--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kur’an’a adanmış bir ömür

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

 Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleri’nin VEFATININ  

57. Seneyi devriyeSİ  münasebetiyle…

Nedir tasavvufun gayesi? Tasavvuf’un gâyesi şer’î imanı pekiştirmektir. O’nu kesintisiz bir biçimde yaşayışımıza yön verebilme tesirine kavuşturmaktır. İşte o zaman, Dinimizin emirlerini, mükellefiyetlerini yerine getirmek insana ağır gelmez, zevkle – sürurla karşılanır; kurtulunması gereken bir yük gibi değil, gönülleri kanatlandıran ve her türlü karartıcı nefsâniyet alâkalarından sıyırıp gerçek hürriyete eriştiren bir mazhariyet hâlini alır.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, cemiyetten uzakta yaşamak yerine, cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “Zâhirimiz (Dışımız) halk ile Bâtınımız (içimiz) Hak ile” buyururken, İslamiyet’e ters düşen kılık ve kıyafete de katiyyen itibar etmemiştir. (Kendileri kış-yaz ceketten uzunca pardesüden kısaca olan bir kıyafeti tercih etmişlerdir.)

Talebelerini hayatlarında, daima itidale teşvik etmiş, ifrat ve tefritten uzak kalmalarını tavsiye etmiştir. Süleyman Efendi, hayatının hiçbir zerresinde şer’i hükümlerden ve emirlerden hiç birisinden zerre kadar fedakârlık göstermemiştir. Yakın arkadaşlarının Süleyman Efendi hakkındaki şikâyetleri şöyle idi. “Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat pek fazla müteşerri! Yani Efendi Hazretleri çok iyi insan fakat şeriata çok fazla bağlı. Pek tabii bu bir kusur değil, meziyetlerin en büyüğü. Süleyman Efendi, şer’i meselelerde son derece celalli, beşeri münasebetlerinde ise halim, salim ve müşfik idi. Esasen, Peygamberimizin takip ettiği irşad metodu da bu değil miydi? Huzuru Şeriflerine girenler hiçbir sıkıntı duymazlar istedikleri her mevzuu rahatlıkla kendisine anlatabilirlerdi. 

Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleriyle ilgili bir naklî tesbit de şudur:  

 Talebelerinden biri, bir gayr-i Müslim vatandaşa borçludur. Fakat adam vefat etmiştir. “Yakınlarını arayın bulun, onlara ödeyin” der. Kimse bulunamaz. Gayr-ı Müslim vatandaşın hakkı, ödenmeden kalacak! Sonunda şu yolu gösterirler: “Git, bağlı bulunduğu kiliseyi öğren. Parayı oraya ver.” Yani üzerimizde gayr-i Müslim vatandaşın hakkı kalmasın! “Tebliğ”i soran talebesine verdikleri cevap: Tebliğ vazifesi, ilmîdir. Kaynağı vahiydir. Bütün âyetler ve hadisler, tebliğin şumulüne girer. 

Süleyman Efendi’nin vefa anlayışı, “Biz bir yıkık değirmeni bile kırk yıl bekleriz” sözünde en güzel ifadesini bularak mefkûre rikkatini ve vefakârlığını ne güzel dile getirir. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleri tasavvufta İmam-ı Rabbani’ye bağlıydı. Talebelerine “İmam-ı Rabbani evlatlarısınız” demiştir. İmam-ı Rabbani’yi ve onun tecdidini bilmeyen, Süleyman Efendi’yi anlayamaz da, anlatamaz da. Doğru tasavvufu (ehl-i sünnet tasavvufunu) anlamak için bu hususun bilinmesi lazımdır.

Sıhhatli nakiller ve hatıralar ışığında belli başlı mütefekkirler Süleyman Efendi Hazretlerinde dört mümeyyiz ve hâkim vasıf tesbit etmişlerdir. İstikamet, ilim, muhabbet ve tefekkür. Münhasıran kerametinden ve mücerret haliyle aksiyonundan bahsetmek, onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. 

Dünya hâdiselerini yakından takip eder. Her sabah bir “Yeni Sabah” gazetesi aldırıp, dış politika yazarlarının yorumlarını ve önemli haberleri talebelerine muntazaman okuttururlardı. O günkü şartlarda “Ah bir gazetemiz olsa! Müslüman zenginler bu işin ehemmiyetini kavrasalar da bir gazete çıkarsalar” buyururlar, sonra da “Gazete, bir milletin gözü, kulağı, dili mesabesindedir” derlerdi. Diğer günlük hâdiseleri ve dünyadaki Müslümanların meselelerini yakından takip eder, yerine göre câmi kürsüsünden dile getirirdi. O devirde birçok vâizler günlük hâdiseleri câmii kürsüsüne getirmeye cesaret edemezken; o, zaman zaman devlet adamlarını ikaz ederdi. Camii kürsülerinde; Fransa işgalindeki Cezayir’le ilgili, “Hükümet Cezayirli Müslümanlara yardım etmiyor, bari biz dualarımızla oradaki kardeşlerimize yardım edelim” diyerek dua etmişler, talebelerinin dikkatini “Dünya Müslümanları”nın üzerine çekerek onlara “Ümmet Şuuru” vermeye çalışmışlardır. Keza yine müteaddit vaazlarında “Menderes Ayasofya’yı aç!” hitaplarıyla devrin Başbakanını ikaz etmişlerdir. Ayrıca halkı, CHP’ye rey vermekten şiddetle men etmiştir. 

Dinî neşriyata ehemmiyet vermiş, Necip Fazıl’a “Büyük Doğu” mecmuasını çıkarmasında mânevi teşvikleri yanında, büyük maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de Mason ve Siyonizm tehlikesine karşı milletimizi uyarıcı eserler neşreden Cevat Rifat Atilhan’ın hizmetlerine en büyük yardımı Süleyman Efendi yapmıştır. Onun kitaplarını tavsiye etmiş ve yaymıştır. Kezâ o günün şartlarında İslâm mefkûresinden yana neşredilen her eser ve mecmua onun tarafından az veya çok desteklenmiştir. Abdurrahim Zapsu, “Ehl-i Sünnet” mecmuasından, Sebilürreşad’dan, Abdullah Işıklar’ın Fetih gazetesinden Sinan Omur’un “Hür Adam” mecmuasına kadar… 

Necip Fazıl “Son Devrin Din Mazlumları” kitabının Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleri bölümünde, “Kıymet Hükmü” bahsinde, “Zahiri cephesiyle Süleyman Efendi, gayet güzel bir dış yapı içinde, fevkalade şahsiyetli tavır ve edalara sahip bir zat... Bu zatın yine dış plandaki İslamî ilimlere nüfuzu, onları iç plandaki hikmetlerine ulaştırıcı çapta derin... Temaslarımın bende bıraktığı perçinli intiba olarak kaydedebilirim ki, onun İslam vecd ve şevki dışında 71 yıllık ömrüne nisbetle 24 saatlik bir başıboşluk hayatı olabileceğine inanmam. Kendini bir davaya vakfetmiş ve onun dışında hayat ve faaliyet kabul etmemiş olmanın tam misali. Böyle olduğu için de tesir ve sirayet kabiliyeti pek büyük. Dâvâsına o kadar bağlı ve o dâvâ içinde o türlü fâni ve müstehlik (harcanmış) halde ki, bana defalarca şahıs ve nefs kaygısının kendisinde nasıl sıfıra indiğini şöyle ifade etti: Dâvâ muvaffak olsun da isterse bizim yerimiz caminin papuçluğu olsun!...” 

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin hizmetlerini ‘Fatih’in gemilerini karadan Haliç’e indirmesi kadar muazzam bir buluştur’ şeklinde ifade etmiş, “Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri şer’i hiddet ve gayrette misilsizlerden. Onu bilhassa din aksiyonunda doğrudan doğruya eşsiz bir Allah ve Rasul dostu olarak selamlar ve açtığı mukaddes ölçüleri talim yolunun bir gün ana cadde haline gelmesini Allah’tan niyaz ederim” dualarıyla tamamlamıştır.

Süleyman Efendi, vakur, zahid, abid, âlim kişiliğinden hiç taviz vermedi. Peygamberimizin varisiydi. İlmine varisti, irşadına varisti, tebliğine varisti. Vahyin ulaşmadığı her insan, onun derdiydi, sancısıydı, tasasıydı. İlmi, irfanı, öğretmek, yaşatmak onun aşkıydı. Davası büyüktü. İnsanlığı ancak ümmeti Muhammed’in kurtarabileceğini, bu ümmetin uyanışının insanlığın kurtuluş olacağını dillendirdi. Böylece Müslümanlara, sadece kendimiz adına değil bütün insanlık adına çalışmalıyız mesajı verdi. “Allah’ın dinini dert edinenlerin özel dertlerini Allah üstlenir. Allah’ın dinini dert edinmeyenleri de Allah kendi dertleriyle baş başa bırakır.” Hadis-i şerifiyle de hep amel eder. Rabbanî bir âlimdi. Bilen, bildiğiyle amel eden ve bildiğini öğretendi. Merhametli ve nazik bir insan olarak, talebelerinin babası, annesi oldu. Okudu, okuttu. Allah onu, Kur’an düşmanlarının elinden kurtardı. Çünkü Allah kâfirler istemese de nurunu tamamlayacaktı. Bir tohumdan yedi yüz buğdayın bitmesi gibi oldu onun çalışmaları. Binlerce Kur’an talebesi, ya onun talebesi ya da talebelerinden birinin talebesi olarak Kur’an’la buluştu. İmkânların yokluğu, herkesin mazeretlere sığındığı bir zamanda o, imkan üretti. Osmanlı’da yetişmiş bir âlim olarak, Osmanlı’dan sonrasına razı olmadı. 

Suyunu içtiği kabı temiz tutmak istiyordu. Canlı eserler bırakıp gitti. Kendine Kur’an’a hizmetini hedef seçti. Kur’an’la oturdu, Kur’an’la kalktı. Birer birer topladığı insanlardan bir talebe ordusu yetiştirdi. Onlar dolu dolu yaşadılar. “Allah uykuyu kaldırsa da, sabahlara kadar ders okusak” dediler. Okuma ve okutma deyince, “ölüm döşeğinde de olsa koşarız” dediler. Seccadelerini gözyaşlarıyla ıslattılar. Bu millet için, bu devlet için, bu ümmet için kazanıp gittiler. Dünyanın peşinden koşmadı. Allah dünyayı onun peşine sürükledi. Kur’an’a hizmet için olduktan sonra büyük iş-küçük iş ayrımı yapmadı. Emredip izlemek yerine, gerekeni yapmak onun tutumu oldu. Ardından bıraktığı ilim ve Kur’an hizmetindeki birikimi, onun ebediyen hayırla yâd edilmesi için yetecek kadar büyük oldu. Çaresizliğe sığınmadı; çare üretti. Allah da ona yardım etti, gayretinin bereketini gördü. Neticesi İslam’ın aleyhine çıkabilecek hiçbir hareketin içinde olmadı. Unutulan sünnetleri ihya, kaybolmaya yüz tutan İslam ilimleri ve iman hakikatlerini ‘Ehli sünnet vel cemaat’ usulü ve üslubu üzerine tecdid, batıllar, bid’atlar, Allah ve din düşmanlarıyla mücadele Süleyman Efendi Hazretlerinin başlıca vazifesi olmuştur.  

“Ehl-i Sünnet” hassasiyetini, “ilmîlik” tarafını, tecdidini, celâdet ve cesaretini, her hal ve şartta dinimizin yaşanabilirliğini, yine her hal ve şartta “talim-terbiye”nin gerçekleştirileceğini, gayret-i diniyyesini kavramadan Süleyman Efendi, anlaşılamaz da, anlatılamazda. “Kızım Fatıma! Babanın Peygamber olmasına güvenme. Ameline dikkat et” diyen bir Peygamberin varisi oldukları için hep talebelerini amele teşvik ettiler. Şefaat adı altında amelsizliğe, emniyete sevk etmediler.

Süleyman Efendileri üreteceğiz, tüketmeyeceğiz. Onun mirasına sahip çıkıp geliştireceğiz, mirasyedi olmayacağız. Adam yetiştirip çoğaltacağız, adam harcamayacağız. Kin ve nefretle değil, şefkat, merhamet, iz’an ve insafla hareket edeceğiz. Hepimiz, idarecisiyle, hocasıyla, talebesiyle, hangi vazifeyi icra ediyorsak, mutlaka bir nefis muhasebesi yapmamız gereken günlerdeyiz.

Bugün, küslük/ küskünlük/üstünlük yok, takvaca yaşayarak birbirimizi bağrımıza basmak var. Tek adamlık yok, istişare/şûra var. Hatasızlık yok, hata var. Tevbe-istiğfar var. Ahlakı Muhammediyi yaşamak/yaşatmak, kusurları setretmek var. Settarul uyub/ gaffarul zunub olan Rabbimiz var. Muhabbet var, hizmet var. Bu devrin Ebubekir’leri, Ömer’leri, Hasan-ı Basri’leri, Geylanî’leri, Şah-ı Nakşibendi’leri olmak var. Amellerimizle, ihlasımızla, ihsanımızla, zikrimizle, fikrimizle, takvamızla İslam kardeşliğini ihya ve ikame etmemizle. Her grubun, tarikatın, cemaatin ihvan ve ehavatı bizi, “İnnemel mü’mine ihvetün”e götürecek İnşaallah…

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle