Kerbelâ bize ne der?
10 Muharrem 1437 Hz. Hüseyin Efendimiz’in şahadetinin yıldönümü. Hicretin 61. yılının 10 Muharrem günü Hz. Hüseyin ve yanında bulunan bir avuç insan (çoluk çocuk dahil 72 kişi) 4000 kişilik Yezid ordusu tarafından kuşatılarak bugün Irak topraklarının içerisinde kalan Kerbela’da hunharca katledildiler. Katledilen Peygamber Efendimizin sevgili torunu Hz. Hüseyin idi. Peygamberimizin “Şu benim oğullarım, Hasan ile Hüseyin, Cennet gençlerinin efendileridir. Hasan ve Hüseyin’i sevmiş olan beni sevmiş, onlara düşmanlık eden de bana düşmanlık etmiş olur” buyurduğu torunu.
ÇEŞİTLİ ENTRİKALARLA YERİNDEN EDİLEREK TUZAĞA DÜŞÜRÜLMÜŞTÜ
Katledilmeyi gerektiren bir cürüm işlememiş, sadece idare kendisini “potansiyel muhalif” olarak gördüğü için çeşitli entrikalarla yerinden edilerek tuzağa düşürülmüştü. Hz. Hüseyin’in katli, değil bir peygamber torununa, hiçbir insana hatta hiçbir canlıya dahi reva görülemeyecek hunharlıkta gerçekleşmişti. Bu olay, Müslümanların hafızasına silinmez bir biçimde kazındı. Bu ümmet, Sünni’siyle, Şii’siyle, Alevi’siyle bu olayı unutmadı, unutturmadı. Mezhep ve meşrep ayırt edilmeksizin Müslümanların yaşadığı her coğrafyada Kerbela ağıtları yakıla geldi. Erkekler ve kadınlar gözyaşlarıyla bu ağıtları dillendirdiler. 10 Muharrem’i, aşure ile karşılamaları, çocuklarının adlarını Hüseyin ve Zeynep koymaları, Kerbela’da olanların hatırasını hep zihinlerde taze tutmak içindi.
BELASINI BULMADIK KİMSE KALMADI
Bu yüreğimizi yakan hâdiselerle ilgili bir sürü menkibe anlatıldı, yazıldı. Ben Kerbela’ya katılanlardan her birinin belasını bulduğuna dair muteber kitaplarımızdaki nakillerden sadece bir tanesini hatırlatmak istiyorum. Olayı yaşayan birisi anlatıyor:
“Bir gece oturmuş, Kerbela faciasından bahsediyorduk. Mecliste bulunanlardan biri, bu vakaya katılanlardan belasını bulmadık hiç kimse kalmadığını ileriye sürdü. Yine mecliste bulunanlardan bir ihtiyar kendisini öne attı ve Kerbela’ya katılanlardan ve Hüseyin’in öldürülmesine yardım edenlerden olduğu halde o güne kadar hiçbir belaya uğramadığını söyledi. O an odada yanan kandillerden biri sönecek hale geldi. İhtiyar kandili alıp fitili düzeltmek isterken sıçrayan bir kıvılcımla sakalı tutuştu. Meclistekiler ihtiyarı söndürmeye davrandılarsa da başaramadılar. Sakalını bastırdığı entarisi ve bütün vücudu alevler içinde kaldı. İhtiyar, koşarak kendisini kenarında bulunduğumuz Fırat’a attı ve yana yana boğularak öldü.”
KERBELA OLAYI BİR SEMBOLDÜR
Hz. Hüseyin’in şahadet hadisesini basit bir olay olarak değil, kökeni ta eskilere dayanan nübüvvet ve saltanat arasındaki mücadelenin devamı olarak ele almak gerekir. Bu tarihi olayların dün olduğu gibi, değişik zaman ve mekanlarda farklı isimler altında bugün de aynen yaşandığı ve kıyamete kadar da yaşanacak olması unutulmamalı. Kerbela olayı aynı zamanda bir semboldür hem “nübüvvet” hem “saltanat” için. Aynı inancın salikleri arasında ortaya çıkan iki farklı çizginin de ilk çarpıcı örneği. Bu farklı çizginin adı, nübüvveti temsil eden Hz. Hüseyin ile saltanatı temsil eden Yezid.
Hz. Hüseyin çizgisinin özelliği; örnek mazlumiyeti, fedakârlığı, adaleti, birliği-beraberliği, sevgiyi, muhabbeti, hakkı, hakikati, hikmeti, cesareti, şahadeti, izzeti ve kıyamı temsil etmesi. Yezid’in çizgisinin özelliği ise; hırsı, ihtirası, saltanatı, zulmü, hileyi, zulme rızayı temsil etmesi. Herkes farkında olarak veya olmayarak bu iki çizgideki yerini alıyor.
Bir “ibretler meşher”inde… Onun için iyi tahlil edilmeli. Bugünün dünyasındaki fitne, zulüm, makam-mevki sarhoşluğu, lüks ve israf, debdebe içinde yaşanan hayat tarzları, bütün bunların elde edilmesi için feda edilen “kutsal”lar, dünyevîleşme hastalığı, her türlü hercümerç… Kerbela’dan buraya, buradan Kerbela’ya bakalım. O gün yaşananları bugün ve buraya taşıyalım. İçimizi kanatan, bizi gözyaşlarına boğan, “bu kadarı nasıl olabiliyor” dedirten olaylar zincirini çıkış noktasından sonucuna kadar çok iyi tahlil edip değerlendirelim, üzerinde düşünelim.
ADALET YERİNİ ZULME DAYALI BİR SİYASET ANLAYIŞINA BIRAKTI
Zulüm karşısında susmayı “dilsiz şeytanlık” olarak değerlendiren, zalim idareciye karşı hakkı söylemeyi “sözlerin en güzeli” olarak niteleyip o tavrından dolayı öldürüleni “şehid” ilan eden bir dinin mensuplarının bugünkü durumu nedir? Güçlü ile “haklı”nın mücadelesinde Hak ve haklıdan değil, kalbiyle ve kafasıyla “güçlü”den yana olanlar, kimi ve neyi temsil ettiklerinin farkındalar mı? Olayları değerlendirirken, vahye dayanmamaktan kaynaklanan ölçüsüzlük; tahrifat ve tahribatta kalmayıp, akideye ve düşünceye de bulaştı. Daha sonra tahrifat ve tahribata uğrayan inanç ve düşünceler saltanatçı güçler ve onları destekleyip onların emrine giren ulema tarafından meşrulaştırıldı, kurumlaştırıldı. Din anlayışı da Allah Rasulü’nün ve ashabının yaşadığı İslam değil; İslam’la bağdaşmayan dünyevileşme üzerine kuruldu. Adalet ve istişare, yerini zulme dayalı bir siyaset anlayışına bıraktı.
ENTRİKALAR, ZULÜMLER, İŞKENCELER
Çalkantılar, adalet ve istişareyi unutmalar, hilafeti zorla ele geçirerek saltanata dönüştürmeler, ortaya çıkan hiziplerle gelen siyaset kaynaklı akîdevî ve fıkhî ihtilaflar… İhtilafların kavgaya, kavganın savaşa dönüşmesi. Unutulan “savaş ahlakı” ve sonucunda meydana gelen entrikalar, zulümler, işkenceler… Bütün bu olanlar; Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında yaşananları tefekkürle tahlil edip ibret almayı, ders çıkarmayı gerektirmektedir.
KERBELA'DA YAŞANANLARI HİÇ Mİ HATIRLAMAZLAR?
Bugün de ‘Din, iman, hizmet’ diye ortaya çıkanlar, kendi koyduğu ölçüyü ‘din’ haline getirenler, kâfirlerle, münafıklarla, dinsiz/ateistlerle, vatan, millet düşmanlarıyla ‘şer ittifakı’ kuranlar, kendi ülkesini ‘yaşanmaz’ gösterenler, yakın ve uzak tarihi olayları, düşünüp ibret almazlar mı? On milyon kilometrekareden yedi yüz seksen bin kilometrekarelik vatan toprağını zor kurtardığımızı, Cemel ve Sıffin savaşlarını, Kerbela’da yaşananları hiç mi hatırlamazlar? Ağır imtihanlardan geçerek Nebevi çizginin temsilcilerinin verdikleri mücadeleyi unutacaklar mı? Zulme karşı sonu şahadetle biten direnmeler üzerine kafa yorulmaz mı? Onların çektikleri ızdırab hissedilmez mi? Dünya nimetlerini elde etmek için sınır tanımayanlara tavır koyulmayacak mı? Ümmetin bugünkü halinin sancısını taşınmayacak mı?
İSLÂM ÂLEMİNİN İÇLER ACISI HÂLİ BİR BAŞKA ''KERBELA'' DEĞİL Mİ?
Çeşitli makam ve mevki vaatleriyle kandırılan, konumlarını kaybetme korkusuyla Hz. Hüseyin Efendimize yapılan bu katliama girişenlerle bugünkü “dünyevîleşme hastalığı”na kapılanları, dünyayı idare etme, kendi imparatorluğunu kurma adına yapılanları kıyaslamayacak mıyız? İslâm âleminin içler acısı hâli bir başka “Kerbela” değil mi? Muharrem ayını hatırlamak, o ayda olan hadiseleri genel kültür havasında bilgi ve nakil malzemesi olarak anlamak ve kullanmak, meselelerimizi hiç anlamamaktır. Hz. Hüseyin Efendimiz, ‘Hayat, iman ve cihattır’ buyuruyor, ‘zillete düşenlere yazıklar olsun!’ diye haykırıyordu. Biz de şu âyeti, mealiyle (11 Hûd 113) beraber hatırlatıyoruz.
“Ve lâ terkenu ilelleziyne zalemu zulmedenlere asla, asla ufacık bir eğilim dahi göstermeyin fetemessekümünnar sonra ateş size de dokunur. Ve zulüm edenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunur, ve Allah’tan başka velîleriniz de yoktur sonra kurtulamazsınız.”
(Elmalı)







