Kur’an’a adanmış bir ömür
Kur’an indirildiği geceyi bin aydan daha hayırlı ve bereketli kılarsa, indiği ayı diğer aylardan üstün ay haline getirirse; Ona hizmet edeni de elbette üstün kılar. Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin büyüklüğü ve farklılığı, Allah Kelamı’nı okuma ve okutma seferberliğini gerçekleştirmesi ve Allah Rasulünün sünnetini ihya etmesi, o izi sürmesiyledir.
Ebu Davud’un rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber Efendimiz: “Allah her yüzyılın başında bu Ümmete dinini yenileyecek birini gönderir” buyurur. Hadiste zikredilen yenileme dinde değil, Müslümanlar üzerindedir. Zayıflayan dine bağlılık, dini anlayışı, idraki yenileme vazifesini bu insanlar yerine getirir. Bu gönderilenlerin muayyen bir zamanı ve yeri yoktur. Allah dilediğini, dilediği zamanda gönderir. Aynı zamanda, dilerse birden fazla âlimi de gönderir. O fetret döneminde gönderilen âlim, mücahid, mürşid ve dâvâ adamının adı da: Silistreli Süleyman Efendidir. (rahmetullahi aleyh)
Talebeliğinin devam ettiği dönemde Birinci Dünya Harbini, Balkan Savaşlarını, Balkanların elden çıktığını, doğup büyüdüğü Silistre’nin İslam beldesi iken Bulgaristan tarafından işgal edildiğini yedi milyon kilometrekare yüzölçümü olan bir Devletin nasıl elden çıkıp büyük mücadelelerden sonra ancak mevcut durumun kurtarıldığını büyük bir hüzün, ibret ve dehşetle müşahede eder. Bu durum, yaşadığı hadiselerin canlı şahidi bir Evladı Fatihan olarak Süleyman Efendi de muasırlarında görülmeyen bir ‘tarih şuuru’ meydana getirir. Meşhur yazarlarımız, edebiyatçılarımız, âlimlerimiz, din adamlarımız, feylesoflarımız Abdülhamid Hana karşı akıl almadık gaflete hatta ihanete düşerken, bazıları Abdülhamid’i düşürmek için harekete geçen İttihat ve Terakki’nin emrindeki ‘Hareket Ordusu’nun içinde yer alırken, Süleyman Efendi, büyük bir basiret ve firasetle bu oyunun içinde olmaz, bu gaflete düşmez. Yeni bir dönemin başladığını, dinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla hayattan çektirildiğini, en küçük bir dini faaliyet gösterenlerin idamla yargılandıklarını, mâziyle bağımızı tamamen koparan inkılapların millet bünyesindeki tahrifatını ve tahribatını yakinen müşahede eder. Kurulan darağaçları, İstiklal Mahkemeleri, kapatılan medreseler, ortada bırakılan müderrisler… Bütün bunlar Süleyman Efendi de Tarihi ve İslamî vazife, mes’uliyet ve mükellefiyetin kendisini beklediğini hissettirtir. O artık kelle koltukta Muallimdir, Mürşiddir, Dâvâ adamıdır, Mücahittir, Müceddiddir ve artık cephededir. Ne garip tecellidir ki icazetnâme alışını (Kudat’tan 1918 ve Mütehassısiniyn 1919) takip eden beş sene içinde, TBMM kurulur, Osmanlı Devleti yıkılır, Sultan Vahidüddin sürgüne gönderilir, Tevhidi Tedrisat Kanunu yürürlüğe girer. Buna istinaden medreseler, tekkeler, zâviyeler kapatılır. Harf inkılabıyla da mâzisiyle koca bir milletin irtibatı kesilir. Hafıza kaybına uğrayan bir millet durumuna düşürülür.
1942 tarihli İçişleri Bakanlığından gelen tamim ise hepten içler acısıdır. “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dahilinde dini neşriyat yaparak, dini bir atmosfer yaratılmasına gençlik kesiminde dini bir zihniyet fideliğinin meydana getirilmesine taraftar değiliz.” O dönemin ağır şartlarını iyi anlayabilmek için 1945’de Matbuat Umum Müdürü’nün “Gazetelerin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temennilere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihi, gerek temsili ve gerekse mütalaa kabilinden her türlü makale bend, fıkra ve tefrika neşrinden kaçınılması ve başlamış bu kabil tefrikaların en geç on gün içinde sonlandırılması önemle rica olunur.” Bildirisi o dönem zihniyetini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri her halükarda ilmîlikten uzaklaşmamış yapılanları mutlaka ilmî temele oturtmuştur. Umumiyetle şifahî kültüre dayanan tasavvufî yapılanmaları “kitabîliğe” mesned teşkil ettirmişlerdir. Bunda da, mürşid-i kâmilliği yanında birincilikle bitirdiği Medresetül Mütehassısinin (Süleymaniye Medresesi) Hadis ve Tefsir Şubesi müderrisliğinde bulunmasının payı büyüktür. İlaveten Medresetül Kuzâtta da (Hukuk Fakültesi) tahsilini yapıp diplomasını iyi derece ile alıp kâdılık (hâkimlik) rütbesine de ulaşmışlardır. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihraz etmişlerdir. Bu özellikleri, belki de mürşidlerin içinde onu farklı kılmaktadır.
İslamiyeti, tercüme kitaplardan yahut kendi yazdığı eserlerden öğretmek yerine, Hz. Ali’nin (r.a) hazırladığı Emsile’den başlayarak, bütün büyük ulemanın bilhassa Osmanlı medreselerinin takip ettiği Temel ders kitapları vasıtasıyla İslâmiyeti kaynağından, orijinal dilinden Arapça’dan okutmuş ve öğretmiştir. Kur’an’ı Kerim’i en kısa zamanda okumayı öğreten, Elif Cüzü’nden başka kitap yazmamıştır. Bir zamanlar Akaid dersi okuturken başlattığı Takrir yazdırma işinden vazgeçmiş talebelerine şöyle demiştir: “Duydum ki bazıları, hocalarının yazdığı kitabı okumak, her şeye yeter diyorlarmış ve yerine göre Kur’an’dan üstün tutuyorlarmış. Ben talebelerimin bu sapıklığa düşmelerinden korkarım. Her ilim yazılıdır. Ben anahtarını size okutuyorum.”
Talebelerine ‘İmam-ı Rabbani evlatlarısınız’ buyuran Süleyman Efendi, İmam-ı Rabbani Hazretlerine de çok değer vermiş, Mektubat Kitabı’nı orijinalinden okumuş, okutmuşlardır. İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubatında, “İnsanlar kıyamet günü, (Öbür âlemde) ancak şeriattan sorulacaklar (mes’ul tutulacaklar), tarikattan değil” buyurmuşlardır. “Kurb-u nübüvvet yolunda istikamet önemlidir, keramet değil” sözleri önemlidir. “Keramet peşinde koşmayınız. Havada uçmak keramet olsaydı, kargalar, yarasalar da havada uçuyor, denizde yürümek keramet olsaydı, köpekbalıklarından diğer mahlûkata kadar bir sürü varlık da bu işi yapıyor. Asıl keramet; Allah’ın dinine hizmettir. İstikamet üzere olmaktır. İfrat ve tefride düşmemektir. Efdaliyet hastalığından kurtulmaktır” tavsiyesinde bulunmuşlardır. İ. Rabbani’den menkul “Fevkaladelikler peşinde koşmayınız. Âlemin bildiği bize yeter” sözleriyle de bizleri itidale dâvet etmektedirler. İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki;
“Manevi haller şeriata bağlıdır. Hallere bağlı değildir. Çünkü şeriat sağlam ve kesindir. Doğruluğu vahiyle sabittir. Haller ise zannidir. Keşif ve ilhamla sabittir.” Şu cümleye bakınız. Yani hangi manevi hal içinde olursa olsun şeriata bağlıdır. Şeriata uyuyarsa eyvallah. Ama uymuyorsa o zaman zannidir. O ölçü olarak alınamaz.
Bir başka maddeyi söyleyeyim. “Tasavvufa girmenin maksadı, salih amelleri rahat ve kolay bir şekilde yapmaktır. Ve nefs-i emmareden kaynaklanan tembellik, inat ve zıtlaşmayı yok etmektir.” Bu ihtarları, bu ikazları, bu tavsiyeleri unutmayalım. Hayatımıza geçirelim.
Zamanının, ilim-irfan ve irşada temâyüz eden dersiâm ve ilim adamlarına, talebelerini gönderir; talebelerini onların imtihan etmelerini, din ilimlerinin yeniden ihyâ edilmekte olduğunu görerek sevinmelerini arzu ederlerdi. Nitekim dersiâmlardan Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Basri Çantay gibi pek çok zevâta, bu vesile ile talebelerini göndermişlerdir. Said Nursi, Abdulhakim-i Arvasi Hazretleri ve Sami Efendi dahil tanınmış birçok zevatla muhabere etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Zamanının gidişâtını bilmeyen ârif-i billah olamaz” sözünü içinde bulunulan şartların bilinmesi bakımından sık sık zikretmişlerdir.
Bilmeliyiz ki tasavvuf da bir ilimdir. Söze gelemez anlatılamaz açıklanamaz bir şey değildir. Elbetteki “insanlara akılları miktarınca hitab etmek” kaidesi ilmin her şubesi için geçerlidir.
Tasavvuf’a girmeden önce ilim lazımdır. İtikadi bilgiler, fıkhi bilgiler, umumi tasavvuf bilgileri… Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre itikadi esaslar öğrenilecek, fıkıh kitaplarından farz-vacip-haram-helal-sünnet-mekruh öğrenilecek sonra tasavvufa sıra gelecek. Süleyman Efendi’nin genel bakışı; Tasavvufa “hal sahibi”, “iddia sahibi”, “keramet sahibi” olmak için girilmez. O niyetle girilse, netice de ona göre olur. Tasavvuf, mahviyet-ubudiyet-tevazu- sabır ve muhabbet yoludur. İslam’ı kendi nasibince en iyi yaşamak yoludur. Asliyet dışında kemâlat yoktur. Aslî ölçüler şahsa göre değişmez. Süleyman Efendi, Nakşîliğin en büyük mümessili olan İmâm-i Rabbânî Hazretleri’ne bağlı ve onun yolunda irşada izinli bir mürşid-i kâmildir. Tarikatı, sadece “Hoş sohbet vasıtası” haline getiren son devrin tembelliğini yıkmış, onu kitleleri harekete geçiren heyecan vasıtası kılmıştır. (Devamı yarın İnşallah…)







