--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İslâm sünnet ile yaşanır

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Raabbimze hamd-ü senalar olsun. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) salât ve selam olsun. Her geçen günde her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Rasulullah Efendimizin mesajına, tebliğine, telkinine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Kutlu Doğum haftasını rutin kutlamalardan çıkarıp içinden geçtiğimiz karanlık zamanlardan ışığın kaynağına yolculuk yaptığımız günlerin vesilesi olmasını diliyoruz Rabbimden. Gitgide ilkesizleşen, gücün ve güçlünün zorbalıkla sözünü dinlettiği bir dünyada zulmün, ahlaksızlığın, güvensizliğin yayıldığı bir “cinnet toplumu”nun oluşturulduğu karanlıklardan ancak bir peygamberi solukla, vahyin inşa ettiği insanla aydınlığa çıkabiliriz. Kur’an ve onun pratiği (konuşanı, yürüyeni, hareket edeni) Rasulullah Efendimiz güce, kula, egosuna ve eşyaya kul olmak istemeyen her onur sahibinin aradığı tek sahici kapıdır. Onu önce anlamak ve yaşamak sonra da “asrın idrakine söyletmek” biz Müslümanlara düşen bir vazife. Ahlaksız ve manasız “cinnet uygarlığı”nın krizden krize sürüklediği insanlığı bu krizden kim kurtaracak? Teknolojinin, paranın, şanın, şöhretin, şehvetin insanlığın dengesini bozduğu asrımızda yerinden koparılan değerleri yerine kim koyacak? Toprağın yerini ziftin ve betonun aldığı bir çevreye rengini kim verecek? Ailelerin dağılmaya yüz tutuğu, içkinin, kumarın, fuhşun alabildiğine yayıldığı bir devirde “Durun kalabalıklar” diye kim haykıracak? “Tuz koktu” dedirten bir dünya, zeminin kaydığı bir dünya… Her şeyin hercümerç içinde olduğu bir dünya. Kadının teşhir metaı olarak görüldüğü bir dünya.

Ekonomik yarışların dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğini bugün çok daha net olarak görüyoruz. Ortalık kan, şiddet, felaket ve ateşten geçilmiyor. Yer altı ve yerüstü zenginliklerini katmak için kıyılan canların, yakılan ateşlerin ve cehennemi andıran görüntülerin haddi hesabı yoktur. Bu cinayetleri de en çok sözüm ona medeni olduğunu söyleyenler yapmaktadır. İnsanlık tarihinde belki de hiç bu kadar böylesine bir zulüm yaşanmamıştır. Allahü Teâlâ çeşitli ayetleriyle bütün insanlığı uyarmaktadır. 

Bizimle sevinen, bizimle üzülen bir Peygamberin Ümmeti olmaktan doğan sorumluluklarımızı unutmadan meselelerimize kafa yormalıyız. 

Allah Resulünün İslam’ı anlama ve hayatın her alanına tatbik etmede teorik ve pratik (sözlü veya uygulamalı olarak) ortaya koyduğu bir düşünce ve hayat tarzı vardır. Her devirde ve her hal ve şartta… 

Peygamberimizin hayatı bir kalıp, bir şablon değil, bir numune, emsal, örnek olarak değerlendirilmelidir. Sünnet şuuruna varmak sadece Peygamberimizin giyim, kuşam gibi davranışlarını tatbik değil sünnetten ilham alarak müslümanın bir dünya görüşüne sahip bulunduğu, Rabbimizin razı ve memnun olduğu hayat tarzını ortaya koymaktır. Sünnet, Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci kaynağımızdır. Kur’an-ı Kerim’den bağımsız değil, Kitabımızın hayata aktarılmış şekli olması gerektiğini unutmadan. Peygamber Efendimizin ‘ahlakı nasıldı?’ sualine Hz. Aişe validemizin cevabı onun ahlakı Kur’an ahlakıydı. En büyük sünnet peygamber ahlakıdır. Sünnet üzerine yaşıyor iddiası taşıyanlar, şekilden ziyade bu ahlakla ahlaklanmalıdır. İslam, insanlık dinidir. İnsanlığın olmadığı yerde İslamlıktan bahsedilemez. Anaların, babaların, evlatları tarafından ağlatıldığı yer, İslam’ın yaşandığı yer değildir. İnsan, yalnız kaldığı zamanda anasından, babasından uzak kaldığında yabanileşir, insanlıktan değer kaybeder. Amcayı, dayıyı, halayı, teyzeyi unutanlar kıyamet günü kendilerini unutulmuş bulacaklardır. Zira Peygamberimiz “rızkının genişlemesini isteyen, yani çok kazanç isteyen, ömrünün uzamasını isteyen sıla-ı rahim yapsın. İşi iyi gitmeyenler, akraba ziyaretine çıksın. Ölümden korkup çok yaşamak isteyenler çok sıla-ı rahim yapsın.” Peygamberimiz akrabasıyla münasebetini kesen cennete giremeyecektir. Sıla-ı rahim, bir kültürel birikimin adı değil, namaz gibi oruç gibi Allah’a iman ettiği değerlerin adıdır. Sıla-ı rahimin en önemli gereklerinden biri de fedakârlıktır. İşyerinde alacağın maaşın için patronuna veya iş arkadaşlarına katlanıyorsun da Allah için onun vaat ettiği cennet için neden fedakârlıkta bulunmuyorsun? 

Sevgiye, sabra daha yakın duran bir dengeyi kurabilseydik o kayıpları ve acıları yaşamasaydık daha iyi olmaz mıydı? Herkesin iyi taraflarına yakın ve dost, herkesin kötü taraflarına uzak ve soğuk durmak ama kimseyi tamamen hatalı yahut tamamen hatasız görmemek ortak değerleri kaale alsaydık uygulayıp yaşasaydık toplumun yüzü farklı olmaz mıydı? Evrensel değerlerle milli değerleri birini diğerinin karşısına koymadan “değerlerle mücehhez” nesiller yetiştirmek elbette mümkün. 

Kur’an-ı Kerim’in istediği gibi bir hayat nasıl yaşanır? Nasıl ibadet edilir, nasıl namaz kılınır, nasıl oruç tutulur, nasıl zekât verilir, nasıl abdest alınır? Tebliği olan hükümler, hayatımızın çeşitli ilgi alanlarında nasıl uygulanır? Nasıl mücadele edilir, aile hayatımız nasıl olmalıdır? İnsanımıza nasıl muamele etmeliyiz? Merhamet, sevgi, dürüstlük, vefa, müsamaha, şefkat, feragat, fedakârlık gibi faziletleri dengeli bir biçimde nasıl yaşayabiliriz? Bu sorular saymakla bitmez. Şöyle tasavvur ediniz. Kur’an-ı Kerim derlenmiş, yazılmış bir kitap halinde Peygamberimizle ilgili kısımları olmaksızın bugün elimizde olacak şekilde gönderilip hayatın tabii özellikleri içinde çoğalması sağlansaydı yani, “böyle bir kitap var, ilk defa nasıl ortaya çıktı bilinmiyor, fakat basılıp duruyor” denilecek bir noktaya getirilseydik ne yapardık? Peygamberimiz yok, 23 yıl ve sonrası yok, ashap yok, içtihad yok, ulema yok, hasılı manevi mazi yok. Sadece yukarıda tasavvur edilen kitap var. Nasıl var edilmişse var. Öyle bir noktadan öyle bakıyor olalım. Adetullaha uymaz. Allah kuluna böyle ağır imtihan vermez. Diyelim ki verdi, biz imtihanı ilk merhalede kazanarak iman ettik. Sonra ne yapardık, ne yapabilirdik? Sünneti, hadisi reddedenlerin varmak istediği nokta bu abes varsayımdan farklı değil. Ne yapardık, nasıl yapabilirdik? İlahi hakikatler “numune-i imtisal” olmadan yaşanabilir mi? Yaşanma derinliğiyle anlaşılabilir mi? İmanın esaslarını nasıl anlayabilirdik? Kader nedir, tevekkül nedir, tedbir nedir, sorumluluk nedir, nasıl bilecektik. Böyle bir “dini hayat” teessüsü olabilir miydi? Sünneti, hadisi, ashabı, ulemayı bütün ilmi izah eserlerini yok sayan kafanın varmak istediği nokta bundan pek farklı değildir. ‘Peygamber, Kur’an’ı tebliğ etti, gitti. Tebliğ ederken yaşadığı hayatın önemi yok, söylediği sözlerin önemi yok, onlara dayanarak yazılanların önemi yok’ iddiası böyle bir noktanın tasavvur edilmesinden başka bir şey değildir. Rasulüllah Efendimiz, kul Peygamber olmasından dolayı zaman zaman şöyle dua etmiştir: “Ya Rabbi Muhammed de bir insandır. Her insan gibi o da kızıp öfkelenebilir. Kime kızmış veya beddua etmiş isem onu o kişi hakkında bir ecir bir rahmet bir dua kıl.” Yine çoğu zaman: “Allahümme hasibnîy hisaben yesîyra. Allah’ım hesabımı kolay eyle!” 

Biz bize yapılanlar karşısında kin ve intikam duyguları ile hareket etmez, affedici olursak Allah da bizi affeder. Biz zorda ve darda kalanların zorluğuna ve darlığına yardım edersek; Allah da bizim zorluklarımızı ve darlıklarımızı ortadan kaldırır. Biz kendimiz için istediğimiz güzellikleri başkaları için de istersek; Allah da bize bütün güzellikleri ihsan eder. Biz ana babaya iyilik eder, yakınlarımızı, akrabalarımızı, konu komşularımızı gözetirsek Allah da bizi hiçbir iyilikten mahrum etmez. Her zaman yanımızda olur. Biz din, dil, meslek, meşreb, mezhep ayrımı yapmadan bütün mazlumların yanında olursak; Allah da bizi zalimlerle imtihan etmez. Biz; hatalarımızdan, günah, isyan ve yanlış yaptıklarımızdan pişman olur tövbe edersek Allah bizi doğru yola sevk eder. Affedenler zümresine dahil eder. Günahlarımızın küçüklüğüne bakmayacağız. Kime karşı işlediğimize bakacağız, nimetleri küçük görmeyeceğiz onu bize gönderenin büyüklüğünü düşüneceğiz. Allah encamımızı hayr eylesin.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle