İhtilalciler Dinden daima endişe duyarlar
İnsanlık, İslam’a yaklaşmadan, bir başka deyişle İslam’a olan uzaklığını azaltmadan hiçbir meselesini çözemez. Evrensel gerçek budur. Bu medeniyeti teknoloji kurtarmaz. Böyle giderse teknoloji kendi pisliğini bile temizleyemez. Denge bozulmuşsa hızın artması sadece felaketli neticeleri çabuklaştırmaya yarar. İslam “dinlerden bir din” değildir. İslam, hayatın uzağında veya dışında birtakım dar alan alışkanlıklarıyla veya merasimleriyle yaşanabilecek bir din değildir. Hayatın bütün zamanlara ve mekanlara şamil hakikatidir. Dünyanın sancısı, İslam’a, Kur’an’a yaklaşma ihtiyacının sancısıdır.
İslâm genel vasıfların dışında, özellik arz eden her hale ayrı bir reçete sunar. Hüzünlere batmış birine verdiği ilaçlar, nefsani tutkuların peşinde koşan birine verdiği ilaçlardan farklıdır. Fakat hepsinde, gözetilen denge sıhhatinin kıvamı ve duyarlılığı aynıdır. Artılar eksiler, değerlerine göre dikkate alınır. İslam’ı yaşama iddiasında olanların ölçülü, dengeli, duyarlı, düşünceli, şefkatli, merhametli olmaları şarttır. Bütün bu ve benzeri özelliklerin tabilik içinde olması, bir hayat tarzı haline gelmesi icab eder.
Hep fetva beklemek, hep bir yerlere başvurma ihtiyacı içerisinde olmak, samimiyeti zedeler. “Kalbinden al fetvayı” güzel bir hatırlatmadır. Sınırları aşmamak kadar, o sınırlar içinde sadece asgari icaplarla yetinmemek de önemlidir. “Bunları mutlaka yapmalısın, şunları da asla yapmamalısın” özetinin ötesinde, deryalar, ufuklar, dünyalar vardır. “Asgari insan”, “Asgari Müslüman” olmak yetmez. Her zaman daha iyi daha güzel insan ve Müslüman olmak ideali içerimizde capcanlı durmalıdır. İnanacaksınız, inanarak düşünüp hissedeceksiniz. Bu gerçekleşince tekamül yolunda ilerleme de gerçekleşir. İnsan bütünlüğüne kavuşur. Düşünceden kaçmayı dinlenmek zannedenler, çok kötü yorulurlar. Nereye giderlerse gitsinler, yüzme bilmeyen insanın çırpındıkça batması gibi, daha sıkıntılı durumlara düşerler.
Hayatın üç temel unsuru vardır
Hayatın üç temel unsuru vardır ki, yaşamanın manasını ve seviyesini onlar belirler: İnanmak, düşünmek, hissetmek… Bunlar sıhhatli ise denge vardır ve o denge, mutluluğu da başarıyı da getirir. Görevlerin, nasiplerin farklı olması, istikamet şartı varsa, hiç önemli değildir. Devlet adamı yahut işçi olmuşsun, zengin yahut dar gelirli olmuşsun, orada yahut şurada çalışmışsın; geniş ufuklara açılan yolu her durumda bulursun. Yeter ki; inanarak, düşünerek, hissederek istikamet üzere yaşa. İnsanların bugün; daha dengeli, daha bilgili, daha bilinçli, daha kişilikli, daha hür iradeli, daha mutlu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Değer ölçüsü, değer hükmü,
değer ilkesi nedir?
Ölçü nedir, ölçü? Değer ölçüsü, değer hükmü, değer ilkesi nedir? Hayata, sahip olduğumuz aletlerin eşyanın gelişmişliğiyle övünen bir değer ölçüsü uygulamak kapitalizmin bile bin beteri bir “insan ihmali”dir. İnsan bu kadar küçümsenir mi, basitleştirilir mi? Bir Müslüman’ın, dininden dolayı kazanması gereken en önemli karakter vasıflarından birisi, belki birincisi, mukaddes değerleriyle yaşamasıdır. Yaşadığı toplumu iyi tanıyıp, hassasiyetlerini, zaaflarını, hastalıklarını iyi teşhis ve tesbit edip ifrat ve tefride düşmeden İtidal kavramının içinde “dengeli-ölçülü” olmanın bütün özelliklerini uygulamalıdır. Kötü örnek olarak, dinini bilmeyen hiç kimseyi dinden soğutma hata ve vebaline düşmemelidir. Şahısların dinlerini iyi temsil edememelerinden doğan kötü örnekliği de ‘sui misal emsal olmaz’ sözünü de unutmamalıdır. Bu durumlarda tedbirli olmak da vardır, makul ve mantıklı olmak da. Dikkatli olmak da vardır, sorumlu ve düşünceli davranmak da. Sevdirmiyorsun, nefret ettiriyorsun. Yakınlaştırmıyor, uzaklaştırıyorsun. Kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyorsun. Bağışlamıyor, iftira atıyorsun. Müjdelemiyor, korkutuyorsun. Bütünleştirmiyor, ayırıyorsun. Yaşatmıyor öldürüyorsun. Bu vaziyet, ümmetin hicranıdır. Şahsiyetimizle, vakarımızla istikamet üzere hareket edebiliyor muyuz? Bu ülkenin düşünen insanlarına düşen görevin, “kardeşinin bekçisi” olmaktan geçtiğini hatırlıyor muyuz?
Herkes kendi söyleminin
şablonunu parlatmakla meşgul
Özde bir şey değişmiyor. Kendi irademizle kendi özümüzde olumlu bir değişim yaşamıyoruz. Fikrî perişanlığımızın, zaruri bir neticesidir bu. Pratik hayatımızın bundan ayrı değerlendirilmesi de mümkün değildir. “Kök ve temel” değerler anlayışına sahip olunmalı. Unutmayalım ki; “Sistem” alınmaz; sistem “inşa” edilir.
Bu demokrasinin köküne
temeline ne koyduk?
Dinin var farkında mısın? Bu demokrasinin köküne temeline ne koydunuz ki, sırtına habire yük vuruyorsunuz. Bu demokrasi “ortak değerler” demokrasisi değil. Klasik demokrasinin kurucusu J. Locke demokrasiyi ahlaki temel olarak İncil’e, dolayısıyla Hıristiyanlığa dayandırırken demokrasi havarisi kesilenlerin ahlakî bir endişeleri var mı acaba?
Meşverete, reye, rızaya, hür iradeye akla, ilme, insan sevgisine, birliğe, beraberliğe, hoşgörüye, hassasiyet ve zarafete, itidale büyük değer veren bir dinin var farkında mısın? Fitneye-fesada-anarşiye-teröre-zulme-zulmete-zorbalığa kesinlikle karşı olan; ilme-akla-medeniyete-huzura-hürriyete-sevgiye kesinlikle taraftar olan bir dinin var farkında mısın? Sen de demokrasini böyle ahlak ve fazilet ölçülerini içinde bulunduran “Dini”nden istifade etsen, seni “sen”, bizi “biz” yapan değerleri tehlikeli görmesen olmaz mı?
Manevi temellere sahip bir kültürün eseri olunmadan büyük bir medeniyetin kurulduğu görülmüş müdür? İnanca-ahlaka dayanmayan bir demokrasiyi en mükemmel yazılı metinlerin dahi ayakta tutulamayacağı nasıl unutulur? Batı demokrasileri için din hiçbir zaman bir korku ve kısıtlama konusu olmamıştır.
Din’den daima dikta
idareleri endişe duymuşlar
Din’den daima dikta idareleri/ihtilalciler endişe duymuşlar ve baskı tedbirlerine daima onlar tevessül etmişlerdir. Hiçbir din ahiret için değildir. Teklif mahalli dünyadır. Ahirette kulun yapabileceği hiçbir şey yoktur. Sadece dünyada yapılanların neticeleri görülecektir orada.
Hürriyetçi demokrasilerde yönetimi halk seçer. Demokrasileri hazmedemeyenlerin “ihtilal fikri” azınlığın çoğunluğa karşı hâkim olmak istemesinden doğar. Halk hiçbir zaman bir demokratik ülkede, kendi seçtiği iktidara karşı ihtilal tavrı alanları kabullenemez.
İhtilali bir azınlık yapar; geçer başa kendi diktasını kurar. Zulmünü meşrûlaştırmak için Anayasasıyla, bürokrasisiyle düzenini kurar. Batısıyla, doğusuyla, dünyanın bütün hürriyetçi ülkelerinde devleti ve demokrasiyi tehdit eden tehlikenin mahiyeti ve cereyan tarzı budur. Özgürlük adına, demokrasi adına, sosyal adalet adına, cumhuriyet adına nice istismarlar yapılmış, ne felaketler getirilmiştir.
Çağdaşlık-ilericilik-gericilik-demokratlık hâlâ içi doldurulmamış istismar konusu olarak duruyor. Hastalık da ilerler, yangın da, düşman da… Hastalığı-yangını-düşmanı ilerletenler ilerici, geriletenler gerici midir? Soyut olarak içinde yaşanılan zamanı savunmak anlamındaki çağdaşlığın-çağdaşlaşmanın neresi ilericiliktir? Uçuruma doğru ilerleyene ilerici, onu geriye çekmek isteyene gerici; bugün bozulmuş olanı savunana ilerici, onun dünkü sıhhatini benimseyene gerici denilebilir mi? Unutmayalım ki:
Yaşadığı çağı gaye edinen bir tek gerçek düşünce adamı yoktur.







