İslâmsız Yaşayamayız
Etrafınıza baktığınızda, insana yatırım yapanların davası olanlar olduğunu görürsünüz. İnsan kazanmak, iman ehlinin en büyük ibadetidir. İmanı bir yüreğe daha taşımak için çekmeyecekleri çile, katlanmayacakları sıkıntı, ödemeyecekleri bedel yoktur. Bir adem bir alem diye yürürler. Herkes para kazanmak için savaş verirken onların gözü insandadır. Onlar, bir insanın daha yüreğine ulaştıklarında yeryüzünün hazineleri kendilerine verilmiş gibi sevinirler. İman davasına gönül verenler, insanı kazanabilecek en büyük servet olarak görürler. Kazanılacak başka hiçbir şeyin insan kadar kalıcı ve sahici bir değer olmadığını iyi bilirler. Yine bilirler ki iman insanın, insan ise imanın bir emanetidir. İman insansız bırakıldığında imana, insan imansız bırakıldığında insana ihanet edilmiş olur. Emanete ihanet edenlerin yeri ise hainlerin safıdır. İman davasına gönül verenler imanın emniyet/güvenlik olduğunu da bilirler. Emanete riayet etmeden emin olunamayacağını, emin olunamadan mü’min olunamayacağını, mü’min olmayanın da en büyük emanet olan imana ihanet etmiş olacağını iyi bilirler. İman emanetine riayetin, aslında şuur ve irade emanetine riayetle doğrudan bağlantılı olduğunu unutmazlar. Şuur ve iradenin zaferi bizatihi imanın zaferidir. Bu anlamda takva, Allah’a karşı sorumluluk şuurudur. Bu şuurla donanmamış biri, hem kendisine karşı, hem eşyaya karşı hem de yaratanına karşı yabancılaşacak demektir.
İmanı taşımak, modern zamanlarda, Peygamberimizin ifadesiyle avuçta bir ateş koru, bin ateş koru taşımak demeye denk gelir. Avuçta taşınan bu ateş yürekte taşınan güneşin bedelidir. Yüreğinde iman gibi bir güneşi taşıyanların, insanlığı aydınlatmak uğruna avuçlarında kor taşımak gibi bedele seve seve razı olmaları gerekmektedir. Eliniz yüreğinize bağlıysa, tıpkı İbrahim gibi, yüreğinizden gelen güç elinize direnç verecek ve onu yakmayacaktır. Fakat elim yanar diye bu koru tutmaktan kaçınırsanız, sadece elleriniz değil yüreklerinizde yanacaktır.
Dünya niçin var? Niçin bu kadar güzel? Niçin güzellikleri bu kadar çeşitli? Bülbülün sesinde, gülün renginde, anne kuşun şefkatinde, dağların heybetinde, mazlumun duasında, zalimin cezasında, yunusun yüzüşünde, kuğunun süzülüşünde, güzellikler niye bu kadar farklı? Nasıl oluyor da insan bu güzelliklerin hepsini fark ediyor, hepsinden zevk alabiliyor? “İmanlı bakış” fark ettiriyor bütün bunları… İmanlı insanın günlerin getirdikleri ve getirecekleri karşısında temel vasfı ve misyonu “Allah’a çağıran, amel-i Sâlih işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır” (41 Fussılet 33) âyetinin belirlemiş olduğu vasıflı ve tavırlı elemanlara sahip olabilmek, günü aşmanın beşeri unsuru olarak değerlendirilmelidir. Zira bilindiği gibi tebliğ ve telkinde en etkili unsur” inanmış insan”dır. Davasına inanmış insan. Diğer taraftan; Peygamberimizin çevresindeki Müslümanların kâfirlere karşı metin, kendi aralarında rahîm/yumuşak tavırlı, güven ve merhamet duygusuyla dolu olduklarını bildiren âyet ise, günü aşma çalışmalarını yürütecek kadronun iç yapısını, gönül dokusunu ortaya koymaktadır. Geleneği küçümsemeden, aklı putlaştırmadan, ekonomiyi her şeyin önüne geçirmeden, ülke ve dünya gerçeklerini dikkate alarak, hizmet vermeye çalışmak, niteliklerini bildiğimiz kadronun en isabetli usulü olacaktır. Aklı, vahyin önüne geçirmek değil, onu vahyi anlama, kavrama ve yorumlama imkân ve aracı olarak kullanmak, önce düşünce ve inanç, sonra da bunlara bağlı faaliyetler seviyesinde olumlu sonuçlara ulaşmak için gerekli enerjiyi teminde yeterli olacaktır. Bütün bu söylediklerimizin en üst seviyedeki örneği Peygamber Efendimizin uygulamalarıdır.
Fahr-i Kâinat Efendimiz, Mekke ve Medine devrinde nasıl yapmışsa biz de öyle yapmalıyız. Nerede bulunursak bulunalım ferden ferde günümüzde en mühim iş irşad ve tebliğdir. Hayatımızın gayesi, fıtratımızın neticesi bu olmalıdır. Kendisine “Sen nesin, sen kimsin?” diye sorulduğunda da şöyle cevap vermelidir: “Ben ümmet-i Muhammed’im. Hz. İbrahim’in milletindenim. Allah’ın kullarındanım. Kur’an’ın cemaatindenim. Bunları kısaca özetleyebiliriz.
1- İnsanlığa hizmet etmek ve bu çerçevede yapılan irşad ve tebliğ, her seviyedeki Müslüman’ın üzerine düşen bir vecibedir.
2- Her insan, istenen seviyede hizmet edemeyebilir; bu sebeple “hizmet budur” diyenlere kulak verip verilen görevleri yerine getirmeye çalışmalıdır.
3- Hizmet eden insanlar, bu hizmetlerini herhangi bir ard niyet ve kötü düşünce beslemeden sırf Allah rızası için yapmalı ve herhangi bir beklentiye girmemelidir. Bunlara ilaveten İslâmi İdare Prensiplerini büyüklerimizin sözleriyle noktalayalım. Çünkü İslamî İdari prensiplerini-unsurlarını-şartlarını, Hulefayı Râşidin devrinin özelliklerini içinde görmek en verimli yoldur:
“İdareci iken halktan birisi imiş gibi hareket eden, halk içinde iken de idareci imiş gibi saygı gösterilen kimseleri tavzif edeceğim ‘vazifelendireceğim’. ’’ (Hz.Ömer.) Bu prensip, bugüne kadar ifade edilmesi dahi akla gelmemiş bir yönetim şaheseridir.
“Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde size devlet başkanı seçildim. Eğer dürüst hareket edersem bana yardım edin. Şayet hatalarım olursa bunları düzeltin. Doğruluk, emanete riayet etmektir. Yalancılık ise emanete riayetsizliktir. Allah’a ve Rasulüne asi olduğum zamanda bana itaat etmemelisiniz.’’ (Hz. Ebubekir)
“Eğer devlet başkanı zulüm yapmadan otorite sağlayamazsa, zaafa düşmeden mülâyim olamazsa, israfa kaçmadan cömertlik edemezse, cimrilik etmeksizin tutumlu olamazsa bu devlet yaşayamaz.’’ (Hz.Ömer)
“Nimetler içinde bulunuşun, önemli işlere dalışın, onları unutturmasın sana. Büyük işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışının mazereti olamaz. Böyle bir özür de kabul edilemez. Sana gelip hallerini anlatamayanları sen ara, bul, düşün. Haksız olarak kan dökmekten sakın. Çünkü azaba sebep olan, nimetin kaybına, devletin zevaline yol açan hiçbir şey yoktur ki; kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kendini beğenmekte seni gurura sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin.’’ (Hz. Ali)
Hidayet elçileri demek olan peygamberler ve onların çevresinde imanla halkalaşan ve onları samimiyetle takip eden insanlar, her defasında yolu açmanın, günü aşmanın, davalarına hizmet sunmanın usul ve imkanını bulmuş, insanlara doğruda öncülük etmeyi başarmışlardır.
Pek tabii bu, hiç de kolay olmamıştır. Ama sonuç, daima insanlar lehine tecelli etmiştir. Zira Allah, kuluna borçlu kalmaz. O, emrini yerine getirip rızasını kazanmak için kullarına hizmet edenlerin emeklerini zayi etmez, etmemiştir, etmeyecektir. Çünkü O’nun koyduğu kurallarda (sünnetullah) asla değişiklik olmaz.







