşten koru! Çünkü ben, Vallahi Allah’tan sana ulaşacak bir cezanın önüne geçip de seni koruyamam.” İkazlarını unutmamakla mes’ulüz, mükellefiz. Sorumluluğunun idraki içinde değilse, aldığı bilgi ve düşünce yardımlarını da değerlendiremez. İslam bilgi verir “düşünün” der; ölçü verir, “düşünün” der; misal gösterir “düşünün” der, tavsiyede bulunur “düşünün” der... İlle de düşünün, ille de düşünün. Düşünmezseniz; anlayamazsınız, uygulayamazsınız, yaşayamazsınız. Düşünmezseniz; “kendi bütünlüğünüz, İslam’ın bütünlüğü, hayatın bütünlüğü” kavramları arasındaki bağları ilişkileri incelikleri ve tekamülünüz için gerekli olan terkip maya’sını öğrenemezsiniz, içselleştiremezsiniz. Kavga, gürültü, suçlama, kötüleme.  Peki “özeleştiri’’ var mı? “Özeleştiri’’ olmadan bir insan, kendini aşabilir mi? Kendini aşamayan tekamül edebilir mi? Nefîslerini tezkiye edip birbirini tahribe çalışan insanlar zulümden yakınma hakkına sahip bulunabilir mi? Kendi kendimizin hem zalimi hem mazlumu durumuna düştüğümüzün farkında mıyız? Bizim şu noktadaki öncelikli meselemiz; sistem meselesi değil, insan meselesi. İnsan meselesinin özünü, fikir, düşünce, özeleştiri, nefs muhasebesi, mütevazılık meselemizi halletmeden sistem meselesine geçemeyiz. 

“Hüsnüzan imandandır” ölçüsünü hatırlayıp, etrafına daha bir güzelce bakmayı öğrensene. Kendine hoş gelmeyeni başkasına yapmasana, kendine hoş geleni başkaları için istesene.

Önce, Resûlullah’ın hayatını, gücümüz nisbetinde iyi bilmeliyiz. Sonra, O’nun yolunda olan rehberlerin tanıyabildiğimiz kadarını, iyi öğrenmeliyiz. Peygamber Efendimiz, her hal ve şartta dinimizi nasıl yaşamış, nasıl öğretmiş, nasıl tebliğ, telkin ve irşadda bulunmuş aile reisi olarak, tâcir olarak, komutan olarak, devlet reisi olarak, arkadaş yoldaş, komşu olarak, kul ve insan olarak hülasa döne döne okuyup hayatımıza yansıtalım. İçinde bulunduğumuz şartları, bürokratik ve oligarşik yapıyı, kendini devlet yerine koyanların icraatlarını; pasifliğimizin mazereti olarak gösteremeyiz. “İman varsa imkan vardır” sözü, boşuna mı söylendi? “Allah yokmuş gibi düşünme!” tavsiyesi, “sevgi bedel ister!” sözleri bizi hiç sarstı mı? Bedelsiz sevgi olmayacağına göre biz imanımızın bedelini ödedik mi? “Dünyevileşme hastalığı” bize bulaştı mı? “Gücün ahlakı değil, ahlakın gücü”nün ikamesi için ne yaptık? Ne zaman bizi öldürmeye gelen bizde dirilecek? Bu ve benzeri sorular hiç zihin dünyamızda dolaşıyor mu? Peygamberimizin “elde kor taşımak” misaline hiç kafa yorduk mu? Peygamberimizin yaşayışı kimlere, nelere cevap teşkil etmiyor ki?! Hem de en müessir, en hakiki, en üstün cevap! Muhtevasında; takılana da, bana da, etrafa da, muârızlara da, herkese, her şeye…  İçimizin meselesini halletmeden önümüzdeki meseleleri halledemeyiz.

Geleneği küçümsemeden, aklı putlaştırmadan, ekonomiyi her şeyin önüne geçirmeden, ülke ve dünya gerçeklerini dikkate alarak, hizmet vermeye çalışmak şarttır. 

İnsanı unutanların, mukaddesten kopanların, bütünlük şuurundan uzaklaşanların, bu millete de bu devlete de verebilecekleri bir şeyleri yoktur.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle