--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kim bunlar?..

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Bu ne hal! Bir türlü aşağılık kompleksinden kurtulamadık. 7 Haziran seçimlerinde arzu edilen netice alınamaz. Onların değerlendirilmesine müracaat edilir. 1 Kasım seçimlerinde başarı elde edilir. Ahkâm kesmek bunlara düşer. Ömrü din düşmanlığı ile geçmiş ‘beyaz Türkler’ olarak yaşamış, hem milletvekili, hem gazeteci olarak bu milletin ve ümmetin mukaddeslerine düşman olmakla kalmamış, bunu her fırsat ve her imkanda kullanmış adamın ölümünde methü senalar düzenler yine bizim adamlarımız... Suçluluk psikolojisi içinde ne yapacaklarını bilemez halde günah çıkarırlar, bizimkiler yine sahnede. Bunları tebrik kuyruğuna girerler. Kardeşim, Allah ve Rasulü’nün sev dediğini sevip, sevme dediğini de sevmeden yapamaz mısınız? Hiç küfre, kâfire, münafığa, müşrike karşı bir tavrınız olmayacak mı? İzzet ve şerefi imanın dışında mı arayacağız? “Gerçek şeref ve itibar, Allah’a O’nun Rasûlü’ne ve O’na inananlara aittir. (İlahi kaynağa nisbeti olmayan her tür şeref ve itibar sahtedir.)”(35 Fâtır 10) hükmüne rağmen...

Bütün mesailerini fitne, fesat, din düşmanlığı ile geçiren, eli kanlı terör örgütleriyle birlikte hareket eden gazeteci kılıklı canileri başköşeye oturtanlara ne demeli? Ya aile içi mesele gibi görülüp, ‘aile mahremiyeti’ içinde konuşulması gereken hususları TV ekranlarında arzı endam ederek âdeta sunum yapan ‘siyasî abiler’ hiç mi Allah’tan korkup, kuldan utanmazlar? Kendisini en üst makamlara getiren ‘Dâvâ arkadaşları’ ile beraber seçim öncesi sıkıntılı dönemlerde bırakın destek verici bir kelamı, bir fotoğraf karesinde bile bulunamayan ‘emekli Cumhurbaşkanı’na da bir çift sözümüz olmasın mı? Daha bir sürü örnek verip, ‘nerede vefa, nerede Dâvâ, nerede fedakârlık, nerede’ diye birçok cümle kurabiliriz. Acaba fikir iffetini mi kaybettik? Süfli maksatların emrine âmâde bir dağınıklık içinde mi bulunmalıydık? Manevi şartlara bağlı bilgiler, bunları ne zaman şahsiyet sahibi yapacak?

Dava hassasiyeti her şeyin üstündedir. Dâvâ yoksa hiçbir şey yoktur. Manamız oradan gelir. Aksi düşünülemez. Bu gerçek hiçbir zaman unutulmamalı, bütün melekelerimize ışık tutmalı. Pratik endişelerin ucuz ihtiyaçlarını karşılarken bile tökezleyebiliriz. Kaçamak yolların bize faydası olmaz. Bunları bu koca koca adamlar bilmiyorlar mı?

Bilgi hamalları dolaşıyor aramızda. Taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezilmiş tükenmiş sistemzedeler... Bir ellerinde “kibir” öbür ellerinde “inat ve taassup” dolaşıyorlar... Fakat ya ötekilerin bunlara eklenen tasallutu... Sıkıntımız burada, çaresizliğimiz bundan. En açık, en makul münasebetlerin üzerinde dahi niçin mutabakat sağlayamadığımızı düşününce bütün samimiyetsizlikler dökülüyor. 

Fikir iffetinin mahrumlarıyla sohbet edilemez, herhangi bir fikri tartışma yapılamaz. Gündeme oturan meseleleri düşünelim: Seçim öncesini, seçim sonrasını, ‘şer ittifakları’nı, ‘Tayyip Düşmanlığı’ ortak paydasını, dış ve iç düşman ittifaklarını, vs. kanunlardan, mahkeme kararlarından, “itibarlı kaçaklar”ın görüntülerine, ucuz kahramanlık taslayanlardan, makam ve mevkilerine, şan ve şöhretlerine güvenenlerin düştükleri rezilliklere, sevgi-şefkat ve merhametin kırıntısı kalmamışların hazırladıkları planlara varıncaya kadar... Bütün bunlar nasıl bir buz dağını nefeslerimizle eritmeye çalıştığımızın delili değil mi? Hele bütün bu fotoğraflara bakarken şu iki âyeti nasıl hatırlamayız? “Ey mutlak iktidar sahibi Allah’ım! Sen dilediğine iktidar verir, dilediğinden de iktidarı çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zelil edersin. Hayrın tamamı senin elindedir. Çünkü sen her bir şeye kadirsin.” “İnkârcılar tuzak kurdular. Allah da onların tuzağını başlarına geçirdi. Allah tuzakları bozanların en hayırlısıdır.” (3 Ali İmran 26, 54)

Ya kavramlarla oynamalarına ne demeli? Suçları sabit görülüp hapse girerler, orayı ‘medreseyi yusufiye’ olarak değerlendirirler. Kanundan kaçarlar. Gittikleri ülkelerde kendi vatanlarındaymış gibi rahat ederler. Devlet düşmanlarıyla işbirliği yaparlar bunun adı ‘hicret’ olur. Aman Allah’ım aklıma mukayyet ol! Bilgi onlar için bir istismar vasıtası. Manevra imkânlarını artırmak için öğrenirler. Bereket ki; feraset ve basiret sahibi insanların mevcudiyeti yaptıkları her türlü pusuyu açıkta bırakıyor. Onları tanımak, dikkatli gözler için her zaman kolay oluyor. Utanmazlık, böylelerinin mümeyyiz vasfı. “İşte yalanın, işte iddiaların, işte inkârların” dersiniz bön bön bakarlar. Ne bir renk, ne bir çizgi... Tahakküm pozları bile bir nebze değişmez. Öğretir gibi konuşmaktan yine de vazgeçmezler. Kim yetiştirdi, nasıl büyüdü bunlar? Aralarında altmışlıklar, yetmişlikler hatta seksenlikler bile var. Bu “insan tipleri” tam bir hilkat garibesidir. Benzerleri başka ülkelerde gösterilemez. Hani hep “bize mahsus” deniyor ya, asıl bize mahsus durum bu! Sistematik mamullerin talihsizliklerini, dramlarını anlıyoruz. Ama bunları anlamak ne mümkün! Kimden mi söz ediyorum? “Suretleri sîretlerine şahittir. Ve başka şahit aramak zaiddir.”

Mehil’in şartlarını iyi bilmek lazımdır. Bunların her türlü hile ve desiseleri mutlaka er-geç ortaya çıkar. Çukur olur önüne dikilir. Taş olur başına çarpar. Şamar olur suratına iner. Mehil verilenler batırılmaya müstahak görülenlerdir. İstisnai ahval hepimizin malumu. Ama kaide böyle kabulleneceksin! Uyum, çırpınmakla sağlanmaz. Ölçülerine, inançlarına, Davana ram ol; madde seni sırtında taşısın. 

Bir Batı’lı “İnsanların yapacak veya yıkacak bir şeyleri yoksa canları sıkılır.” Diyor. “Yapacak bir şeyleri olmak” kolay mı? Deviriciliği ideal haline getirmiş insanların canları sıkılmaya görsün! Dille-kalemle-fiille haydi göreve! Kusura bakmayın! Artık meydan boş değil. Yaptığınız cürümlere karşı verilen basit cevaplara bile tahammülünüz yok. Ali İhsan Karahasanoğlu’nun 5 Kasım tarihli, ‘Durun; biraz mola verin, nefeslenelim azıcık!’ başlıklı yazısını tekrar okuyun. Basın özgürlüğünü savunanların kendilerinin dışındakilere hiçbir şekilde hayat hakkı tanımadıklarını görüp, tahammülsüzlüklerinin hangi noktada olduğunu yerinde tesbit edin. Yazıdaki bir cümle, bir söz bile sizi deliye çevirdi. Ne kadar tahammülsüzsünüz böyle! Hani “demokrasi, tahammül rejimi”ydi. Yazıklar olsun!

Biz her hal ve şartta, doğru’nun, güzelin, iyinin Hak ve hakikatin üzerine titremeye mecburuz. Zalimin, bâtılın, yanlışın çirkinin karşısında yer alma bizim olmazsa olmazımız! Peki ama bu durum hep böyle mi devam edecek? Teşebbüs onlarda, tahammül çilesi bizde... 

Bilmemiz gerekmez mi ki, taarruzu göze alamayan bir müdafaa anlayışı ile hiçbir mücadele kazanılamaz. Herkes kendi hamlesini kendi başlatmalıdır. Her canı sıkılana “buyur!” diyen hoşgörü anlayışını ve yenilik özentisini, artık terk etmeliyiz. Yok, artık biz deneme tahtası değiliz. Bu canı, bu yuvayı, bu vatanı, bu milleti, bu ümitleri yolda bulmadık biz! “Allah’a ve Onun Rasulüne tâbi olun. Birbirinizle didişmeyin. Sonra direncinizi, mukavemetinizi, yitirirsiniz. Rüzgârınız (kuvvet ve yardımınız) da kesilir. Muhakkak sabredin (direnin), unutmayın ki Allah sabredenleri (direnenleri) sever. (8 Enfal 46) Küfre sapanlar birbirleriyle dayanışma içindedirler. Ancak siz de böyle yapmadıkça yeryüzünde fitne (zorbalık) ve büyük bir fesat (baskı) hâkim olacaktır.” (8 Enfal 73)

Mü’min, Allah’ın dostlarını dost, düşmanlarını da düşman bilir. Onlar Allah’a düşmanlık yaptıkları müddetçe onlarla muhabbet gösterisi içinde olmaz/olamaz. Çünkü hem Allah’tan yana olmak hem de O’nun düşmanlarıyla hemhal olmak mü’min tavrı değildir. Bu olsa olsa münafıklık hastalığı olur. Mü’min; imanı için yaşayan, dünyaya gelişini imtihan için bilen, ebediyete kadar iman/küfür mücadelesinin bitmeyeceğinin şuurundaki adamdır. Mü’min kâfirle, münafıkla, Allah ve Rasulünün düşmanlarıyla ne pahasına olursa olsun beraber hareket edemez, birlikte olamaz. Hele kendi menfaati için din kardeşlerinin karşısında bulunamaz, karşısına alamaz. Hatta daha da ileri gidip, kültürle akideyi, ibadetle onların hayat tarzını, ticaretle sömürülmeyi karıştırır hale geldik. Bu hercümerc içinde mutedil ve müstakim olmaya mecburuz. Sadi Şirazi, Müslümanlara habire dil uzatan, derviş geçinen adama: ‘Sen hiç kâfirle cihad ettin mi?’ diye sorar. Adam cevap verir: Hayır, halvet-i hanemde zikirle meşgulüm.’ Sadi dayanamaz: ‘Yahu! Kâfirler senin kılıcından emin oluyor da, Müslümanlar dilinden kurtulamıyor.’ Bu ne hal?

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle